HZ. MUHAMMED FİLMİ

Önceki gün bir davet üzerine yedi sekiz kişilik özel bir grupla birlikte bir film gösterimine katıldık. Ünlü yönetmen Mecidi’nin son günlerde sıkça gündeme gelen Hz. Muhammed filmini izlemek üzere oradaydık. Mecidi’yi başka pek çok filminden tanıyoruz. İran sinemasının önde gelen isimlerinden. Onun filmlerini izlerken kendimizi sanki ya şiir okuyor ya da yas tutuyor bir şekilde buluyoruz. İzlediğim hemen her filminden “İyi ki kalbim var!” diye çıktığım çok olmuştur. Kalbinizin varlığını hissettiren filmler çekiyor Mecidi.

Ama şimdi izlediğim film sanki çok başka. Filmin teknik yanlarına, görsel boyutlarına bir diyecek yok Allah için. Hayatımda hiç film değerlendirmişliğim yoktur aslında. İzlediğim filmlerden çıkarken “Müthişti!”, “Bir numarası yoktu.” ya da “Ben en iyisi bir daha izlemeliyim.” dediğim çoktur, ama o kadar işte. Bir filmi konuşmanın İhsan Kabil’le, Ali Murat Güven’le ya da ne bileyim Atilla Dorsay’la ilgili bir şey olduğunu tabii ki bilirim. Ama yine de sonuçta bir muhatap olarak bendeki karşılıklarının da dile getirilmesinde bir sakınca olmadığı kanaatindeyim.

Film, şimdiye kadar izlediğim ürünler arasında açık fark önde bir özellik taşıyor. Bunu öncelikle vurgulamak gerek. Esasen gençler bu filmi izlediklerinde eğer 3 saati aşan süreyi kafaya takmazlarsa müthiş bir şekilde kendilerini mutlu hissedecekler. Filmin kurgusu, içindeki aksiyonlar, görsel şölenler topluca değerlendirildiğinde akla ilk gelen bunun bir fantastik yapım olacağı yönünde. İmgeler, metaforlar, birbiri ardınca süren imalar bizi mitik bir evrenle karşı karşıya getiriyor. Allah Resulünü kitaplardan ve gelenekten öğrenmiş biri olarak burada takdim edilen peygamber imajının ağırlıklı olarak tasavvufi mecazlara dayandığını söyleyebilirim. Türkiye Müslümanlığının peygamber algısıyla İranınkini mezceden bir kolajdan söz etmek hiç de yabana atılır bir iddia olmayacaktır. İleride film üzerine yapılan tartışmalarda en çok dile getirilenin de bu olacağı kanaatindeyim. Tarih boyunca siyercilerle hadisçiler, kıssacı ve megazi yazarları arasında süregelen usul tartışmalarının en bariz sonuçlarını bu filmde görmek mümkün. Mecidi, filmi, sinemanın gelişmiş bütün tekniklerini kullanarak çekmeyi başarmış, ama ortaya bombayı bırakmayı da ihmâl etmemiş. Bomba Müslüman zihin dünyasındaki peygamber algısının nasıl olduğu/olması gerektiği konusundaki bildik tartışmaların her birini kendi ocağında ateşliyor ve ortalık sise, dumana kapanıyor.

İslami gelenekle organik bağı olmayanların bu filmle gerçek bir özgüven yaşayacaklarından, sırf bu nedenle bile duygulanıp mevcut başarıdan dolayı Allah’a şükredeceklerinden kuşkum yok. Peygamber, çocuk hâliyle bile ekranda bütün kısıtlanmışlığı içinde (arka cephe) yansıtılabilir mi sorusundan başlayarak burada anlatılan hikâyelerin hangisi doğru, hangisi kurgu, sorularına kadar genişleyerek çoğalacağından zerre kadar şüphe duymadığım tartışmaların sonuçta nasıl bir zihin fesadına yol açacağı konusunda şimdiden bir öngörüde bulunmak istemem.

Bir haksızlık da yapmak istemem. Peygamber’i (a.s) Şii referans dünyasından tanıyanlarla aynı şahsiyeti Sünni kaynaklar üzerinden tanıyanlar arasında bir mahiyet farkı olacağı kesin. Görünüşte Mecidi bütün bu farkları giderici bir ortak temsilde buluşma çabası için gayret gösterdiği anlaşılıyor. Mecidi’nin pek de bir kabahati var mı bu noktada bunu kestirmek zor. Müslüman edebiyatının en başta Mevlid-i Şerif olmak üzere pek çok örneği üzerinden üretilmiş bir Peygamber (a.s.) tipolojisinin Kur’an’da ve Sünnet’teki karşılığını bulmak herkes için zordur. Öte yandan edebiyatın kendi olanakları içinde yarattığı bir kişiliğin Kitabi referans dünyasında bir örnek karşılıklarını da bulmak her zaman zor olmalıdır.

Üzerinde konuştuğumuz bir filmdir. Önemli bir sinema yapıtından söz ediyoruz. Sinema kurgu üzerine inşa edilir. Eldeki malzemenin özellikle Kur’an ve Sünnet temelinde geliştirilmesinin zorluklarından söz etmeyen yok gibidir. Bu nedenle bir ön suçlama yapmak yerine buradaki dağınıklığı ve imkânsızın organizasyonunun güçlüğünü itiraf etmek gerekir. Mecidi’nin de başka bu işe soyunanların da her hâlde başvurabilecekleri tek kaynak İslam’ın sufi tertipli kaynakları ve Siyer edebiyatı. O da öyle yapmış ve çocukluğumuzdan beri bildiğimiz, duyduğumuz, inandığımız hikâyeleri birbiri ardına sıralayarak, onları kendi aralarında bütünlüklü bir senaryoda buluşturarak ortaya hareketli bir film çıkarmış.

Benim tahminime göre film üzerinde yapılacak en büyük tartışma, şimdi benim de ucundan kıyısından dokunmaya çalıştığım referans sorunu. Türkiye’de din konusundaki ilgilerini her hangi bir tarikat ya da cemaat üzerinden değil de doğrudan Kitabi metinler üzerinden gerçekleştirenlerin tepkilerini şimdiden bile duymak mümkün. Esasen burada bilginin nesnelliği ya da doğruluğundan çok, büyük bir ilgi göreceği az çok belli bir filmin nasıl bir peygamber algısı yaratacağıdır. Bunu da açıkça görmek mümkün. Kitap'a pek fazla yaklaşmayan ancak volk islam’ın sınırlarını sürekli zorlayan bir senaryoyla karşı karşıyayız.

Peygamberi çocukluk evreni içinde ele almak iyi fikir. Hem cahiliye dünyasının basmakalıp evrenini görmek mümkün hem de bunu ancak mitolojik bir çerçevede sunabilmenin getirdiği kolaylıkla ilerlemek yerinde bir tercih. Ancak burada da pek çok sorun var. Ben şahsen bu filmin muhatap kitlesinin Müslümanlar olduğundan emin olmakla beraber Mecidi’nin Hristiyan ve Yahudi dünyasını da oldukça yüksek düzeyde dikkate aldığını gördüğümü ifade etmek isterim. Amine validemizden Hz. Meryem’e, Muhammed aleyhisselamın çocukluğundan İsa (as)’a ulaşmak görsel açıdan asla zor değil. Sık sık kullanılan su ve ışık göstergeleri üzerinde edebiyatçılar çok konuşacaklardır. Ben şahsen filmde olağanüstü düzeyde bir Hind kültürü ağırlığı hissettim.

Gözden kaçırılmaması gereken bir şey daha var. Çağrı'da sinemogratif nedenlerle Mustafa Akad'ın Hamza'ya yüklediği misyon bu filmde daha fazlasıyla Abdulmuttalib'e ve Ebu Talib'e yüklenmiş. Hatta aile bir peygamber ocağı olarak lanse ediliyor. Garip şeyler belki...

Bütün değerlendirmeler bir yana filmde özellikle Ebrehe’yle ilgili bölümü çok beğendim. Orada hem metinsel olarak hem de görsel olarak kendimi Abdulmuttalib’in yanında hissettim. Hani el konulan develerini almak için Ebrehe’ye gider, o da küstah bir şekilde "Bu kadar olan biten arasında sen develerinin peşindesin." diye kahkahayı patlatır. O da "Onun sahibi var!" diye oldukça kalıcı, oldukça tarihsel kıymet hükmünde bir nutuk irad eder. Ardından malûm Ebabil (kuşları). İndirgeme mindirgeme, buradaki sahneler görülmeye değer.

Dinî ve fıkhi açıdan kılı kırk yaran münekkitler pek çok şeyler söyleyeceklerdir. İçlerinde hayatlarında bir kez bile olsun sinema tecrübesi olmayanların, olanları da Çağrı ve Ömer Muhtar’la sınırlı ilgileriyle bu film hakkında hepimizi güldürecek açıklamalar yapacağı kesin. Ama işin sıkı takipçisi olanlar mutlaka konuşacaklar ve beyanları memleketi her zaman olduğu gibi ikiye ayırmaya, bundan da keyifsiz bir kutuplaşma çıkaracaklarına çare yok maalesef. Öte yandan bunların konuşulmasında da bir sakınca yok. Dinî-mistik kodlardan gelenler filmi İran-Şii propagandası diye suçlarken, Kur’an merkezli düşünenler sapkınlık değerlendirmesi yapmakta gecikmeyeceklerdir.

Memleket için geliştirici- besleyici bir tartışmayı benim gibiler de kenardan izleyecek, ortada izlenenin birbiri içine girmiş filmlerden ibaret olduğunu görüp, küsüp herkese evine dönecektir. 
Daha fazla konuşmak istemem. Film vizyona girince akademik bir yazı kaleme almayı planlıyorum Bunu bir çay sohbetinde karalanmış nazik cümleler olarak görmenizi isterim

   
Başlıklar: