Farklı eğilimlerdeki Aleviler, sorunların tanımı ve çözüm talepleri konusunda hemfikir, diyen Yard. Doç. Dr. Subaşı ekliyor: “Alevilik eriyor. Sorun yakıcı ve kuşatıcı bir hal almış durumda. Çözüm için geç kalınmış olsa da Çalıştay bir milat niteliğinde”.

Geçtiğimiz hafta Ankara, tarihi bir çalışmaya ev sahipliği yaptı. Temel sorunlarını çözememe konusunda inanılmaz bir beceriye sahip olan Türkiye ilk kez, yakıcı bir sorununa el attı ve çözüm amacıyla Alevi vatandaşlarından yaşadıkları sorunları ve talepleri dinledi. 3-4 Haziran’da yapılan ve tamamı yedi toplantıdan oluşacak çalıştayların ilkine Cem Vakfı'ndan Alevi Bektaşi Federasyonu'na, Pir Sultan Abdal Derneği'nden Karacaahmet Dergahı'na kadar farklı eğilimlerdeki 35 davetli katıldı. Said Yazıcıoğlu döneminde başlatılan çalışma Diyanet'ten sorumlu yeni Devlet Bakanı Faruk Çelik’in katılımı ile gerçekleştirildi. Başbakanlık Alevi Açılımı Koordinatörlüğünü ve moderatörlüğünü ise Yard. Doç. Necdet Subaşı yaptı. Subaşı, Alevilik konusunda çok sayıda çalışması olan, kurduğu empati dili nedeniyle Aleviler arasında da sevilen bir din sosyoloğu. Necdet Subaşı ile çalıştayın nasıl bir başlangıç niteliği taşıdığını ve nelere gebe olduğunu konuştuk.

Alevilerin sorunlarını ele alan 7 aşamalı çalıştayın ilkini 3-4 Haziranda yaptınız. Nasıl geçti?

Çok verimli geçti. Beklentilerimizin tamamına ulaştık.

Neydi beklentiniz?

Çalıştaya katılan 36 kişiyi bir araya getirme sancısı vardı, zira bir araya gelmeyeceklerine dair genel bir kabul vardı. Ama birebir temaslar dışında çok da çaba harcadığımız söylenemez. Hiçbiri bize şartlarımız şudur, demedi. Sorun o kadar yakıcı ve kuşatıcı ki pazarlıksız katıldılar. Çalıştayın amaçlarından biri, kapalı cemaat diline, örgüt diline hapsolmuş bir söylemi elden geldiğince diğer söylemlerle buluşturmak, farklı Alevilikleri bir dil havuzunda buluşturarak birbirlerinin meramını anlamaların sağlamaktı. En çok bunda başarılı olduk, güzel yakınlıklar oluştu.

Toplum genelinden bir dışlanma hissettikleri için kendi aralarında öbekleşiyorlar zaten fakat Alevilerin kendi arasındaki bu iletişimsizliği siz nasıl açıklıyorsunuz?

Örgütsel sorunları, söylem farklılıklarını aşırı derecede abartan gruplar, kendi söylemlerine dâhil olmayanları Aleviliğin düşmanı gibi algılama eğilimi var. Aleviliğin gerçekte ne olduğuna dair kendi aralarında bir tanımlama tartışması var. Bu tanım ve biz aslında neyiz sorusunun cevabından pek çok alevi ürküyor. Verilebilecek cevapların gizli bir asimilasyon tehdidi ürettiğini düşünüyor. Bütün Alevi topluluklarında bu tür bir eğilim var. Galiba kendileri kendilerini tanımlamaya çalıştıkça bu korkuları da azalacak.

DEVLET BİZİ TANIMLAMASIN

Devletin Alevilik tanımı yapacağı kaygısı da yaygın bir kaygı…

Devlet bizi bize bıraksın talebi, çok yerinde bir talep. Ama siz kendinizi tanımlayın dendiğinde de karmaşıklık, çeşitlilik ürküntü yaratıyor aralarında. Acaba onlarca yüzlerce Alevilik tanımı muhayyel de olsa birlikteliğimizi bozar mı endişesi var. Bunu da anlayışla karşılamak zorundayız ama içinde yaşadığımız dünyaya dâhil olmayı arzu ediyorsanız kendiniz hakkında bir şeyler söylemek zorundasınız. Hep taleplerle mağduriyet ve mahrumiyetle ifade etmek yerine baskın bir dil üreterek, zaman zaman yırtıcı da olabilir bu dil, biz şuyuz demek gerekiyor.

Cumhuriyetin hemen ardından kurulan ve Sünni- Hanefi yorumuna göre din hizmeti veren Diyanetle birlikte Aleviler ‘resmi din alanı’nın dışında kaldı. Tekke ve zaviyelerin kapanmasıyla kuşaklar arasında bilgi ve tecrübe aktarılamadı, ritüel ve referans kaybı yaşandı. Alevilerin bugün kendilerini tanımlamakta güçlük çekmesine bu sürecin nasıl bir etkisi oldu?

Bunlar çok belirleyici, başka sebepleri de vardır. Bir kere Alevilerin toplamı için görüş bildirecek bir yapı yok. Özellikle kendilerini modern kavramlarla ifade etmeye çalışan Alevilerin referanslarıyla ilgili ciddi bir gerilimleri var. Evet, klasik Alevi kaynaklarının değeri konusunda hepsi hemfikir ama bunların güncellenmesi konusunda tedirginler. Belki Aleviler arasında hem geleneği hem moderniteyi karşılaştırıp analiz edebilecek entelektüellerin henüz ortaya çıkmamasından, bu sorunun daha çok medya ve popüler kanallar üzerinden gerçekleştirilmiş olmasında ya da sürekli siyasi bir gerilim ve tedirginlik içinde yaşamanın ürettiği bir mağduriyet dili var. Kendini hep mazlumluk üzerinden ifade etme çabası bugün Alevileri, sınırlarını çizmeye çalıştıkları çerçeveyi besleyecek dilden yoksun bırakıyor. İzlenimim, bu eksikliğin Aleviler tarafından da hissedildiği ve bu yönde damarların gelişmeye başladığı. Toplantı boyunca, daha önce tanık olmadığımız kimi çıkışlar dikkat çekiciydi. Belki bunlar yeni Aleviliğin önemli aktörleri olarak ortaya çıkacaklar.

DİYANET’İN ROLÜ ÖNEMLİ

Ne gibi çıkışlardı onlar?

Devlet sünnidir, Diyanet devletin önemli bir halkasıdır, kendi Sünni repertuarını işlemek için Diyaneti kullanılıyor vs. gibi şemalar Aleviler arasında tartışılmaz bir kabul. Ama Diyanet’in konumuna Sünni dindarlık açısından bakıldığında da farklı eleştiriler ya da katkılar almak mümkün. Diyanet hemen her açıklamasında Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki çerçevesine sadık kalmaya, İslam içindeki eğilimlerin, mezheplerin üstünde ve hepsine eşit mesafede kalarak dini hizmetlerini yürütme görevini sürdürdüğünü söylüyor. Fakat bu tanım Alevi dünyasında çok da inandırıcı değil. Cem evlerinden başlamak üzere, zorunlu din dersleri vs gibi uygulamalar, Diyanetin kurumsal siperiyle karşılaşıyor. Diyanet tarafından baktığınızda ise böyle bir şey yoktur. Bu nedenle de Alevilerin sorunlarının aşılmasında Diyanetin rolünün yetkin biçimde onlara da hissettirilmesi gerekiyor.

Devletin yaklaşımıyla ilgili algı Diyanetle sınırlı mı?

İşin aslı, devletin de kendisini Türklük ve Sünnilikle devam ettirdiğini, işi hep Sünnilerle götürdüğünü, bir seçim gerektiğinde idare-i maslahatçı davrandığını iddia ediyorlar. Elbette bazı yanlış bilgi ve önyargılar, bunların beslediği geri dönülmez adımlar var. Bunların ayıklanması ve soğukkanlı bir şekilde analiz edilmesi gerekiyor. Fakat kendini dertli gören bir topluluğun da soğukkanlılığa erişmesi zordur. O yüzden devletin destek olması, gündelik bir sorun olan bu soruna serinkanlı yaklaşması gerekiyor. ÇALIŞTAY BİR MİLAT

Devlet Alevilik çalıştayı yaparak ilk kez, resmen Alevilerin yaşadığı sorunları da tanımış oldu. Önceki Alevi iftarları ve TRT’nin Muharrem ayı yayını ‘jest’ hükmündeydi. Yani bu bir ilk adım, öncesi yok?

Evet, doğrudan muhataplık ve sorunlara kayıtsız kalmama anlamında bir milattan söz edeceksek 3-4 Haziran 2009 kesinlikle önemli bir başlangıç. Bunu Aleviler fark ettiler ve toplantıya çekincesiz katıldılar. İlkini gerçekleştirdiğimiz bu toplantılarla devlet, Alevi toplumunun yaşadığı sorunları tanımlamak, çözümlerin makuliyet çerçevesini belirlemek, Aleviler bir adım atıyorsa kendisi daha fazla adım atma becerisini göstermek istiyor. Bu hava şu anda oluşmuş durumda. Zaten Sayın Bakan da açılış ve kapanış konuşmasında, sorunların devlet tarafından fark edildiğini, kendisinin de çözümden yana taraf olduğunu söyledi. Bunlar umut verici gelişmeler.

AZINLIK DİLİ TEHLİKELİ

Şimdiye dek CHP’den Alevilere, Alevilerden CHP’ye bir ilgi vardı. CHP’nin somut bir katkısının olmadığını görmeleri üzerine Aleviler, çantada keklik değiliz demeye başladılar. Ama başka siyasiler Alevi sorunlarıyla ilgilendiğinde, bunun asimilasyon niyeti içerdiğine dair de bir kanı ve karşı koyuş oldu. Şimdi ise kendini muhafazakâr demokrat olarak tanımlayan bir parti olarak Ak Parti hükümeti bir açılım çabasında. Aradaki güven sorunu nasıl aşıldı?

Bu toplantının Alevilere sınırsız bir güven verdiğini söylemek imkânsız. Aleviler elbette bunu tartışacak, toplantılarda kullanılan dili masaya yatıracaklar. Bu onların hakkı ama sonuçta devlet onları, sorunları olduğu için masaya çağırdı ve dinleme kararı aldı. Ama şu da var: Kuşkusuz Aleviler bu toplumun marjinal bir öğesi değiller, azınlık değiller ama azınlık diline hapsolmaları çok tehlikeli. Çünkü azınlık dili, toplumun geneliyle sıcak bir empati geliştirmeye engel. Bütün sorunlara rağmen sık dillendirilen, hatta bazen kaşınan bazı gerilimlere rağmen toplumumuzda hiçbir gerilim de olmuyor. Aleviler tek tek dışlandıklarını ifade ediyorlar, anlattıkları örnekler çok yakıcı, bu örneklere inanmalarını gerektiren Maraş’ta Çorum’da Sivas’ta bazı trajediler de yaşadılar ama buna rağmen devletin şunu çözmesi gerekiyor: Nasıl oluyor da tek tek her bir Alevinin yaşayabildiği sorunlar kontrol edilemez bir kavgaya dönüşmüyor?

SORUNLARINI DOSTÇA ANLATIYORLAR

Sizin cevabınız ne bu soruya?

Bence Aleviler sorunlarını bize dostça anlatıyorlar. Ortak ailenin üyeleri olarak konuşuyorlar. Sadece kullandıkları, yönlendirildikleri dil ya da işlevsel buldukları dil sıkıntı yaratıyor. Bunu da devletin ya da toplumun diğer gruplarının örneğin Sünnilerin, Diyanetin açık yüreklilikle çemberi biraz genişleterek, daireye herkesi katarak ve konuşarak aşılabileceğini düşünüyorum. Devlet vatandaşları arasında, kayıtlarda geçen eşitliği pratikte de sağlamaya çalışır, güven verirse Alevilerin şimdiki taleplerinin çoğunun çok da peşinde koşulmadan çözüldüğünü görecektir. O zaman Alevilerin gerçek taleplerin neler olması gerektiğine kafa yormaları gerekecek.

Taleplerini biliyoruz ama Aleviler asıl olarak ne istiyor?

Varlıklarının hissedilmesini istiyorlar. Bizi görün diyorlar. Bizi görün derken sembolik sayılabilecek taleplerde bulunuyorlar. Madımak müze olsun dediklerinde aslında, yaşadığımız acı tüm toplum tarafından fark edilsin, orada yaşadığımız acı anıtlaşsın, hafızalarımızdan silinmesin diyorlar. Hatta konuklardan biri bir ibret müzesi olsun dedi. Alevilerin bu talibini anlayabiliyorum. Çünkü Alevilik eriyor. Alevilerin geleceğe yönelik çok ciddi kaygıları var. Yeni kuşak Alevilerin, Alevilik diye bilinen geleneksel Alevilikten uzaklaştığını düşünüyor, bunu her platformda dile getiriyorlar. Bu kaygılarını besleyen durumu da zorunlu din derslerine, devletin ‘asimilasyoncu’ politikalarına bağlıyorlar. Devletin bir şekilde kendilerini Sünnileştirmek istediğini söylüyorlar.

Devlet ulusal ve uluslar arası kamuoyunda demokrat laik bir hukuk devleti olduğunu söylüyor ve fakat laiklik zaman zaman Sünnilerin de yaşamını zorlaştıracak şekilde uygulanıyor bu ülkede ama gelin görün ki Aleviler, devletin kendine özgü laiklik uygulaması çerçevesinde Alevileri Sünnileştirdiğini düşünüyor. Bu ne kadar doğru yanlış, belki bir araştırmanın konusu olabilir ama sonuçta Aleviler böyle hissediyorlar. Yok, öyle değil diyorsanız, kanıtlamak zorundasınız. Ya da bu duyguyu rahatlatacak, bir radikal reflekse dönüşümünü engelleyecek adımlar atmak zorundasınız.

BAZI TALEPLERİ FANTEZİ BULANLAR DA VAR

İki günlük çalıştayda Aleviler devlete 5 talep iletti: Cem evlerinin yasal statüye kavuşturulması, Madımak’ın müze yapılması, zorunlu din derslerinin seçmeli olması, Hacı Bektaş dergâhının Alevilere verilmesi, Alevi köylerine cami yapılması zorunluluğunun kaldırılması. Bunlar makul talepler zira Diyanet’in lağvedilmesini isteyenler Aleviler de var. Bir ayrışma tartışma olmadı mı?

Bütün Alevi toplulukları bu maddeler üzerinde uzlaşmış gözüküyorlar. Ama arkadaki resmi görebiliyoruz: Diyanet’in toptan kaldırılması gerektiğini düşünen ve bu yeni durumun laiklik konusunda inandırıcı bir gelişme olabileceğini söyleyenler olduğu gibi, Diyanetin mevcut gerçekliği içinde kaldırılmasının asla mümkün olmadığını, bu tür taleplerin bir fantezi ütopya olabileceğini, kaldırılması mümkün olmadığı için de Türkiye koşullarını dikkate alarak bir düzenlemeye, yeni bir yapılandırılmaya gidilmesi gerektiğini söyleyenler de var. Zorunlu din dersleri konusunda, din dersleri tamamen kalksın diyen bir görüş var, bunu makul bulmayıp bir düzenlemeye gidilerek ilerleme kaydedilmesini arzu edenler var. Ayrıca dedelerin devlet bütçesinden pay alması konusunda da ayrı fikirler var.

Bir grup Alevi haklı olarak, maaş ve din hizmeti arasında, Sünnileri de tartışmaya davet eden bir öneri geliştirler. Manevi bir hizmet parayla nasıl karşılaştırılabilir, tarzında. Ama öte yandan dedelerin fiili durumlarının yarattığı sorunları da dikkate alan bir grup Alevi de, dedelere gerekli destek verilmezse bunlar Alevi örgütlerinin kontrolü, etkisi altında, daha dar bir görevle esas misyonlarını sürdüremeyecekleri dile getirdi.

Görüş ayrılıkları olmakla birlikte gördük ki; dedelerle ilgili bir sorun, bir statü arayışı var. Diyanet ile ilgili çok yakıcı, en çok ortaklık üreten bir eleştiri var. Madımak’ın müze olması konusunda tartışmasız bir ortaklık var. Bunları Aleviler kendi aralarında tartışırlar zaten. Sayın Bakan da söyledi: ‘Lütfen bizimle bir araya geldiğinizde gerçekleştirdiğiniz bu bütünselliği kendi aranızda da sağlayın. Bunu sağladığınızda sorunların çözümü de önemli ölçüde netlik kazanacaktır’. Ben de bu görüşteyim.

Şu andaki Anadolu Aleviliğinde iki ana damar oluşuyor. Biri uluslararası evrensel ölçüde bir laikliğin standartlarını Türkiye’ye taşınması arzusu. Bu, Diyanetin, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını gerektiriyor. Diğeri ise Türk laikliğinden, Türkiye’nin fiili gerçekliğinden hareket ediyor ve kendilerine göre daha makul ve rasyonel bir çerçevede bazı taleplerde bulunuyor. Ama iki tarafın da uzlaşma niyetinde olduğunu, Aleviliğin geleceğine yönelik korkuların, uzlaşma şansını artırdığını gözlemledim.

DEVLET DE ALEVİLER DE DAHA OLGUN

Türkiye, çok temel sorunlarını tespit edememek ve çözememek konusunda akıl almaz bir beceriye sahibi. Alevi sorunu da bunlardan biri. Sorun çözülmedikçe düğümleşti ve ilk kez somut resmi bir adım atıldı. Ama devlet sorun çözmekte tecrübesiz, Aleviler de ürkek ve parçalı. Yine de tarafların çözüm için bir araya gelebilmesi, ortak çaba harcaması, her iki tarafın da bir olgunluğa ulaştığının göstergesi olarak mı görülmeli?

Kesinlikle. Biz çok parçalı neredeyse yüzlerce denilebilecek Alevi örgüt başkanlarını bir araya getirmeyi düşündük. Alevi Bektaşi Federasyonu, Cem Vakfı, Ehli Beyt Vakfı gibi örgütleri var ama bunların da kendi içinde örgütsel eğilimler nedeniyle ayrışan çok ciddi söylem farklılığı var. Sonra baş edemeyeceğimizi fark ettik ve nasıl bir Çalıştay gerçekleştirebiliriz ki herkesi de dinlemiş olalım. Kimse dışarıda kalsın diye kafa yorduk. Biz şunu yaptık: söylem düzeyinde farklılaşan eğilimleri aldık. Davet ettiğimiz 35 kişi aslında Alevi topluluğu içindeki o ana eğilimleri yansıtıyor.

Davet almamaktan şikayet edenler de var ama?

Dışarıda kalanlar tabi ki oldu. Onlardan da sürekli yararlanıyoruz. Sorunun aşılmasında bir kataloga sahip olmak istiyoruz. Bu nedenle dışarıda kaldığını düşünenlerin böylesine tarihi bir olayda alınganlık kırılganlık göstermesi normaldir. Ama biz tüm çeşitliği davet ettiğimizde zaman olarak süre olarak çalıştayın kendi iç işleyişi olarak sıkıntılar yaşayabilirdik.

DEVLET MUTLAKA ADIM ATMALI

6 toplantı daha yapılacak. Onlarda neler yapacaksınız?

3-4 Haziran’da konuşan herkes Alevi kimliğiyle konuştu. Diğer çalıştaylara katılacakların dini mezhebi inancı değil alanları dikkate alınacak. 15’er gün arayla gerçekleştireceğimiz 6 çalıştayın birinde Alevilik konusunda akademik çalışma yapanlarla buluşacağız. Sonra sivil toplum kuruluşlarını çağıracağız. Alevi sorunlarına, insan haklarına ve inanç özgürlüğüne duyarlı bir çaba içinde olan örgütlerin İnsan hakları örgütleri, sendikalar, eğitim örgütlerinin katkısını bekliyoruz. Aynı şekilde medyayı çağırırken de ölçütümüz bu olacak. İzleyen süreçte Diyanet ve ilahiyatı çağıracağız. Onlardan istediğimiz de şu: Bu işin bir ucu size dayanıyor. Siz nasıl bakıyorsunuz. Diyanet şimdiye dek Alevilik eksenli bir tartışmanın neresinde durdu. Hem bilgilerimizi tazelemek hem de doğrudan öğrenmek istiyoruz. Muhataplarımızı doğrudan dinleme, bunlarla medya ya da başka kanallar üzerinden değil yüz yüze ve müzakere ortamında, birbirimizin varlığına dikkat ederek, başka görüşleri de hesaba katarak, bir müzakere diliyle yapmak istiyoruz.

Çalıştaylar bitince bir rapor yazacak ve Başbakan’a sunacaksınız…

Çalıştaylar dışında sahadaki gözlemlerimiz, okumalarımız, bu toplantıların Türkiye’nin her tarafındaki Aleviler arasında nasıl karşılık bulduğuna dair takiplerimiz sonucunda, çapraz ilgilerle bu verilerle gerçek bir resim ortaya koymak için çalışıyoruz. Raporu Eylül ayına kadar tamamlayacağız. Raporun aşamalarını da çalıştay gruplarıyla paylaşmak katkılarını almak istiyoruz. Alevi gerçeğini, Türkiye’nin mevcut gerçekliğini dikkate alarak ama o gerçekliğe hapsetmeksizin ortaya koymaya çalışacağız. Devlet de mutlaka adımlarını atmak durumda.

ZORU BAŞARDIK, ÇÜNKÜ BAŞLADIK

Sorunun çözümü konusunda sizin kişisel görüşünüz ne?

Çok umutluyum çünkü asıl önemli olanı yaptık, başladık. Başladığımıza göre zor olanı başardık. Peki, alevi sorunun çözümü, Sünni topluluğa ve Türkiye’ye nasıl yansıyacak?

Alevilerin Sünnilerin merhametine muhtaç olduklarını düşünmüyorum. İkili ilişkilerde hepimiz birbirimize empati yapmak zorundayız. Alevilerle Sünnilerin günlük hayatta zaten gergin bir ilişki yaşadığı söylenemez. Ancak kabul etmek gerekir ki Sünni Müslümanlığın da kendi içinde sert unsurları var. Aleviler hakkında o tarihsel ön yargıları besleyen küçük de olsa eğilimler var. Devletin Diyanetin veya ilgili kurumların yönlendirme ve uyarılarına rağmen, bu küçük ölçekli yapıların halk dindarlığını derinden beslediğini de ifade etmeliyim. Bu konu ayrıca konuşulması gerekir. Şu anda Türkiye Müslümanlığının kimler tarafından inşa edildiğini, o paradigmanın nasıl belirlendiğini konuşmak gerekiyor. SORUNUN ÇÖZÜMÜ SÜNNİLERİ DE RAHATLATIR

Siz din sosyolojisi alanında çalışıyorsunuz zaten, alevi topluluğunun yaşadığı sorunların çözümü Sünni topluluğunu rahatsız eder mi?

Sünni Müslümanların rahatı, Alevilerin sorunlarının çözülüp rahatlamasıyla mümkün olacaktır. Aleviler şundan da rahatsız: Herhangi bir sanatçı, yazar için Sünni yazar demiyoruz ama bir yazar Alevi ise hemen Alevi yazar diyoruz. Belki bu da bir tür mahalle baskısıdır. İlişkileri kötürümleştiren yargıları bozar, marj değerlerini değiştirebilirsek –ki değiştirmek gerekir- kuşkusuz Aleviler rahata erer. Aynı zamanda gündelik hayatta insani değerler ölçüsünde yaşamak isteyen herkesin sonuna kadar tutarlı olmasının ön şartı, başkalarının da aynı talebe dahil olmasına vesile olmaktır. Türkiye’de Sünni Müslümanlığın bu konularda yeterince olgun olduğunu söyleyebilirim, içinden geldim fakat Sünnilerin Alevileri de görmeleri, fark etmeleri, onlar için el uzatmaları gerekiyor. Onlar için el uzatacaklar ama Aleviler kendileri ne biliyorsa onu yapacaklar. Bunu yaparsak, bir topluluğun canlanmasına güçlenmesine çocuklarının paradigmatik olarak bozulmamasına zihinlerinin alabora olmamasına düzenekleri sağlam olan bir vatandaş kadrosunun yaratılmasına katkıda bulunmuş olacağız. Buna devletin yardımı gerekli ama asıl Sünnilerin yardımı gerekli. Kapımızın önünde bir yangın var. Akla gelen ilk şey itfaiyeyi çağırmaktır ama refleksimiz yangını söndürmeye çalışmak olmalıdır. Ben reflekslerimizi harekete geçirmek istiyorum.

ÇALIŞMA SİYASETTEN BAĞIMSIZ

Siz Alevi misiniz?

Hayır. Alevi çalıştayını düzenlemek moderatörlüğünü yapmak için sizce neden siz seçildiniz?

Ben bir din sosyologuyum. Bu alanda çalışmalar yaptım. Bu toplulukla kurduğum empati, gösterdiğim çaba, başlangıçta vicdani olan, sonra entelektüel bir boyut da kazanan ilgim devlet tarafından da fark edilmiş olmalı. Eğer Aleviler için bir şey yapabilirsek aynı zamanda Sünniler için de ve Türkiye için de bir şey yapmış olacağız. Çok mutlu olacağız.

AK Parti Alevi açılımını Reha Çamuroğlu’nun başını çektiği iftar programı ile başlatmıştı. Reha bey ile nasıl bir işbirliğiniz var?

Reha bey çok değerli katkılar sunuyor. Zaman zaman içinden çıkamadığımız kimi sorunları noktaları paylaşıyoruz. Bizi bilgilendiriyor, destekliyorlar. Bu çalışma bir hükümet çalışması. Dolayısıyla devletin bir çalışma. Projenin işleyiş biçimi de resmi. Siyaset dünyasının limitlerine bağlı değil.

Seçim sonrasında yapılması bunun bir göstergesi mi?

Sayın Başbakan zaten bu konunun hiçbir şekilde medyatik ve siyasi bir dile dahil olmasını istemiyor. Bence de doğru bir tercih çünkü süreci kontrol edilebilir düzeyde götürebilmek için çok da fazla dışarıya yansımaması gerekiyor.

DİASPORA ALEVİLİĞİ ÇOK FARKLI

Diaspora Alevileri ilk çalıştay davetlileri arasında neden yoktu?

İlk önce Avrupa Aleviliğini de davet etmeyi düşündük çünkü çok ciddi bir damarın da orada olduğunu biliyoruz. Fakat Avrupa’daki Alevi topluluğunun sorunlarının bizden farklı olduğunu da biliyoruz. Orada onlar, hem Aleviliklerini korumak, hem oradaki hükümetlerle bir ilişki geliştirmek ve onların “asimilasyon” politikalarına karşı direnmek durumundalar hem de zihinlerinde taşıdıkları Türkiye algısına da dikkat etmeleri gerekiyor. Dolayısıyla onların tehlike bileşenleri farklı. Avrupa Aleviliğinin uluslar arası boyutu da var. Bu nedenle de Avrupa Aleviliğini ayrı tutmak ve ona ayrı bir hazırlık yapma gereği duyduk. Sitemler geliyor ama izah etmeye çalışıyoruz. Alevilikteki bütün hısım eğilimleri bir arada aldığımız zaman sorunu çok boğmuş olacağız. Bu nedenle onları ayrı bağlamlarda ele alacağız. Zaten bu uzun soluklu bir çabayı ve büyük katkıları katılımları gerektiriyor. Bu nedenle Avrupa’yı Nusayri Aleviliğini Caferi Aleviliğini şimdilik bir kenarda tutuyoruz.

Diaspora Alevilerinin kaygıları ve söylemleri farklı fakat Türkiye Alevileri üzerinde de bir şekilde bir etki gücü var. Hem bu sorunun son yıllarda aldığı şekilde ve çözümde kolaylaştırıcı ya da zorlaştırıcı etkileri neler? Avrupa Aleviliğinin Türkiye Aleviliğine en büyük katkısı söylem. Türkiye’deki siyasal Alevilik ya da kamusal alanda varlık talebinde bulunan Aleviliğin dili önemli ölçüde Avrupa Aleviliğinden besleniyor. Avrupa Aleviliği de çok farklı bir demokratik yapılanma içindeki tecrübelere tanıklıklara dayanıyor. Bazı eyaletlerde Almanya’da Alevilik din dersleri başladı. İlgili devletlerin oradaki Alevilere farklı kulvarlarda açtıkları kurumlar var. Türkiye bağlamında düşünülemeyecek bazı açılımların oralarda olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bunlar da zaman zaman koşulların farklılığına dikkat edilmeksizin Türkiye’ye transfer edilebiliyor. Bir pratik, bir gözlem Türkiye’ye aktarılabiliyor ve Türkiye’deki Aleviliğin gelişme çizgisini besleyen pek çok unsur Avrupa’dan geliyor.
Bunun yanı sıra Avrupa Aleviliğinin önündeki aktörler, bu söylemin esas unsurları Türkiye’den gitmiş Türkiye ile ilişkisini Türkiye tanımlarını siyasal bir dile bağlı olarak gelişmiş insanlar. Onların oldukça erken oluşmuş siyasal zihinleri söylemleri içine Aleviliği de katınca Avrupa Aleviliğinin çerçevesi Türkiye’den çok daha farklı oluyor. Evet, oldukça seküler sayılabilecek bu dilin Aleviliğin geleceği için tatminkâr bir dil üretip üretmeyeceği çok tartışmalı, bana göre sorunlu. Onun için Avrupa Aleviliği, bu belirsizliği aşmak için zaman zaman geleneğe başvuruyor, klasik Alevi kurumlarını yeniden yaratmaya üretmeye çalışıyor ama bir eklemlenme sorunu var. Bunları da konuşacağız. Onlardan katkı bekleyeceğiz, onlara ulaşmamak gibi bir kaprisimiz asla yok. Bütün Alevilerle kontak kurma çabasındayız. ALEVİ İLAHİYATÇILAR DA OLACAK

Aleviliğin kendi içlerinde bir teoloji çalışması da yapması gerekiyor mu?

Bu asla devletin müdahalesiyle olamaz. Devlet bu işe karışamaz. Ama Aleviler artık o geleneksel Aleviliği koruyamayacakları bir dile hapsolmuş durumdalar. O geleneksel dilin güncellenmesi sağlanamayınca da bu yaşanıyor. Onlar da, siz zorunlu din eğitimiyle bizim algı dünyamızı bozuyorsunuz, gündelik yaşamdaki her tür İslami referans, Sünni objeler bizi gizlilik mahremiyet içine hapsediyor diyorlar. Bunu dikkate almak zorundayız.

Alevilik tartışmasının teolojik boyutuyla ilgili iki temel tartışma var:

1) Alevilik İslam’ın içindedir

2) Alevilik İslam’ın içinde değildir. Çalıştay’da işin teolojik boyutuna girildi mi?

Neredeyse hiç girmedik. Bu tartışmayı bir fitne tartışması olarak gören Alevilerin sayısı çok fazladır, dediler ki, Alevlik İslam’ın içinde kidir dışında mıdır tartışması, bir grup Aleviliğin meşrulaştırmaya, bunun dışında kalanları da Aleviliğin ve çözümün de dışında tutmaya tutan bir dil geliştirdiğini söylediler. Fakat bununla birlikte Aleviliğin gerçekte ne olduğuyla ilgili İslam’ın özü olarak gören bir kanal var; içinde İslam’ın da olduğu birçok dinden etkilenmiş eklektik bir yapı olarak gören var; bunlardan etkilenmiş olmakla birlikte bir kültür bir duruş bir sosyal yaşam biçimi diyen daha gevşek, daha seyrek yapılar da var.

İslam’la doğrudan ilişkisini kuranlar kurumsal taleplerinde daha şiddetli, cem evlerinin varlığına vurgu yapıyorlar. Ama ‘Ben Aleviliğin klasik kaynakları nedir ya da Alevilik nedir, sorusuna cevap vermek durumunda değilim ama Tunceliliyim ve Alevi olduğum için bir şekilde ayrımcılığa uğruyorum’ diyenler de, ‘Ben zihnimde Aleviliğe seküler dünyada bir yer bulamıyorum, teolojik olarak Alevi kalmak istemiyorum ama Alevi olarak değerlendiriliyor yargılanıyorum’ diyenler de var. Dolayısıyla bugün Alevilik tek bir resim içermiyor.

Ayrıca ‘Böyle bir şey Alevilik de asla olamaz’ diyenler olsa da bir Alevi ortodoksisi -biraz daha zorlayacağım kelimeleri- bir “Alevi şeriatı” oluşturmak isteyenler de var. Bir de ‘Bırakınız ne olursa olsun’ diyen, Aleviliği çok çeşitli alanlara açabilen, Aleviliğin kimlik bileşenlerini çoğaltan bir yapı da var. Bunların tamamını kuşatan bir dil bunları boğmak olur. Bu dil, bu çeşitlilik mutlaka kendi içinde teolojik bir tartışma yapacak ve entelektüel bir çatışma yaşayacak ama bu onların zenginleşmesi ve kendilerini yeniden inşa etmesi için son derece verimli bir tartışma. Bizi ilgilendiren tarafı bu değil şu: Kendini nasıl ifade ederse etsin, ister 20 milyon ister 1 milyon, vatandaşın mutlu olacağı şekilde vatandaşlık tanımının nasıl tazeleneceği.

İlahiyatçılar Alevilik konusunda çok çalışıyor fakat Aleviler bundan hiç hoşnut değil.

Alevilik literatürünün önemli kısmının ilahiyatlar tarafından üretildiğini söyleyebiliriz. Ama Aleviler bu üretimi kendilerini yozlaştırmaya yoldan çıkarmaya, Sünnileştirmeye yönelik adımlar olarak görüyor. Bir yanda iyi niyetli olduğundan emin olduğumuz bir akademik çaba var, bir yanda bu çabaların hiç birinin Alevilerde bir sese bilgiye yansımaması.

Diyanet 2 yıl önce Alevi klasiklerini aslına uygun alarak yeniden yayınladı, bu da çok büyük bir tepkiyle karşılandı. Oysa son derece özenliydi. Diyanet Yayınları içinde baskı bakımından bu kalitede bir kitap daha yok. Kitapların niteliğine ilişkin de hiçbir kaygım yok, çarpıtma, tahrip gibi. Ama bu da Alevilerde heyecan uyandırmıyor. Kuşkusuz bazı Aleviler mutlu olmuştur ama kamuoyu önünde ifade edemiyor. Diyanet bize bunu sağladı, ne güzel oldu diyemiyor.

ALEVİLERİN DİLİ SİYASALLAŞIYOR

Bu bize; süreç içinde Aleviliğin bir dini inanç olmaktan bir ideoloji olmaya doğru evrildiğini, mağduriyet psikolojisi ve savunma refleksinin başka siyasetlerce de kullanıldığını gösterir mi?

Bir siyasal tarafının ortaya çıktığı doğru. Hatta siyasal Alevilikten söz eden çalışmalar da var. Artık modern Alevilik üzerine yapılan çalışmalar önemli ölçüde siyasallaşma vurgusu yapıyor. Kırsalda varlığını sürdüren Aleviliğin dil dünyasıyla bu ideolojik gerilim içinde ortaya çıkan Aleviliğin dil dünyası aynı değil. Mesela klasik bir Alevi ile bir araya geldiğinizde yüksek bir maneviyat hissedersiniz. Onun dilinde gerçekten insanın yüreğine doğrudan dokunan bir dil vardır. Bunu cem evlerinde ayini cemlerde hissedersiniz. Ama modern bir Alevi ile konuştuğunuzda seküler bir dille karşılaşırsınız. O dile hiçbir şekilde o geleneksel Aleviliğin dili nüfuz etmemiştir. Bu Alevilik için bir kayıptır. Ama Aleviler neyi nasıl hissediyorlarsa bir vatandaş olarak bu taleplerin peşinde durmalı, devlet de onları öyle algılamalıdır. Daha derin bir tartışma yapacaksak, Alevilerin de kendi aralarında kayıp olarak gördükleri bu süreci nasıl geri döndürebilecekleri konusunda içerden bir tartışma yapmak zorundalar. Sünni ilahiyatçılar Alevilik çalışıyor fakat niçin hiç teoloji çalışan Alevi akademisyen yok?

Bu yine Aleviliği nasıl biçimlendirmek gerekir ya da nasıl olmalıdır sorusu etrafındaki parçalanmışlıktan kaynaklanıyor. Modern Alevi akademisyenler önemli ölçüde Aleviliğin toplumsal görüntüleri üzerine ya da kurumsal sorunlarına odaklanıyorlar. Gecekondu mahallelerindeki Alevilerin sorunları, oradaki Sünni alevi ilişkilerindeki faylar, cem evlerinin statüsüne ilişkin çalışmalar vs. daha gündelik olanın peşinden gidiyorlar. Çok daha derinleştirme arzusunu duyanını henüz görmedim ama olacaktır. Soruna derinlemesine daldığınız zaman kökler, referans dünyası, bunları da tartışmanın içine girecek.

MODERNİTE DEDELERE ZARAR VERDİ

Alevilerin teolojik alana girmemesinin şununla bir ilgisi var mıdır: Aleviliğin teolojik boyutu ‘mayınlı alan’ hükmü taşıyor, sonuçta bir düşkünlük kavramı var Alevilikte. Yani bir çeşit mahalle baskısı nedeniyle geri duruluyor olabilir mi?

Önemli ölçüde Aleviler kırsal yaşam dünyasında bütün o itilip kakılmışlıkları, Çaldıran’dan bu yana devam ede gelen bir dışlanma yaşadılar. Bu öyle miydi değil miydi, tarihçiler ne diyor tartışmasına girecek değilim. Aleviler buna böyle inanıyorlar. Benim için hareket noktası bu. Daha rahat koşullarda özgürlük alanları genişletildikçe bu sorunu kendi içlerinde tartışacaklar. Kendi tarihlerine ilişkin bakış açıları önemli ölçüde değişecek. Ama şu anda onlar böyle inandıkları için biz de böyle bakmak durumundayız. Zamana ihtiyaç var.

Kentli Aleviler için durum ne?

Kent hayatına katılım moderniteyle doğrudan paslaşmalarını getirdi. Türk modernleşmesinin önemli parçalarından birisidir Aleviler çünkü modernleşmeye ve devrimlere bağlılıklarını her vesileyle dile getirdiler. Kent yaşamına dahil olduklarında Aleviliğin önemli kurumları yok edilmişti zaten. Tekke ve zaviyelerin kapatılması önemli bir kırılma noktasıdır, aynı zamanda anayasal bir sorundur, bu konu üzerinde tartışmak devrim kanunları nedeniyle devletin farklı güvenlik konseptlerini de harekete geçirmektedir. Kent yaşamına dahil olduklarında Aleviliğin o otantik çehresi güncellenemedi, kurumları inşa edilemedi. Kent bütün bağları yok ediyor, kente indiğiniz andan itibaren bagajınızdaki her şey savruluyor. Aleviler hemşerilik hısımlık mahalleleri oluşturdular, Erzincanlılar Tunceliler bir yere toplandılar. Ama bu yapıyı kim güncelleşecek ve şehir hayatının gerekliliği içinde Aleviliğe nasıl bir yer açılacak? Sünniler her şeye rağmen kurumsal bir bağlılığı sürdürebiliyorlardı. Dolayısıyla uzunca bir süre Aleviliği, modernitenin referans çerçevesi içinde dedeler de önemli ölçüde hırpalandılar. 40’lı 50’li yıllarda edinilmiş bilgi dedelerin de formasyonunu yok etti. Dedeler bir yandan kurumsal olarak çökerken bir yandan da meşruiyet açısından çöktüler ve bunun aktörleri arasında Aleviler de vardı. Dede bir şekilde zayıflaştırıldı. Bir aradan sonra Aleviler şimdi yeniden bir kimlik talebini seslendiriyorlar ve bunun olmazsa olmaz şartlarından birinin de bir meşruiyet çizgisi olarak dedeler olduğunu söylüyorlar. Ama bütün o yıpranmış zayıflamış kaynaklarla irtibatı kesilmiş bir dededen söz ediyoruz.

Dedelik müessesi kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi ile yaşıyor ayakta duruyordu. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, kente göç, bir ortak ibadet mekanının olmaması gibi nedenlerle var olan dedeler donanım olarak zayıflarken genç kuşak Aleviler hem dışsal etkiler ideolojiler etkisinde kaldı hem de eğitim düzeyleri yükseldikçe dedelerin o gençlere yetmemesi gibi bir sorun da yaşandı. Dedelere maaş da bağlansa nihayetinde mevcut durum böyle?

Tabi, pozitivist bir eğitimden geçiyorsunuz ve dedenin size anlattığı bilgiler, sizi çağırdığı doğrular pozitivist dünyada bir karşılık bulmuyor. Aynı sorunu Sünniler de yaşıyor. Mesela mucize kavramı pozitivist algı düzeyinde nasıl yeniden şekilleniyor. Kurumsal bir donanıma sahip olmayan dedenin mucize kavramını nasıl anlatacağını düşünün. Dedenin bu konuda söyleyecekleri olsa olsa bir dogma olarak vasıflandırılacak –ki öyle oldu. Bütün bunlar Alevilik artık ne demektir sorusunun cevabının çatallandığını görüyorsunuz. Bu Alevilerin önemli bir sorunudur. Aleviler bu sorunu kendi iç güvenlik kaygılarını giderdikleri zaman tartışabilirler. Şu anda önemli ölçüde dışlanmışlık kaygısı taşıyorlar bu rahatlatılırsa Aleviler belki de Türkiye toplumuna çok zengin bir teolojik repertuarı sunacaklar.

   
Başlıklar: