Biz Dışarıda Kalanlar

Yazdıklarımda çoğunlukla geçmişten bahsettim, köylerden, şehirlerden ve yollardan. Annemi ve babamı, onları birlikte tanıdığım zamanlarıyla, dostları ve ilgileriyle anlatıyorum.  Kendimi yalnızlaştıracak bir dil kullanmıyorum.

Yeni kuşaklara hâlâ birer imge ya da metafor olarak gelen pek çok şeyin benim hayatımda sahici birer şey olduğunu hatırlatmak isterim. Yazdıklarımı dönüp dönüp okuyor, daha sıcak daha gerçekçi olması için çaba sarf ediyorum. Ben ülkemin hem ağır hem de hızlı değişimlerine, hem sara hem sınır nöbetlerine tanık oldum. Durumdan memnunum. Bana, bir iki şey karaladım diye millete tavsiyede bulunmak hiç mi hiç yakışmaz; şunu söylemek isterim. Bir şeyler elimizden uçup gitmeden yazalım, yazmanın kudretli büyüsünden nasiplenelim, birbirimize hediyemiz dinamik hikâyelerimiz, uçarı düşüncelerimiz, sakin ve tevekkülle karşılanmış tecrübelerimiz olsun. Nazım geçen arkadaşlara hep söylemişimdir. İyi, doğru ve güzel şeylere alan açalım, mümkün olanları paylaşarak birbirimizi besleyelim. Şehrin ve hayatın modern kargaşası içinde her an kendini kaybetmek üzere olanlara nefes verelim.

 Bizim gibilerin başka ne derdi, ne emeli olabilir? Öyle sanıyorum ki üzerimize etraftaki su birikintilerini bile harekete geçirecek şiddette yağmur yağsa, kar yolları kapatsa ve zaten çelimsiz bedenlerimiz buz kesse ya da güneş hiç olmadık bir şekilde kararını bozup ensemizin dibine kadar inecek olsa biliyorum bizi o kapılardan içeri buyur edip kurtaracak bir Allah’ın kulu çıkmayacak. Biz öyle orada, herkesin dışarıda bildiği bir yerde kendi kaderimizi bekleyeceğiz. Peki bizim gibi bekleşenlerin hikâyeleri olacak mı? Varsa buna kim ne kadarlık kulak verecek?

Söz Uçar Sızı Kalır

 Bazı kitaplar, hiç bilmediğimiz bir şehirde dolaşırken tanıdık bir yüze rastladığımızda yüzümüzde ansızın beliren gülümseme gibidir. Yaşanılmış güzellikleri anımsatır. Mutluluk ve huzur verir. Harflerdeki sevinci,  kelimelerdeki heyecanı hisseder, cümlelerin sesini duyarız. 

 Söz Uçar Sızı Kalır, her satırında kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz ve yazınsal yolculuğa çıkacağınız yepyeni bir eser. 
 Bu eserde yazarın tatlı bir üslupla ifade ettiği kırgınlıklarına, üzüntülerine, sevinçlerine tanık olacak ve yaşam tecrübesini yazma tutkusuyla birleştiren yazarın ilhamına hayran kalacaksınız. 

 

Ara Dönem Din Politikaları - Yeni Baskı

2005'te Küre yayınları tarafından yayınlanan "Ara Dönem Din Politikaları" başlıklı çalışmanın ikinci baskısı Tezkire Yayınevi tarafından aynı adla yeniden yayınlandı. Kitapta yoğunluklu olarak 12 Eylül 1980 Askeri darbesini takip eden süreçlerde ara dönem siyasetinin dine nasıl bir muamelede bulunduğu ele alınmaktadır. Ara dönem politiği etrafında dinin devlet erkinin tamamlayıcı gücü olarak görülmesi özellikle 12 eylül ve 28 Şubat süreçlerinde ihmal edilmemesi gereken bir strateji olarak dikkat çekmektedir.

Gerisi Hikaye

gerisi hikaye kitabi necdet subasi Front 1

Yazmak, kayda geçirmek, olan bitenin üzerinde kafa yormak, kendi eğilimlerini gerektiği ölçüde izhar etmek hiç de fena bir fikir değil. Dost meclislerinde öylesine önemli öylesine değerli hikâyelerle karşılaşırız ki başkalarına ifade etmekte zorlanırız. Eğer o beyan sahipleri fikirlerini kamuoyuyla paylaşacak cesareti bulsalar biliyoruz ki suyun yatağı değişecek, nehrin debisine bir şeyler olacak. Ama hayır, işte olmuyor. Kimse el atmıyor kendi gerçekliğine. "Her şey ben yaşarken oldu." repliğiyle başlayan bu aforizmalar, sonuçta "Konuşsam yer yerinden oynar." ya da "Yazsam roman olur." iddiasıyla göz göre göre buharlaşıp gidiyor.

Dışarıdaki Havalar

“Uzaklara gitmek” bende garip çağrışımlar yapar. Yer değiştirmek, tebdil-i mekanda hayır aramak bana her zaman bir bağlamı terk etmekten daha fazlasını ifade eder.

Çok yerlere gittim. Gitmediğim yer kaldı mı? Tabiî ki gitmediğim bir sürü yer var. Her seferinde enlemimden boylamımdan cümle koordinatlarımdan uzaklaştım. Bazen hava değişimi, bazen sınır aşımı, bazen de resmen göç yaşadığım oldu.

Gittiğiniz yerde sizi bekleyenler kadar geldiğiniz yerde bıraktıklarınız da oldukça önemli. Artık çocuklarım beni bakkala uğurlar gibi yolculuyorlar kapıdan. Akşama geleceğimden herkes emin. Biliyorum bir gün gittiğimle kalacağım ya da bir gün bir yerlere gidemez olacağım.

Tedavüldeki Kitaplar, Kritik Öyküler

Necdet Subaşı, birer hikâye tadında kaleme aldığı Tedâvüldeki Kitaplar'da kendi evreninde dinî bilgi müfredatıyla nasıl karşılaştığını, geçtiği etapları, yaşadığı deneyimleri alışık olunmadık bir rahatlıkta okurla paylaşıyor. Böylece kitapla başlayan ve onu içinde yaşadığı mahallenin kadîm gramerine eklemleyen, çeşitlenmiş ilgi ve yönelimlerle buluşturulan bir deneyim zenginliğinin gündelik hayata yansıyan görüntülerinin her birimizi kendi mecramızda öylesine akıp giden bir sıradanlığa nasıl sürüklediğini gösteriyor ve bu duruma karşı köklü bir uyarı niteliği taşıyor.

Hikâyeler bir ölçüde okumakla başlıyor. İnsanın toplumsal var oluşunu mümkün kılan uğraşıları düşünürler birer siyaset olarak değerlendirmişlerdir. Bireysel var oluşları mümkün kılan şeyse büyük oranda okumak olmalı. Sadece yazılı ürünleri değil, kültürel ve metafizik olan her şeyi de birer metin olarak değerlendirmeyi deneyen, hedefin onu açıklama değil anlama olduğunu ifade etmeye çalışan Derrida da "metinden öte hiçbir şey yoktur" demişti. Tedavüldeki Kitaplar Derrida'nın tüm ilişki ağlarını bir metin olarak yorumlamaya müsait yaklaşımının farklı bir versiyonu olarak pekâlâ okunabilir. Mahallenin sınırlı ve kuşatılmış zemininde kendiliğinden ya da dayatmayla öteden beri okunagelen kitapların hangi koşullarda, nasıl bir ruh haliyle ele alındığını, hatta bazılarına nasıl zaman zaman yüksek bir teslimiyetle bağlanıldığını özeleştirel bir üslupla ele alıyor. 
Düşünce dünyamızı hâlâ derinden etkileyen bu kitaplarla bireysel bir muhasebeye girişiyor Necdet Subaşı, hem geçmişe hem de günümüze dokunan bir dikkatle.

 

Zamanın Behrinde Ramazan Hikayeleri

Necdet Subaşı’nın kaleminden Ramazan’a dair hatıralar, gözlemler, duygular…

“80’lere daha varmamıştık. Henüz yeni yetme bir üniversiteliydim ve iftarı o zamanlara has bir şekilde herkes gibi ben de kendi evimde, ailemle birlikte yapardım. Aile içi yakınlıklar haricinde dikkat çekici davetler olmazdı. İftarlar evde yapılırdı, iftara gitmekten çok iftara çağırmak akılda kalırdı. Aileler arasında protokol yoktu, sadece özel misafirlere açılan göstermelik havalı yemek masalarının, porselen takımlarının evlerde bir yerlere tıkılması için epeyce bir zamanın geçmesi gerekecekti. Yer sofrasında olurduk, kapıyı çalan lafı uzatmazdı, gelir sofraya otururdu. Yemekte herkese bir kaşık bulunurdu. ‘Tanrı misafiri’ diye bir şey vardı ve iftar yemeğinin varsa bir lezzeti, biraz da o, gelenin dualarıyla teşrif ederdi.”

Necdet Subaşı, Türkiye’nin yakın dönem Ramazanlarına kişisel penceresinden bir bakış atıyor. Pek çok kişiye tanıdık gelecektir...

 

 

Yaz Dediler Anı

Yıllar sonra ilk kez karşılaştığınız bir arkadaş üzerinden kendinize, çevrenize, hayallerinize ve iç dünyanıza yeniden bakma fırsatı bulsanız:

Sadece kelimeleriniz ve kavramlarınızın değil, dertleriniz, atıf zinciriniz, ilgi dünyanızın da tamamen farklılaştığını görürsünüz. Birbirinizin gittiği yolu olanca dikkatle dinlemeniz ve karşılıklı nezaketiniz bile bilgi edinmenin ötesine geçmez; üzülürsünüz. Ardınızdaki o güzelim günleri nostalji olarak bile anmaya mecaliniz kalmaz. Astar değişmiş, renk solmuştur. Ortaya çıkan manzara, eski bir hikâyeye ortaklığın bile kaldıramayacağı kadar sarsıcıdır. Bu tarz rastlantılar, hepimizin başına gelir.

Kimi, restleşmeye kadar götürse de biz bu karşılaşmaların bereketine, öğreticiliğine hâlâ inanıyoruz. 

 

Dini Sosyaliteler

“Dinî sosyalite” kavramı, dinin sosyal gerçeklik dünyasındaki çeşitlenmiş göstergeleri etrafında bireyden başlayarak toplum ve cemaat yapılarına kadar varan boyutlarının dinsellik söz konusu olduğunda ne tür bir toplumsallaşmayla mevcudiyetini sürdürdüğü ekseninde tanımlanmıştır.

Dinin Türkiye bağlamındaki yeri ve statüsü, çoklukla laik/seküler söylem akışının etkisi altında müzakere konusu yapılmaktadır. Muhataralı geçiş dönemlerinde, dinin sosyal yapısı hakkında yer yer sosyal bilimcilerin argüman desteğine de başvurularak çoğunlukla manipülatif kısmen de eleştirel sayılabilecek bir muhalif dil üretilmekle kalınmamış aynı zamanda dinî atıf zinciri içinde yer alabilecek olası toplumsallaşma çabaları da gözden düşürülmeye ve bastırılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada, sadece kendi doğal mecrasında değil daha sıra dışı hatta yer yer paradoksal sayılabilecek şartlarda bile varlığını dikkate değer bir kararlılıkla sürdürme azminde olan dinin, belli başlı boyutlarının günümüzde karşı karşıya geldiği toplumsallaşma süreçleri üzerinde durulmaktadır.

 

Din Sosyolojisi

"Giriş kitapları, alanın sınırları, içeriği ve yönelimleri hakkında bilgi verici niteliklere sahip olsa da bu girişimin tek başına yeterli olabileceğini söylemek güçtür. Örneğin Türkiye gibi dinî hayatın bireyin kişisel dünyasıyla sınırlı olmaksızın daha geniş bir çerçevede var olduğu ve etki yarattığı toplumlarda din sosyolojisinin yeri ve önemi daha da önem kazanmaktadır. Dinin geleneksel ve modern bağlamlardaki toplumsal niteliği hakkında çeşitlenmiş bilgi dağarcığının her şeyden önce disipline edilmesi gerekir. Toplumsal düzeyde dinin değer ve itibarını sıradışı ilgilerle ya da fantastik yorumlamalarla ele almak yerine mevcut durumu geçmişten bugüne değişen bütün boyutlarıyla birlikte ele almak daha uygun olacaktır. Kuşkusuz oldukça büyük bir emek isteyen bu ilginin sürdürülmesi için öncelikli olarak sosyolojik bir bakış açısına, bu bakış açısını temellendirebilecek ölçüde teorik müktesebata hâkim olmak gerekecektir.

Bu çalışma din sosyolojisi alanında farklı bir okuma ve değerlendirme yapma arzusunda olanlar için mütevazı bir giriş denemesi olarak görülmelidir. Türkiye’de bu alanda oluşmuş hatırı sayılır bir literatürden söz etmek mümkündür. Bu çalışma, söz konusu girişimlere sadece bir katkı olma iddiasını taşımaktadır."

 

Türk Aydının Din Anlayışı

Türkiye'de aydınların en duyarlı olduğu alanlar hangileridir? Türkiye aydını hangi tarihsel ve toplumsal devrilmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır? Aydınlar, dine bakış açılarını geliştirirken, "Dine bakış"ın katkılarını ne ölçüde hazmedebiliyorlar? Bu araştırma hem bu soruların yanıtlarını arıyor, hem de 1980'li yıllarda daha da belirginleşen aydıncıl öne çıkışların din bağlamındaki yerini saptıyor

 

 

 

 

Kutsanmış Görüntüler

Kutsanmış Görüntülerde sosyolojik bağlamın sınırlarını dikkate alan bir perspektiften hareketle Türkiye örneğinde gündeme gelen dini-sosyal nitelikli fenomenlere yer verilmektedir. Başta halk katında belirginleşme temayülü gösteren görüntüler olmak üzere dinselliğin modern Türkiye'nin gündelik hayatında somutlaşan imaj ve taleplerine, sık sık gerçekliğe düşen yansımaları içinde dikkat çekilmektedir. Necdet Subaşı bu çalışmasında, söz konusu görüntünün başat aktörleri arasında yer alan avam, havas, halk ve aydın gibi kategorilerden hareketle ortaya çıkan görünümleri incelemekle yetinmemektedir. Yanı sıra sosyal gerçeklik içinde ciddi bir derinlik iddiasıyla gündeme gelen ve bu çerçevede temellendirilmeye çalışılan fundamentalizm, radikalizm, tarihsellik, laiklik ve sekülerlik gibi kavramları, sosyoloji ve dinin karşı karşıya getirildiği sınırlarda buluşturarak tartışmayı amaçlamaktadır…

 

 

 

 

Öteki Türkiye'de Din ve Modernleşme

Türkiye’nin modernleşme deneyimi uzun bir tarihsel geçmişe sahiptir. Geleneksel yapılar bu süreç içinde önemli ölçüde bir değişime tabi olmuştur. Bu çerçevede Sünnilerde ortaya çıkan farklılaşmalar kadar Aleviler arasında meydana gelen farklılaşmalar da önem kazanmıştır. Bu çalışma öteki Türkiye’nin modernleşme tecrübesini dinsel farklılaşmalar temelinde ele almaktadır. Üç bölümden oluşan bu incelemenin birinci bölümünde dinsel itibarın göstergeleri şeyh, seyyid ve molla tipolojileri ekseninde incelenmekte ve bu rollerin Türkiye’nin çağdaşlaşma arayışı içinde kazandığı yeni biçimlere yer verilmektedir. İkinci bölümde ise Alevilerin modernleşme süreci, dedelik örneği çerçevesinde toplulukta ortaya çıkan diğer farklılaşmalarla eleştirilerek tartışmaya açılmaktadır. Cumhuriyet le birlikte Alevilerin, gelenekselden modernliğe geçişlerinin yarattığı serüven, şifahi kültür öğelerinin direnç noktalarını göstermesi açısından önem kazanmaktadır. Üçüncü bölümde ise İlahiyatçılar dinsel bir prototip olarak ele alınmaktadır. Tipik bir İlahiyatçının devlet ve toplum katmanları karşısında içselleştirdiği geleneksel rol birikimi, ulemadan aydına geçişle birlikte görünürlük kazanan yeni karakterlerle buluşma imkânı kazanmaktadır. "Öteki Türkiye de Din ve Modernleşme"yi oluşturan metinler, aslında dinsel itibarın göstergelerini farklı dinî/toplumsal birimler içinde izleyebilme çabasının bir ürünüdür.

 

 

Gündelik Hayat ve Dinsellik

Gündelik Hayat ve Dinsellik, Necdet Subaşı'nın dinsellik, modern hayat, değişen yaşam tarzları ve dinin bu yeni yaşam biçiminde yeniden konumlandırılması, modern Müslümanlar gibi başlıklarda Türkiye'de dindarlık ve dinselliği incelediği makalelerinden oluşuyor. Subaşı, dinselliğin modern görünümlerinin gelenekselin dünyasıyla sık sık çeliştiğini göstermeye çalışıyor. Bu gerginlik ona göre, dinselliğin modernlikle uyuşmazlığı konusundaki popüler kabullerden beslenmekte. Ne var ki dinselliğin gündelik hayatın ayrılmaz bir öğesi olarak yeniden keşfi, bu konudaki bakış açılarının gerçeklik düzeyini tartışmaya açıyor. Bu çerçevede modernliğin bildik argümanlarıyla ilişkiye geçen farklı ve yeni bir dinsellik algısının gündelik hayat örgütlenmesinde açıkça öne çıktığı gözleniyor. Söz konusu görünürlük dindarlığın bireysel formlarını da olabildiğince dönüştürür. Öyle ki artık dinsellik de modern dünyanın verimlerini kendi referans dünyasıyla buluşturarak yeniden var olur. Ancak bu var olmanın kabulü dinî dünyada anlaşılır pek çok zorluk da yaratacaktır.

 

Ara Dönem Din Politikaları

Modern Cumhuriyet'in seksenini aşmış ve devirmiş olgun döneminde bile, halk katında gelişen dinsellikle seçkinler arasında rağbet bulan dinselliğin, zaman zaman gerçekleştirilen mübadele ve müdahalelerle şekillendirildiğine ilişkin kanaat neredeyse tamdır. Bu nedenle genel olarak tek partili ve çok partili hayat dönemlerini esas kabul etmek üzere, başta İstiklal Mahkemeleri, Takrir-i Sükun dönemi ve farklı gerekçelendirmelerle tanımlanan bir dizi müdahalenin (27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980), son olarak da 28 Şubat 1997'de gerçekleştirilen uzun soluklu olacağı daha baştan anlaşılan bir inisiyatif kullanımının Türkiye'de dini hayatı ne yönde etkilediği ve ortaya çıkan sonuçların tipik bir dindarın maneviyatını nasıl biçimlendirdiğini ele almak ve incelemek gerekir. Bu çalışma söz konusu etkiyi müdahalecilerin öngörü ve uygulamalarından hareketle ele almaya çalışan bir ilk olma iddiası taşımaktadır. Bu çalışmada modern Türkiye'de din politikaları ara dönemler üzerinden tartışılmaktadır. Modernleşmenin özünde gündelik hayatı tanzim etmenin yanı sıra araçsal öğe olarak dinin de maneviyatın dünyevileştirilmesine ilişkin her düzeydeki girişimle tek taraflı ve tek boyutlu olarak yüzleştirilmesi söz konusudur. Daha başından itibaren Türk modernleşmesinde de bir din olarak İslam'ın, gündelik hayatın yeniden tanzimiyle birlikte nasıl bir statüye kavuşturulacağı sürekli tartışılmıştır. Ara dönem din politikalarında, araştırmanın merkezinde devletin yönelimleri yer almaktadır.

 

Sınırları Yoklamak

Popüler Türk aydını üç temel özelliğiyle entelektüel açıdan tartışılıp sorgulanır, bu özellikleri onu sahici bir dünyadan uzaklaştırıp/ayrıştırır. Esasen bu niteliklere mesafe koyan, ya da bu sıyrılmayı başaran aydınları da söz konusu kategori içine hapsetmek gereksizdir. Aydınlarımız muğlâktır, çünkü kapalı ve adeta kilitlidirler. Zor anlaşılır ve karışıktırlar. Söylediklerinin çoğu belirsizliğe mahkûmdur, içeriği kuşkuya yol açar, anlaşılmazlık bariz karakterleridir. Ancak bu belirsizlik onları mutlu eder. Müsteardırlar, çünkü duruşları iğretidir, sahici değildir. Kendi adlarıyla var olmazlar, rolleri ısmarlama ve emanettir. Bu rollerinden nasıl ve ne zaman ya da hangi koşullar eşliğinde vazgeçecekleri, yeni rollere nasıl adapte olacakları merak konusudur. Kendilerine ait olmayan bir roller kümesi kullanılır; bu roller aidiyeti, cemaati, aşinalığı gündeme getirir. Sonuçta muğlâk ve müstear olmak, aydını mürtet yapmaya yeter. Toplumun genel geçer dünyasıyla sadece dil ya da kimlik açısından kopmaz, onun istikametinden de kendini koparmayı başarır. Mürtettir, çünkü o, artık yoldan çıkmıştır. İrtidat, aydın olmanın neredeyse temel bir koşulu olur. Zaten bütün bu özellikleriyle onun inat ve gücü, ancak mürtet olmaya yetecektir. Toplumsala sirayet eden epistemolojik bunalım aydınları yorar...

 

  

 

Alevi Modernleşmesi

alevimodernlesmesi

Alevi açılımının genel koordinatörü Dr. Necdet Subaşı "Alevi Modernleşmesini" anlatıyor.

Din sosyologu Subaşı, yüzyıllar boyunca periferide yaşamış Alevileri ve Alevilik olgusunu bir bilimadamı soğukkanlılığıyla ele alıyor. Modernlik, geleneksel kültürü ve dinsel ritüelleri bütün yönleriyle sarsıyor. Oysa ritüeller Alevi kimliğinin altyapısını, “ana damarlarını oluşturuyor.

Dr. Subaşı varlıklarının devamını, geleneklerine sıkı sıkıya bağlanarak yaşamakta bulan Alevilerin, Tanzimat'tan beri Türk toplumunun bütün tabakalarında kuvvetle hissedilen modernlikten ne derecede ve hangi bağlamlarda etkilendiğini analiz ediyor.Modernlikle birlikte bir “sır” topluluğu olmaktan çıkarak görünürlük kazanan ve zorunlu değişim ve dönüşümlerle karşı karşıya kalan Alevilerin, bu süreçte yaşadıklarını masaya yatırıyor. Birbirlerini “öteki” ilan eden her “öteki”nin, diğerini “anlamak” için okuması gereken bir kaynak kitap…

 

 

 

 

   
Başlıklar: