Yazdır

ALİ ŞERİATİ

İranlı Entelektüel, İdeolog ve Sosyolog (1933–1977) (*)

24 Kasım 1933’de Horasan’da, Sabzevar yakınlarındaki bir köyde (Kahak) dünyaya geldi. Mezinan’da başlayan öğrenim hayatı, Meşhed’deki Firdevsi Lisesi ve Öğretmen Okulu’nda devam etti. Meşhed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki lisans eğitimini başarıyla tamamladı (1956–1958). Üniversite öğrencisiyken sınıf arkadaşı Puran Rezavi’yle evlendi (1958). Şah Rıza Pehlevi’nin üniversiteyi birincilikle bitiren öğrencilere tanıdığı yurtdışında burslu olarak lisansüstü eğitimi alma hakkından yararlanarak Fransa’ya gitti (1959). Doktorasını Sorbonne Üniversitesi’nde tamamladı (1963). Tezi tarih alanındaydı ve Les mérites de Balkh (Belh’in Faziletleri) başlığını taşımaktaydı. Doktora sonrası ülkesine giriş yaparken rejim karşıtı faaliyetleri gerekçe gösterilerek tutuklandı (2 Haziran 1964–18 Temmuz 1964). Değişik kurumlardaki memuriyeti ve kısa süreli öğretmenliğinin ardından Meşhed Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak kabul edildi (1966). Ancak akademik ve entelektüel faaliyetleri rahatsızlıkla karşılandı ve buradaki görevine son verildi (1971). 1963’den beri faaliyet gösteren Hüseyniye-yi İrşad’da çalışmalarını yoğunlaştırdı. Aktiviteleri rejim karşıtlığıyla ilişkilendirilmekte gecikmedi ve yeniden tutuklandı (28 Eylül 1973). Yönetim, ulusal ve uluslararası baskı ve tazyikler karşısında Şeriati’yi, birtakım şartlarla serbest bıraktı (20 Mart 1975). Hapisten çıktıktan sonraki yaşamı kendisi ve ailesi için daha da çekilmez bir hal alınca yurtdışına çıkmak zorunda kaldı (16 Mayıs 1977). İngiltere’ye gidişinin üzerinden çok kısa bir süre geçmeden Londra’daki evinde ölü olarak bulundu (19 Haziran 1979). Ölümünü kuşatan şartlar, taraftarlarını, onun Savak tarafından tertiplenen muhtemel bir cinayete kurban gittiğini iddia etmeye yöneltti (Borujerdi, 2001, s. 146; Rahnema, 2005, s. 642). Bugün ülkesinde “Şehid Dr.” olarak anılan Ali Şeriati, Şam’da Hz. Peygamber’in torunu Hz. Zeyneb’in kabrinin yanına defnedilmiştir.

Ali Şeriati’nin yetişme süreci, Pehlevi hanedanının köktenci ve otoriter modernleşme politikalarına duyulan genel bir hoşnutsuzluk ortamı içinde geçmiştir. Şah Muhammed Rıza’nın İran’ı, öngördüğü biçimde Batılılaştırmayı amaçlayan radikalizmiyle, toplumun geleneksel yapısı altüst edilirken, mevcut değerler dünyasının temel öğeleri de devre dışı bırakılmaya çalışılmıştır. Bütün bunlardan beklenen, geleneksel referans dünyasıyla ilişkilendirilebilecek tüm öğelerin meşrulaştırma hakkının yok edilmesiydi. Bu siyaset karşısında toplumsal muhalefetin ortak refleksi, Şah’ın asıl niyetinin İran’ı bir müstemleke ülke haline getirmek olduğu görüşünde birleşiyordu. Nitekim söz konusu stratejinin kesin bir kararlılıkla uygulanması için Batılı değer, inanç ve pratiklerin görünürlük kazanmasına ağırlık verilmiş; yanı sıra Batılı bir referans dünyasıyla ilişkilendirilemeyen her tür tutum, davranış ve söyleme karşı da savaş açılmıştı. Böylece Şah, modernleşme siyasetini Ak Devrim olarak tanımlamış ve uygulamaya koyduğu bu modeli, çağdaşlaşmanın bir ön şartı olarak topluma dayatmıştı.

Ali Şeriati’nin kişiliği ve düşüncelerinde babası Muhammed Tâki Şeriati’nin etkisi açıkça fark edilir. “İlk öğretmeni” olarak kendisinden sitayişle bahsettiği babası, saygın bir âlim ve etkili bir öğretmen olarak tanınmaktaydı. O, ulema geleneği içinde yetişmiş olmakla birlikte laik eğitim kurumlarında öğretmenlik yapan, daha çok Kur’an analizlerindeki farklı açılımlarıyla dikkat çeken etkileyici bir kişilik profiline sahipti. Muhammed Tâki, toplumunu modernleşme politikaları karşısında uyarmayı dini ve milli bir görev olarak görüyor; Kur’an’dan ve Şii tarihinden seçtiği kimi metaforları, yozlaştığını düşündüğü gençliğin İslâmi kimlik kazanması için seferber ediyordu. Hatta bu amaçla, İran’da hâlihazır ulemanın ve topluma yabancılaşmış aydınların bilinen metot ve uğraşlarından bağımsız yeni bir dini yapılanmaya öncülük etmek üzere sivil bir dini öğretim kurumuna da öncülük etmişti (1947, Kânûn-i Neşr-i Hakâyık-ı İslâmî: İslami Hakikatleri Yayma Merkezi). Ali Şeriati de gençliğinde bu merkezin çalışmalarına katılmış, dini, milli ve ahlâki vurgulardan oluşan belli başlı tezlerden bu çatı altında haberdar olmuştu.

Şeriati’nin tasavvur dünyasına derinlemesine yön veren bu etkiler, onda köklü bir müslüman söyleminin doğmasına yol açmıştır. Bu temel din algısı, konuşmalarında sık sık tekrarladığı “hayat, iman ve cihaddır” vecizesinde formüle edilmişti: Ona göre, öncelikle yapılması gereken, bir yandan dini, dinamik bir ideal olarak tasavvur ederken bir yandan da ulemanın bilinen yol ve yöntemleriyle vakit kaybetmek yerine, gençliğin savruk dünyasına ulaşmak ve böylece onların dünyasını biçimlendirebilmek amacıyla sağlıklı yeni arayışların önünü açmaktı. Bunun için de gelenekle modernliğin zihin ve bilgi dünyasını buluşturmak gerekiyordu. Şeriati’de içkin olan ana tema toplumun asıl benliğine dönmesini (Öze Dönüş) sağlayacak yeni bir İslam söylemiyle Müslümanları yüzleştirmekti.

Ali Şeriati’nin mevcut rejim, Şii ulema ve seküler aydınlar hakkındaki yaklaşımları her zaman eleştireldir. Bu çerçevede babasıyla çağdaş olan Ahmed Kesrevî’nin (1890–1946) etkisi göz ardı edilmemelidir. Kesrevî, İran ulemasını, hegemonik yapıları ve zamanı yakalayamayan retoriklerinden dolayı ağır bir şekilde suçlamaktaydı. Ona göre Şiilik zaman içinde “mekanik, mitik, tarih dışı ve dogmatik” bir özelliğe dönüştürülmüştü. İslamcı düşüncenin önde gelen isimlerinden Cemaleddin Afgani (1838–1897) ve Muhammed İkbal de (1873–1938) aynı şekilde, Şeriati’nin Doğu-Batı çelişkisini aşma ve İslâm’ın çağdaş bir sunumunu gerçekleştirme konusundaki perspektiflerine önemli katkılar sunmuştu.

Şeriati’nin üniversite yılları, ona ülke içindeki belli başlı politik ve entelektüel gruplarla temas kurma imkânı sağlamıştır. İran’ın geleceği söz konusu olduğunda, ülkede üç ayrı yaklaşım tarzı, özellikle Şah karşıtlığı temelinde öne çıkmıştı ve bütün bunlar gündelik gerçekliği dönüştürme konusunda birbirleriyle kıyasıya rekabet içindeydiler: Tudeh Partisi, Marksist materyalist bir yönelime vurgu yaparken, çoğunluğunu Musaddık’ın siyasetine angaje olmuş grupların oluşturduğu Milli Cephe Hareketi ise milliyetçi ve özgürlükçü bir vurguyla bireysel ve toplumsal hoşnutsuzlukları harekete geçiriyordu. Daha köklü ve öteden beri etkili yapılarıyla bilinen ulema ise, mevcut güçlerini her geçen gün daha da artırmaktaydı. Bu politik çeşitlilik içinde Şeriati, belli başlı siyasi oluşumlardan herhangi birine bağlanmak yerine, geçmiş, şimdi ve gelecek ekseninde öne çıkan tezleri, toplumsal sorumluluk ve entelektüel duyarlılık temelinde yeniden ele almayı, bütün bunlardan da sıkı bir ideolojik formasyon elde etmeyi amaçlıyordu. Bu nedenle görüşlerinde yer yer eklektik sayılabilecek bazı öğelere rastlamak mümkünse de yine de onun ideolojisindeki asıl hareket noktası, daha çok bir zihin açıklığı ve “dert sahibi bir vicdan”ın arayışları şeklinde değerlendirilmeye daha uygundur. Şeriati’nin kendi diyalektiğinde aslolan, İslami ve özellikle Şii sosyal adalet kavramlarının terkip edilmesiydi. Onun geliştirdiği çözümlemelerin her biri, çağdaş İran’da, özellikle 70’li yıllarda, aksi olduğunda laik ya da sol kanat ideolojilerine sapabilecek olan çok sayıda genç için İslam’ı yegâne mücadele ideolojisi yapmakta başka dini düzenlemelerden daha çok etkili olmuştur (İnayet, 1988, s. 290–291).

Şeriati’nin her zaman ezber bozan görüşlerinin etkisi, toplumun farklı kesimlerince, karmaşık sayılabilecek değişik tarzlardaki değerlendirmelere imkân vermiştir. Özellikle onun rejim karşıtı olarak değerlendirilmeye elverişli tezleri, sık sık mağdur edilmesine yol açsa da, öğrencileri ve hatta genel kamuoyu, Şeriati’nin düşüncelerini her zaman artan bir ilgiyle takip etmiştir. Bu ilgi, yıllar sonra İran Devrimi’ni (1979) ortaya çıkaran dinamikler sıralandığında, Şeriati adının Ayetullah Humeyni’nin adıyla aynı hizada yer almasına yol açacak kadar etkili ve belirleyici olmuştur.

Şeriati için sınır tanımaz bir gelişme süreci olarak da değerlendirilebilecek üniversite yılları, aynı zamanda onun “irfanî düşünce”yle sıkı temas noktaları kurduğu dönemleri kapsamaktadır. Aslında liseden başlayarak, başta Mevlâna’nın Mesnevisi olmak üzere tasavvufun belli başlı klasikleriyle sistematik ve metodik bir hassasiyetle haşir neşir olması, düşüncelerine manevi bir zenginlik katmıştır. Şeriati, müslüman tasavvufunun kurucu metinlerinden ödünç aldığı imgelerle Şii düşüncesinin belli başlı arketiplerini İslam’ın temel vurgusu ve modern argümanlarla ilişkilendirerek gündelik politik tartışmalara dâhil edilen yeni bir okuma tarzı gerçekleştirmiştir. Onun için bu tarz, zamanla kendi sembolik üretimini sürekli tazeleyen mümbit bir kaynağa dönüşecektir. Öte yandan başta tasavvuftan devşirerek yenilemeye çalıştığı sembolik atıflar olmak üzere, Kur’an’ın genel olarak İran toplumundaki yaygın okumalarının ürünü sayılabilecek tasdiklerine karşı geliştirdiği eleştirel sadakat tarzı da, onun göz ardı edilemeyecek kadar derin huzursuzluğunu açığa vurmaktadır.

Bu eşleştirmeler yardımıyla Şeriati, söz konusu imgeleri alışıldığı şekliyle tarihsel bir veri olarak kullanmak yerine, yaşanılan gerçekliği dönüştürecek birer bellek olarak kodlamaya çalıştı. Nitekim onun dini sosyolojisinin temel argümanları arasında yer alan Tevhidi Dünya Görüşü’nü de bu niyet içinde anlamak gerekir. Şeriati’ye göre insanın yaratılışı ve kendisine halifeliğin verilişi, yeryüzündeki güç, otorite ve kulluk ilişkilerinin nasıl düzenleneceği konusunda Müslüman topluma esaslı bir model sunmaktadır. Örneğin, Kur’an’da zikredilen Habil-Kabil kıssasından hareketle Hak ve Batıl arasındaki gerilime tarihsel bir temel aramış, aynı şekilde Bel’am (b. Baura) adlı Yahudi bilgininin birikimini kullanma siyasetinden hareketle de pragmatik ulema tipolojisini anlamaya çalışmıştı. Aynı kaygılarla Hz. İbrahim’in bilinen Tevhid vurgusunu, evrensel bir dünya görüşü için yeniden kurgulamış, yine Hz. Muhammed’in hicretini de tarihsel dönüşüm fikrine elverişli bir sosyal teoriye dönüştürmüştü.

Şeriati, Mısırlı yazar Abdülhamid Cûde Es-Sahhar’ın Ebu Zerr adlı biyografik çalışmasını Farsça’ya çevirmiş ve Ebu Zerr-i Ğifârî: Hoda Perest-i Sosyalist (1955) adıyla yayınlamıştı. O, Ebu Zerr’i kendi devrimci tasavvur dünyasının kurucu öğeleriyle buluşturmuş ve onu “Tanrı’ya tapan sosyalistlerin mükemmel bir modeli” olarak tasvir etmişti. Aslında Ebu Zerr, Şeriati’nin hayatının her döneminde canlı bir karakter olarak yer alan “bir yol gösterici”ydi. O, aynı eşleştirme ve sembolik üretimini yine ashabdan İran kökenli Selman-i Farisi (Selman-i Pak), Hz. Peygamber’in kızı Fatıma, torunu Zeynep ve sûfi geleneğin önemli simalarından Hallac-ı Mansur üzerinde de deneyecektir. Yine de onun için asıl anahtar role Ehl-i Beyt ve özellikle de Hz. Ali ve Kerbelâ’da şehid edilen oğlu Hüseyin sahiptir. Her ikisi hakkında Şii tarihinde üretilen tarih dışı imajları reddeden Şeriati, bütün bu algılamaların ötesine giderek, yaşayan bir Ali ve yaşayan bir Hüseyin’i bulmaya çalışmıştır.

Şeriati, Paris’te bulunduğu süre içinde, akademik çalışmalarını belli bir alanın veri ve yöntemleriyle sınırlandırmak yerine disiplinler arası bir ilgiyle zenginleştirmenin yollarını aradı. Ayrıca o, bu disiplinlerin belli başlı öncüleriyle de tanışarak düşüncelerini açıklığa kavuşturmaya çalıştı. Bu bağlamda, Frantz Fanon’dan Jean Paul Sartre’a, Louis Massignon’dan Jacques Berque’e kadar pek çok ünlü düşünürle şahsi dostluklar kurdu. Özellikle Massignon, Gurwitch ve Berque’in incelemelerine duyduğu hayranlık, onu kendi toplumunun dini ve mistik tarihine karşı daha gerçekçi bir şekilde eğilmesini kolaylaştırdı. Paris yıllarında Şeriati, bir yandan da başta Cezayir olmak üzere dünyanın pek çok yerindeki bağımsızlık mücadelelerine karşı belli bir duyarlılık zemininde katkı üretmenin yollarını aradı, destek sağladı.

Doktora sonrasında ülkesine kesin dönüş yapan Dr. Ali Şeriati, Türkiye sınırından İran’a giriş yaparken tutuklandı. 6 hafta süren hapis hayatından sonra serbest bırakılan Şeriati, uzun bir iş arama döneminden sonra Meşhed Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak göreve başladı (1966). Dersleri, sadece öğrencileriyle sınırlı kalmaksızın kısa sürede geniş çevrelerde ilgi görmeye başladı. Konuşmalarında yeni bir dil, sunum ve içerik bulan gençler için Şeriati adı, artık geleneksel ve Batılılaşmış bakış açıları karşısında, onlardan bağımsız, alternatif bir açılım olarak değerlendirilmekteydi.

Şeriati, İran için özgün bir dil arayışındaydı ve bunun için de kendi toplumunu anlamaya yetecek yepyeni bir terminoloji ve bilim anlayışının gerekli olduğunu sık sık vurguluyordu. Onun İslam Şinâsi (1978, İslâm Bilim) adlı çalışması söz konusu kaygılarının bir sonucuydu. Ne var ki giderek artan bu ilgi çok geçmeden İran Gizli Servisi Savak’ın takip ve kontrolünü derinleştirilmesiyle sonuçlanacak, ardından da üniversiteyle olan ilişkisine son verilecektir.

Şeriati’nin bundan sonraki çalışmaları, kuruluşunda Seyyid Hüseyin Nasr gibi akademisyenlerin ve Murtaza Mutahhari gibi din âlimlerinin yer aldığı Hüseyniye-i İrşad adlı sivil bir din kurumunda geçti. Kurum, bir protesto ve reform platformu olarak değerlendirilebilirdi. Ancak buradaki faaliyetler de Savak elemanlarının sürekli takibine maruz kalıyordu. Aslında Şeriati’nin ilişkileri sadece Şah’la değil aynı zamanda ulemayla da problemliydi. Çünkü her ikisi de onun yakıcı eleştirilerine konu oluyordu. Nitekim Teşeyyu-i Ali ve Teşeyyu-i Safevî (1971, Ali Şiası Safevi Şiası) adlı kitabında dinin devlet gerekleri için nasıl da elverişli ve kullanışlı bir hale getirildiğini sorguluyordu. Şiiliğin özünü saptıran politik süreçleri ve bu bağlamdaki aktörleri sert bir dille eleştiriyor ve tartışmasında sık sık mevcut ulema kurumsallaşmasının tarihsel Safevi Şiasıyla olan ortaklıklarına işaret ediyordu. Mezhep aleyhi Mezhep’de (Dine Karşı Din) aynı köklerden gelen dinin gerçekte çok farklı amaçlar için pekâlâ istismar edilebileceğini ve bu nedenle de kaçınılmaz bir şekilde birbirleriyle karşı karşıya gelebileceklerini vurguluyordu. Benzer şekilde Peder, Mader, Mâ Muttehemîn’de de (1971, Anne Baba Biz Suçluyuz) Şii-Sünni ihtilafının akıldışı öğelerini tartışmakta ve Şiiliğin efsanevî dünyasıyla duygusal dozu oldukça yüksek bir hesaplaşmaya girmekteydi.

Aslında Şeriati’nin eleştirileri çok boyutluydu ve söyleminin arka planına dikkat edilmeden değerlendirildiğinde ona ve mirasına haksızlık etmek an meselesiydi. Çünkü o, hem batı’yı eleştirmeksizin taklit eden laik elite (garbzede) hem de geleneksel dini liderliğe karşı çıkmaktaydı. Bu nedenle onun İslâm toplumbilimi, kendine yabancılaşan, arayış içindeki gelişme kuşağına kapsamlı seçenekler sunmak üzere tasarlanmıştı.

Sürekli takip edilmesi, düşünceleri üzerindeki sınır tanımaz baskılar, Şeriati’nin tekrar tutuklanmasıyla sonuçlanmıştır (28 Eylül 1973). Ancak hapsedilmesi, ulusal ve uluslar arası düzeyde pek çok kişi ve kurumun infialine yol açmıştır. Bu baskılar karşısında yönetim Şeriati’yi bazı koşullara uyması şartıyla 18 ay sonra serbest bırakmıştı: Bundan böyle hiçbir eğitim programına katılmayacak, yazı ve konferanslarına ise kesinlikle son verecekti. Ayrıca hem kendi hem de ailesi ve yakın çevresi Savak tarafından sürekli göz hapsinde tutulacaktı. Öyleki Şeriati, bu sefer söz konusu şartlara bağlı kalarak adeta “yaşamaya mahkûm edilmişti”. Hapishaneden çıktıktan sonra da devletin kendisine karşı duyduğu güvensizlik artarak devam etti. Her şeye rağmen Şeriati, sınırlı bir düzeyde de olsa kendi üzerindeki denetim ağlarını hiçe sayarak görüşlerini dile getirmeyi hep denedi. Ne var ki artık İran’da yaşaması iyice zorlaşmaya başlamıştı. Sonunda Şeriati birkaç seneyi göz hapsinde geçirdikten sonra İran’ı terk ederek beklenmedik bir şekilde kalp sektesinden öldüğü İngiltere’ye gitti (Borujerdi, 2001, Rahnema, 2005).

Ali Şeriati’nin çoğu, yaptığı konuşmaların deşifre edilmiş metinlerinden oluşan yazı ve kitapları İran devrimini müteakiben toplam 35 cilt halinde Defter-i Tedvîn ve Tanzîm-i Mecmû’e-i Âsâr-i Muallim-i Şehîd Doktor Ali Şeri’ati, adıyla yayınlanmıştır. Kişisel yaşamına ilişkin detaylar, başta Kevir (1970) adlı otobiyografisinde olmak üzere düşüncelerini kaygısızca dile getirdiği Gofte Guhayi Tenhayi’de (Yalnızlık Sözleri) adlı denemelerinde yer almaktadır. Eşi Puran Rezavi’nin Ali Şeriati’yi anlattığı Tarhî ez yek zindegî (1996) ve yine Ali Rahnema’nın, An Islamic Utopian: A Political Biography of Ali Shariati (1998) adlı biyografik çalışmaları da Şeriati okumaları için giriş niteliği taşımaktadır.

Şeriati kitaplarının çoğu Türkçeye çevrilmiştir. İran Devrimi’yle (1979) aynı tarihlerde tanınmaya başlayan Şeriati hakkında, onu sağlıklı bir analize tabi tutan çalışmalar yok denecek kadar azdır. Genelde yapılan, ya ondan aktarılan söylemler üzerinden bir Sünni radikalizmi üretmek ya da onu bir Şii fanatiği olarak görüp reddetmektir. Şeriati’nin gelenekle modernlik arasındaki uzlaşma gayreti, Cemil Meriç tarafından “göller bölgesinde bir ada” şeklinde tasvir edilmiştir (Meriç, 1986, s. 425–440). Türkçeye çevrilen kitapları arasında en çok tanınanları Hac, Dine Karşı Din ve Medeniyet ve Modernizm’dir. İlgi uyandıran diğer kitapları ise şöyle sıralanabilir:

İslam Sosyolojisi Üzerine (trc. Kamil Can), İstanbul 1980; Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri (trc. Fatih Selim), İstanbul 1980; Hacc (trc. Fatih Selim), İstanbul 1980; Medeniyet ve Modernizm (trc. Fatih Selim, Abdurrahman Arslan), İstanbul 1981; Biz ve İkbal (trc. Engin Kılıçtutan), İstanbul 1984; İnsanın Dört Zindanı (trc. Hüseyin Hatemi), İstanbul 1984; Fatıma Fatıma’dır (trc. Fikret Yalçınkaya), İstanbul 1986; Anne, Baba Biz Suçluyuz (trc. Kerim Güney), İstanbul 1987; Dine Karşı Din (trc. Hüseyin Hatemi), İstanbul 1987; Ebu Zer-i Gıfari (trc. Salih Okur), İstanbul 1987; Biz ve İkbal (trc. Ergin Kılıçtutan), İstanbul 1988; Ali Şiası Safevi Şiası (trc. Feyzullah Artinli), İstanbul 1990; Kevir (trc. Muhammed Nayif Şayir), Ankara 1992; İslâm Bilim (trc. Faruk Alptekin), İstanbul 1992–1995; Yalnızlık Sözleri (trc. Okan Sevinç), İstanbul 2001.

(*) TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: XXXVIII, ss. 577-580, İstanbul: TDV. -2010-

 

Bibliyografya

Abdülaziz Sachedina, “Ali Şeriati: İran Devriminin İdeoloğu”, Güçlenen İslâm’ın Yankıları (trc. Erol Çatalbaş), İstanbul 1989, s. 215–238; Abdülkerim Suruş, Dini Düşüncenin Yeniden Kurulması ve Dr. Ali Şeriati (trc. Sabah Kara), Ankara 1989; Alev Erkilet Başer, Ortadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler, İstanbul 1999; Ali Rahnema, “Ali Shariati: Teacher, Preacher, Rebel”, Pioneers of Islamic Revival (ed. Ali Rahnema), London and New Jersey 1994, s. 208–250, Müslüman Ütopist (trc. İhsan Toker), Ankara 2005; Ali Şeriati, Defter-i Tedvîn ve Tanzîm-i Mecmû’e-i Âsâr-i Moallim-i Şehîd Doktor Ali Şeri’ati, Tehran 1372; Assef Bayat, “Shariati and Marx: A Critique of an “Islamic” Critique of Marxism”, Alif, (1990), 10/19–41; Bünyamin Doğruer, Ali Şeriati, İstanbul 1998; Cemil Meriç, Kırk Ambar, İstanbul 1986; Hamid İnayet, Çağdaş İslami Siyasi Düşünce (trc. Yusuf Ziya), İstanbul 1998; J.G.J. Ter Haar, “Shari`ati, `Ali”, The Encyclopaedia of Islam, Leiden 1996, IX/328–329; Maulvi Abdul Hayy, “Ali Shariati: A Qur’ânic İnterpreter”, Encyclopedia of the Holy Qur’an (ed. N. K. Singh, A. R. Agwan), Delhi 2000, s. 83–89; Mehrzad Boroujerdi, İran Entelektüelleri ve Batı (trc. Fethi Gedikli), İstanbul 2001; Michel Cuypers, “Une rencontre mystique: `Ali Shari`ati-Louis Massignon”, Mideo, (1993), 2/291–330; Mohammad Asghar Khan, Islam, Politics and the State: The Pakistan Experience, New Delhi 1986; Puran Şeriati, Gözetim Altında Özgürlük Eşim Ali Şeriati -Bir Hayat Hikâyesi- (trc. Melih Ahıskalı), İstanbul 2005; Shahrough Akhavi, “Shari`ati, `Ali”, The Oxford Encyclopedia of the Modern Islamic World (Ed. John L. Esposito), New-York 1995, IV/46–50, İran’da Din ve Siyaset (trc. Selahattin Ayaz), İstanbul 1990; Silvia Kaweh, Ali Schariati interkulturell gelesen, Nordhausen 2005; Yudian Wahyudi, “Ali Sha`riati and Bint Al-Shati’ On Free Will: A Comparison”, Journal of Islamic Studies, (1998), IX/1/35–45.

Copyright 2011 Dr. Necdet SUBAŞI - Ali Şeriati.