Yazdır

SORUNLU BİR ALAN: DİN SOSYOLOJİSİ (*)

Din sosyolojisinin Türkiye’nin bilim tarihi içindeki yeri oldukça yenidir ve onun kendini açıkça ayrıştırmayı başarmış çerçevesi, modernleşme-din ilişkilerinin seyriyle ancak netleşmeye başlamıştır. Dinin toplumsal bağlamdaki konumunu, toplumdan hareketle çözümleme çabası içinde olan din sosyolojisi, bugün ülkemiz koşullarında yeterli bir ivmeye ve perspektife sahip olamamıştır. Bunun dinden, bilimden ve verili siyasetten kaynaklanan nedenleri bu çalışmamızın konusunu oluşturmaktadır.

Bilindiği gibi din sosyolojisi dinsel kurum, inanç ve pratiklerin, kökleri Marksizm ve neo-Hegelci din eleştirisine dayanan bilimsel incelemelerinin yürütüldüğü, fakat öncelikle on dokuzuncu yüzyıl sonlarında Émile Durkheim, Georg Simmel, William Robertson Smith, Ernst Troeltsch ve Max Weber’in araştırmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle de din sosyolojisi, başlangıçta bir bütün olarak sosyolojinin kuramsal merkezini oluşturmaktaydı (Marshall, 1999: 156-157).

Dinin toplumsal konumunu, sosyolojinin genel-geçer argümanlarından bağımsız olarak ele alma çabası her zaman için sıkıntılı olmuştur. Gerek epistemolojik gerekse metodolojik tercihler, din sosyolojisini modern bilimin bir türevi olarak algılamaya her zaman imkan vermektedir. Bu bağlamda din sosyolojinin en önemli görevi de, toplumsal olarak oluşturulmuş bir evreni meşrulaştıran bilişsel ve kuralcı aygıtın analizini yapmaktır. Gayet tabii bu görev, aygıtın hem kurumlaşmış hem de kurumlaşmamış veçhelerinin analizini kapsamak durumundadır (Berger, Luckmann, 1988: 58). Çünkü dini belli bir biçimde kavramayı amaç edinme, belki de laikleşmenin ilerlediğini düşünenlerin en belirgin özelliğidir (Glock, 1982: 67).

Din sosyolojisini, kendi tarihsel kökenlerinden ayrıştırarak yeniden tanımlama girişimi ve hatta çok kere içeriğini gözardı ederek onu din dünyasının içinde bir yerlerde tutma çabası dikkat çekicidir. Gerçekte din sosyolojisi çalışmalarına esaslı bir katkı sağlama olanağı bulunmamasına karşın yine de bu çabaların sonu gelmemektedir. Bu tartışmalar bir yana, günümüzün modern disiplinleriyle dinsel geçmiş arasında bir irtibat kurma çabasının hangi kaygıların ürünü olduğunu anlamak gerekir. Din sosyolojisine Batı dışı toplumlardan tarihsel birer temel bulma çabası toplumsal talepler, kendini yeniden inşa etme, kimlik krizi gibi unsurlardan bağımsız bir şekilde ele alınamaz. Yanı sıra farklı epistemolojik kaygılardan beslenerek toplumsalın bir dökümünü yapmaları, ortaya koydukları çalışmaları din sosyolojisinin öncüleri yapmaya yetmemektedir.

Din sosyolojisi, gerçek anlamdaki sınırlarına Batılı modern perspektifler içinde ulaşmıştır. Bu anlamıyla o, Batı kökenli bir bilim olarak evren ve toplum telakkisini farklı bir paradigmadan beslenerek sürdürmektedir. Sosyolojinin de din sosyolojisinin de tarihi, bütünüyle Batı’nın kendi özgül muhayyilesinin bir parçasıdır ve Batı dışı toplumlarda genelde yapılan da söz konusu disiplinlerin yerel renklerle ilişkilendirilmesinden ibarettir. Bu bağlamda, toplumun “Tanrısal hegemonya”dan ayrıştırılarak okunması sosyolojinin asıl görevi olarak anlaşılmıştır. Sosyologlar dini, bir tanrı ya da tanrılara olan inançla değil, kutsala gönderme yaparak tanımlamışlardır ve buna neden olarak da, böylesi bir tanımın toplumsal karşılaştırma yapmayı olanaklı kıldığına işaret etmişlerdir (Marshall, 1999: 156).

Batı’da din sosyolojisi çalışmaları, Hıristiyanlıkta kendisi için bazı hazır kalıplar bulabilmiştir. Zaten Hıristiyanlık da, teolojik tanımlamalarının çoğunu Ortaçağ’da oluşturmuştur. Bu nedenle Batı’da din sosyolojisi çalışmaları, bu tanımlara dayanarak kendisine belli bir çerçeve kurmuştur (Sezer, 1981: 21). Bu gerçeği terk eden analizler, toplumun dinsel tasvirini ortaya koymada hangi yönlendirici etkilerin ve bakış açılarının belirleyici olabileceğini gözden kaçırmaktadırlar.

Toplumun dinsel evrenini akademik bir araştırmaya konu edinmenin Türkiye şartlarındaki yansımaları bugün yeterince ele alınmış ve tartışılmış değildir. Bilimin doğasında içkin olan aidiyet duygusu kendini her vesileyle dışa vurmaktadır. Toplumun dinsel tutumları, örgütlenme ve tahayyül gücü, kurumsal gelenekleri vs. gibi hususlar, özellikle modern sanayi toplumlarında dinsel inançlar, pratikler ve kurumsal geleneklerin giderek toplumsal önemlerini yitirdikleri bir süreç olarak betimlenen sekülerizmin yaklaşımlarını doğrulayan bir eğilimle buluşmaktadır. Batı’da dinin modernleşme süreciyle birlikte ulaştığı mevziyi, Aydınlanma ve pozitivizmin bıraktığı paradigmatik kaygılarla ele geçiren tipik bilimsel tahayyül, son tahlilde dini müdahale edilebilir, kontrol edilebilir, dönüştürülebilir bir kategori olarak sınıflandırmaktadır.

Kendi aidiyet zinciri içinde din sosyolojisi de yeni argümanlarla zenginleşmektedir. Comte’un, Durkheim ya da Weber’in analitik yaklaşımları çok yerde terkedilmiştir ancak onlara yön veren kurucu ruhun ortadan kalktığı söylenemez, hatta bunu beklemek de söz konusu olamaz. XIX. yüzyılın sonlarında birçok kimse artık dine yol göründüğünü ve yakında dinin yerini tamamıyla bilimin alacağını düşünüyordu. Bütün bu gelişmeler karşısında ilahiyatçılar tarih boyunca hiç olmadıkları kadar savunmacı bir pozisyonda kalmışlardır. Ama tam bu sırada sosyal bilimlerde Aydınlanmacı görüşün dramatik sanılabilecek bazı boşlukları da ortaya çıkmaya başlamış ve bu boşluklar “din olayı”na yeni bir perspektiften bakılmasını zorunlu kılmaya başlamıştır (Bellah, 2002: 163).

Din sosyolojisi Batılı anlamda dinin konumuna ilişkin tartışmalara paralel olarak kendi yolunu belirlemiştir. Bu çerçevede din sosyolojisi pozitivist geleneğin tersine, dinle, onu akılcı olmayan, kolektif ve sembolik bir olgu şeklinde görerek ilgilenmiştir. Çünkü din, son tahlilde insanın anlam ihtiyacına cevap vermektedir. Dolayısıyla, bireysel değil, toplumsal ve kolektif niteliklidir; inanç ve bilgiden ziyade, sembol ve ritüelle ilgilidir ve bu yüzden, bilimsel bilginin gelişiminin dinin toplumsal işlevleri açısından bir önemi yoktur. Dolayısıyla bugün din sosyolojisi çalışmalarını daha çok, dinin kökenlerinin akılcı ve bireysel varsayımlarla açıklamaya çalışan on dokuzuncu yüzyıl pozitivist kuramlarının bir eleştirisi olarak da görmek gerekir. Pozitivist geleneğe göre din, bilimsel düşüncenin toplumda yayılmasıyla birlikte er geç ortadan kalkacak, yanlış bireysel inançları yansıtan bir olguydu (Marshall, 1999: 156).

Türkiye’de sorun daha da farklıdır. Salt bilim anlayışıyla sınırlı olmaksızın verili din ve siyaset ilişkileri de çalışmalara ağırlıklı olarak yön vermektedir. Türkiye’nin modernleşme yönünde ki gelenekselleşen coşkusu, onun Batılı olanı içselleştirme konusundaki iradesini de kapsamlı bir şekilde yönlendirmiştir. Böylece modernleşme sürecinde Türkiye, Batılı değer ve noktalarla kendisi için bir buluşma noktası ararken, mevcut toplumsal bütünlüğünün kapsamlı bir tahlilini hatta Batılı anlamda sosyolojik bir tasvirini yapmakta açıkça geç kalmıştır. Halbuki Günay’ın da vurguladığı gibi (1998: 187) din, Türk toplumunun sosyal realitesi içinde önemli bir yer tutmaktadır ve toplumumuzun gerçekliklerini tam anlamıyla kavrayabilmek ve orada ortaya çıkan sorunları olumlu bir şekilde halledebilmek için, onun dini-sosyal realitelerinin, din sosyolojisinin bakış açılarından ve yaklaşım yollarından hareketle objektif bir perspektiften derinliğine ve sistematik araştırılmasının önemli katkılarda bulunacağına şüphe yoktur.

Ne var ki Türkiye’de din sosyolojisi çalışmalarına erken dönemdeki örnekleri üzerinden bakıldığında (Er, 1998: 54-56; Bayyiğit, 1986: 403-405) bu çalışmaların daha çok araçsal bir araştırma alanı olarak dikkat çektiği gözlemlenmektedir Yeni kurulan Cumhuriyet’in yetiştireceği vatandaş prototipi hem geleneksel dindarlığın hem de modern tasavvur zenginliğinin yakıcı bir kuşatması altındadır. Bu bağlamda din sosyolojisinin daha kuruluş sürecinde genç nesillere yeni bir kimlik kazandırma görevi üstlendiği görülmektedir (Er, 1998: 43, 67; Mert, 1993:17; Şentürk, 1996: 163-180). Toplumun yeniden inşası ve kuruluşuna ilişkin beklentiler, doğal olarak “din”in de yeniden kodlanmasını zorunlu kılmıştır. Böylece modern Cumhuriyet’in paradigmatik dönüşüm talepleri içinde dinin yeniden anlamlandırılmasına duyulan ihtiyaç, kuşkusuz dini, araştırmalarının odağı haline getiren sosyal bilimcileri her zaman dikkat çekici bir tedirginliğe mahkum etmiştir. Hatta çok kere radikal bir laikleşme stratejisiyle varlığını deruhte eden modernleşme çabası içinde “din”i, negatif anlamda bile ele almaktan sakınan bir akademik çekingenliğe de tanık olmak imkan dahilindedir. Din araştırmalarının çekiciliğini yitirmesine ilişkin bir havanın ortaya çıkmasına yardımcı olan koşullar, dinin toplumsal bağlamını uzunca bir süre göz ardı etmeyi kolaylaştıracak farklı bir meşruiyet alanını da yaratmakta gecikmemiştir.

Mardin’in de gösterdiği gibi (1992: 81), günümüz Türkiye’sinde din araştırmaları büyük ölçüde laiklik ve laikleşme konuları çerçevesinde yoğunlaşmaktadır. Teologlar, dindar insanlar, siyaset bilimcileri, sosyologlar ve ideologlar, ürettikleri teorilerini, tartışmalarını, tahlillerini, münazara ve karşı hükümlerini hep bu konu çerçevesinde ortaya koymaktadırlar. Türkiye’de “olumsuz anlamdaki laiklik düşkünlüğü”, din araştırmalarını önemli ölçüde fakirleşmiştir; çünkü bu yolla dini araştırmalar, psikolojik ihtiyaç, kültürel önem, alışılagelmiş davranış biçimi, sosyal değerler ve kısmen de olsa kuramsal ortam şeklindeki kendine has gerekli çerçevelerin dışına itilmiştir. Bu bağlamda dinin ve toplumun geleneksel haritasını değiştirerek dönüştürmeyi amaçlayan bir projede din sosyologunun görevi, mevcut tezleri destekleyecek bir argüman setini üretmekle sınırlı olmuştur. Bu nedenle “din”in Türk toplumunun modern vizyonu içindeki konumunun her zaman sancılı olduğuna ilişkin varolan akademik mutabakat, din-toplum-iktidar ve devlet bileşenlerinin bir kez daha yeniden okunmasını gerektirmektedir.

Bu bağlamda din sosyolojisi araştırmaları, modernleşme yanlısı iktidar seçkinlerinin anlama çabalarının da bir sonucu olarak dini, yeniden tasvir etmek, hatta sosyolojiyi bir tür teoloji ya da yegane bir referans aygıtı olarak tasvir etme çabası içinde olmuşlardır. Mert’in de belirttiği gibi (1993: 17-18) modern toplumda, gelenekte sadece dinsel çerçevede tanımlanan insan ve toplum gerçekliği değil dinin kendisi de sosyolojik “açıklanma”ya tabi kılınmıştır. Böylelikle dinsel tanım saf dışı bırakılmakla kalmamış kendisi de açıklanmaya tabi kılınarak indirgenmeye ve otoritesini kaybetmeye başlamıştır. Sosyolojinin toplumsal hayat ve insan gerçekliğine getirdiği yeni tanımın yanı sıra din gerçeğini çözümleme çerçevesinde onu toplumsal gelişmenin geri bir aşaması olarak mahkum etmesi de, kendisini Türkiye’de düşünce dünyasının laikleşmesi sürecinde resmi ideolojinin hedeflerine çok denk düşen bir “bilim” haline sokmuştur. Son tahlilde modern toplumun ve düşüncenin bir ürünü olan sosyolojik düşünce klasik şekliyle toplumsal hayatın bilimi olarak tanımlanmış ve bu tanım kabul edildiği ölçüde, bu otorite ile modern toplumu teyit etmiştir. Kuşkusuz bu, geniş anlamıyla ve tarafsız “bilimsellik” iddiasıyla tabiatı itibarıyla ideolojiktir. Modernleşme sürecini oldukça zorlu yaşayan Türkiye’de özellikle, bu yapının bir devrim şekliyle hızlandığı Cumhuriyetin kuruluşu yıllarında sosyoloji, yaşanan tarihsel dönüşümü özgün koşulları çerçevesinde “ilmi” bir şekilde meşrulaştırması itibariyle, genel ideolojik özelliğinin ötesinde bir öneme sahip olmuştur. Kuşkusuz bu da sonuçta sosyolojiyi modern toplumun teolojisi olarak, bir anlamda da laik Cumhuriyet’in resmi bilimi haline getirmiştir.

Bu çerçevede dinin, İslâm özelinde nasıl bir okumaya tabi tutulabileceğine verilen cevaplar, ilk dönem sosyoloji literatürünü sorunlu kılan asıl tema olmuştur. Böylelikle laikliğin sosyolojik düzeydeki temellendirilmesine ilişkin akademik destek, bu konuda toplumsal-dinsel reflekslerin önünü alacak bir dizi teorik argümana da öncülük etmiştir. Türkiye’de din sosyolojisi çalışmaları, başından beri dinin konumu, siyasetin belirleyiciliği ve bilimin de modern paradigmatik yönelimlerinden çok, verili bir perspektifte karar kılmasının etkisiyle kendini yeniden üretmek zorunda kalmıştır (Günay, 1998: 183-187; Er, 1998: 53-60; Bayyiğit, 1986: 403-445; Aydın, 1998). Pozitivist yaklaşımın sınırları bir tarafa, din konusundaki antipati o kadar büyüktür ki, bu çerçeve içinde bile dine ilişkin çalışmaların sayısı oldukça sınırlıdır. Türkiye’deki sosyal bilimlerin dini toplumsal açıdan yok saydıkları, düşünsel açıdan ise sosyolojik düşünce ile hızlı bir biçimde ikame etmek yoluna gittiklerini düşünmek mümkündür. Örneğin din sosyolojisinin 1970’lerdeki popüler alanında, sekülerleşme sosyolojisi konusuna ilişkin hemen hiç çalışma yapılmamıştır (Mert, 1998: 202).

Oysa İslâm’ın kendine özgü sistematiği, değer inşası, toplumsal birikime yön vererek dönüşebilen geleneği hala belirleyicidir. Gündelik hayatta var olan görüntülerin onu açıkça yadsıyan çalışmalardan yola çıkılarak yorumlanabileceğini düşünmek hala imkansızdır (Subaşı, 2001a). Öte yandan buna karşılık siyaset de, politik taleplerin yarattığı oportünist hareketlilikte, “din”e ilişkin tercihlerini netleştirme hususunda açıkça bir belirsizliğe teslim olmuş görünmektedir. Bilim de Türkiye koşullarında henüz kalıcı ve ortaklaşa bir şekilde, elverişli bir nesnellik penceresine sahip olabileceğini gösterme konusunda hedefe ulaşamamıştır.

80’li yıllarda Dünya ölçeğinde ortaya çıkan ve genellikle dinsel canlılığın artması şeklinde ifadesini bulan gerçeklik temasının pek çok araştırmacıyı tahrik ettiği, hatta yönlendirdiği bilinmektedir. Gerçekten de genel bir modernleşme talebini yer yer sekteye uğratmaya çalışan kimi muhafazakar/muhalif söylem ve eylemliliklerin, kendilerini dinsel aidiyet içinde tanımlamalarının yarattığı sosyolojik görünüm, din ve ona bağlı olarak gelişen fenomenal hareketlerin, her düzeyden araştırmalarla çözümlenmesini gündeme getirmiştir. Sonuçta bugün akademik yeterlilikleri pek çok kertede tartışılsa da, bu alanda ortaya çıkan çalışmaların, gerçek bir literatür zenginliği yarattığını da ifade etmek gerekir. Dünya ölçeğindeki bu yoğunluktan Türkiye’deki sosyal bilimsel araştırmaların bu arada din sosyolojisi çalışmalarının da kendi payına düşeni fazlasıyla aldığı söylenebilir. Ne var ki 80’li yıllardan itibaren din sosyolojisine gösterilen ilgide gözlemlenebilen hissedilir artış, gerçekte söz konusu problemlerin aşılmasıyla elde edilmiş değildir. Aksine bu yönde yapılan araştırma ve incelemeler, mevcut sorunların aciliyetini sürekli olarak teyit etmek durumunda kalmıştır.

Türkiye’de yapılan din sosyolojisi çalışmaları iki kanaldan beslenmektedir. Bunlardan biri özellikle ilahiyat fakültelerinde din sosyolojisi alanı çerçevesinde yapılan çalışmalardır. Diğeri ise, farklı seksiyonlarda gerçekleşen ve sosyal bilimlerin özellikle genel sosyoloji disiplini içinde üretilen çalışmalardır. Sosyolojinin kuramsal temellerine sadık olarak gerçekleştirilen din sosyolojisi çalışmalarını ilahiyat alanındakilerle karşılaştırmak ancak epistemolojik düzeydeki problematiğe dikkat edilerek yapılabilir. Yeni söylemlere ve metodolojik arayışlara imkan veren bu çalışmalar daha çok din-modernite ilişkisinde yoğunlaşmakta ve ağırlıklı olarak laiklik ve sekülerleşme teorilerinin yerel karşılıklarını bulma konusunda çaba sarf etmektedirler. Aslında bu teoriler, sekülerleşmenin, sanayi toplumunun ve yükselen kültür modernleşmesinin kaçınılmaz bir özelliği olarak değerlendirilebilir. Buna göre, modern bilim geleneksel inançları daha az akla yatkın bir duruma getirmiş; yaşam dünyalarının çoğullaşması dinsel sembollerin tekelini kırmış; kentleşme bireyci ve anomik bir dünya yaratmış; ailenin öneminin aşınması dinsel kurumları daha az ihtiyaç duyulan bir konuma düşürmüş; teknoloji her şeye kadir Tanrı fikrini daha az gerekli ve akıldışı bir kalıba sokarak, insanlara kendi çevreleri üzerinde daha fazla denetim kurma olanağı tanımıştır (Marshall, 1999: 646).

Din konusunda asgari düzeyde de olsa olması gereken gerekli bilgi düzeyinin bu araştırmalara yansıyan düşüklüğü çok kere, ortaya çıkan çalışmaların güvenirlilikleri konusunda da ciddi kaygılar üretmekte, hatta buna bağlı olarak da akademik ve toplumsal belirleyicilik imkanlarını kapsamlı bir şekilde daraltmaktadır (Köktaş, 1997: 253; Mert, 1998). Mevcut çalışmaların çoğunda içkin olan ve sekülerliği merkeze alan bir tema tam da bu noktada sosyolojinin Batılı bilimsel kökenleriyle buluşmakta ve dinin “ancak olgusal düzeyde ele alınabilecek doğası”nı çarpıtmaya yetmektedir. Ancak yine de Türk toplumunun dini hissiyatını, sosyolojik öngörülerle keşfetme ve anlama arzusunu yansıtan belirli sayıdaki çalışmanın varlığını çizgi dışı saymak gerekir.

Sorun çok kere bilgi eksikliğinin giderilmesiyle hallolacak gibi de değildir, araştırma niyeti ve talepler katalogu da açıkça belirleyicidir. Yanı sıra kopyacılık ve aktarımcılık iflah olmaz bir gelenek halini almıştır ve Türkiye’nin özgül dinsel gerçekliğini dışlamayan elverişli kavramsallaştırmalara ihtiyaç bugün için fazlasıyla had safhadadır. Bu bağlamda gerek kavramsallaştırmaların yabanıllığı, gerekse kendi toplumuna üst perdeden bakma niyeti, üstünkörü analizlerin ortaya çıkışını hızlandırmakta, bu da verili koşullarda mevcut akademik stratejiyi hızla meşrulaştırmaya yetmektedir (Er, 1998: 61-71; Aydın, 1998: 343-348; Sezer, 1981: 18—19).

İlahiyat alanında yapılan çalışmalar da yukarda vurgulanan sorunlardan asla bağımsız değildir. Doğrudan dini eksen alan ilahiyat fakültelerinde din daha çok tarihsel boyutuyla ve İslâmi ilimler geleneği içinde ele alınmakta, sosyal bilimsel yaklaşımlar yeteri kadar ilgi görmemektedir (Köktaş, 1997: 258). Ancak burada daha tipik hatta ekstrem düzeyinde bir gerilime de dikkat edilmelidir: “Dini bilmek” konusundaki dirayetlilik ne yazık ki fiili gerçekliği ortaya çıkaracak araştırmalara yeterli enerjiyi vermemektedir. Öte yandan sosyal bilimlere karşı duyulan hayranlığın öykünmecilikle eş anlam kazanmaya başlaması sağlam metodik arayışların yerini sentezlerle geçiştirilen eklektik vurguların almasını hızlandırmaktadır. Epistemolojik sorunlarla uğraşmak yerine, yeni ve çekici kavramlara sahip çıkılmaktadır. Onun kavramlara ve Batı’da kotarılan söylem ve analizleri bir şekilde kendine mal etme çabası, gerçekte özgün bir yorum geliştirme konusunda ortaya çıkabilecek her türden girişimi de berhava etmekte, dahası entelektüel düzeyde çarpık bir baskı ağına hayatiyet kazandırma tehlikesini de içinde barındırmaktadır (Akşit, 1986). Bu çok boyutlu sorunu aşmaya yönelik çabalar özgürlük, ahlak ve bilim algısı gibi konularda esaslı bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Ne var ki söz konusu durum, İlahiyat dünyasının mevcut koşullar içindeki konumu gözardı edilerek çözümlenemez, çünkü bilgi konteksleri karmaşıklaşmıştır (Subaşı, 2001b).

İlahiyat disiplinlerinin alan genişletme çabası içinde gerçekleştirilen din sosyolojisi araştırmalarında kuşkusuz teolojinin kendi iç dünyasına olduğu kadar, toplumun sosyalitesi yüksek sınırlarına da aşina olmak gerekmektedir. Bu da bilmeyi, tartışma ve paylaşma çabasını, dahası komplekslere yer vermeyen bir eleştirelliğe, tahammül ve dirence gereksinim duyurmaktadır. Sınırlı sayıdaki özverili çalışmalar bir yana bırakılırsa, bu alanda ortaya konan çalışmaların yüksek bir verimlilik üretebildiğini iddia etmek imkansızdır. Bunu aşmaya yönelik çalışmalar yok değildir ancak asla yeterli değildir. Din sosyologunu bazen misyoner, bazen ahlakçı, ya da kimi zaman da siyasete yön veren bir vicdan olarak algılamanın sorunu gidermeye değil yoğunlaştırmaya yol açacağı açıktır.

Din sosyolojisi ve dini sosyoloji ayrışması içinde de olsa (Sarıbay, 1994: 123-124; Subaşı, 1998; Aydın, 1998: 346), dinin hangi koşullar altında ve hangi perspektifler içinde ele alınması gerektiğine ilişkin sosyolojik tasavvurat yeterli bir donanıma ulaşmış sayılmaz[1]. Bu konuda sorunlar yeni yeni fark edilmeye başlanmıştır.

Siyasetin emrinde bir bilim arayışının sakıncaları anlaşılmaya başlanmıştır; onu siyasete yön veren bir strateji olarak görme inancı da kaybolmak üzeredir. Din sosyolojisinin dini kendi gerçekliğiyle yüzleşerek anlama çabasının önündeki engeller çok boyutlu olsa da bu sorunları gidermenin zorunluluğunu telkin eden sorunlar açıkça yakıcıdır. Nihayet bu durum, yeni ve tutarlı bir bilimsel aktivitenin doğmasını sağlayacak kapsamlı bir problem özelliğine sahiptir.


(*) Sorgulanan Sosyoloji, Ed. M. Çağatay Özdemir, Ankara 2002, Eylül Yay., ss. 185–194.

[1] III. Ulusal Sosyoloji Kongresi bünyesinde oluşturulan Din Sosyolojisi çalışma grubunun ortaya koyduğu metin din sosyolojisinin Türkiye’deki yeni konumunu dile getirmesi açısından oldukça ilginç argümanlara sahiptir (DSÇG, 2001: 221-223). Bu metne göre “bugün, din kurumunun eskiden yerine getirdiği bir çok fonksiyonunun giderek modern kurumlara devredildiği bilinmektedir. Artık, bütünleştirici güçler olarak, modern kurumsal yapılardaki gelişmelerin gözlenmeye başlaması, sözgelimi çıkarları zedelenen atıf yollu statü gruplarının tepkisini çekerek dini cemaatleşmelere yol açmakta ve toplumumuzda sağlıksız gelişmelere neden olmaktadır. (…) Bu bakımdan, bu tür gruplarla ilgili sosyolojik çalışmalardan elde edilecek bulgular, ülkemizde bir din politikasının belirlenmesinde hem Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kuruluşlara hem de politika belirleyicilerine yardımcı olacak, rasyonel temellerde toplumumuzun inşasında önemli katkılar sağlayacaktır. O halde, Batı’da din sosyolojisi alanında özellikle dini inançlar ve bağlılıklarla ilgili araştırmalar, din ve diğer toplumsal kurumlar arasındaki etkileşimi konu alan çalışmalar, din sosyolojisi sahasındaki önemli tartışma alanları ve teorik gelişmeler, ülkemizde de ele alınabilecek önemli başlıklar olarak değerlendirilebilir. (...) Ayrıca ülkemizde son yıllarda bilhassa irticai terör örgütlerinin bir bir su yüzüne çıkmasıyla bu tür fundamentalist akımların boyutlarının ne denli önemli olduğu anlaşılmıştır. Bu bakımdan, radikal siyasal İslâmcı akımların bilumum incelenmesi, ülkemizin tabir caizse bir dini haritasının çıkarılması, din sosyolojisi alanındaki çalışmaların önemini ve aciliyetini bir kez daha ortaya koymaktadır.”

Copyright 2011 Dr. Necdet SUBAŞI - Sorunlu Bir Alan: Din Sosyolojisi.