DEVLETİN DİNSEL AYGITLARI

-Geçiş Döneminin Huzursuzlukları- (*)

           Modern Cumhuriyet’in dinsel aygıtlarından söz edilebilir mi? Acaba devlet, gündelik yaşamı örgütlerken dinin meşruiyetine başvurma gereği duymuş mudur? Soruyu daha da derinleştirmek gerekirse acaba laik politiğe ve seküler dünya tasarımına bağlı kalarak kendini inşa eden modernleşmeci Türk demokrasisi, bu bağlamın gereği olarak dinle ilişkilerini gözden geçirme, ondan kopma ya da onunla var olan mesafesini yeniden ayarlama konusunda bir karara varmış mıdır? Bütün bu soruları harekete geçirerek, Cumhuriyet’in topyekûn tarihine yayılacak bir sonuç çıkarmak gerekirse, laik Cumhuriyet’in dinsellik vurgusu, hangi araç ve aygıtları, sürekli olarak devrede tutmayı gerekli görmüştür?

Türk Demokrasisinin tek partili dönemine odaklanıldığında bu soruları kesin bir açıklık içinde cevaplamak mümkündür. Çünkü sözgelimi dönemin oldukça somut ve kalıcı izler bırakan politikalarından hareket edildiğinde, Kemalizm’in erken dönem uygulamalarının dinle kendi arasına ciddi bir sınır koyma konusunda oldukça ısrarlı olduğu görülür. Gerçi zaman zaman bu kararlılığa uymayan kimi örnekler de yok değildir ancak yine de Cumhuriyet’in kuruluş dinamizmi, din konusunda hiç de muğlâklığa prim vermeyen sahici bir programı tercihte karar kılmıştır. Bu çerçevede tek parti döneminde din, ciddi entelektüel bir tartışmadan beslenmeyen, aksine politik-pragmatik eğilimlerin kontrolünde gelişen bir duyarlılıkla “dışarıda” bırakılmıştır.

Cumhuriyet Türkiyesinde gündelik hayat başta olmak üzere siyasal yönelimlerin eksenini dönüştüren ana hatlar, tek partili siyasal hayat deneyiminin açığa çıkardığı tıkanıklıklarla ortaya çıkmaya başlamıştır. Türk Batılılaşması Cumhuriyet’le birlikte başlamaz ancak onunla başlayan Batılılaşmanın araçsallıktan amaçsallığa dönüşmüş niteliğidir. Bu bağlamda Türkiye’de esaslı dönüşümün Cumhuriyet’in radikal politikalarıyla başladığında kuşku yoktur (Ahmad, 1994; Zürcher, 1998; Karpat, 1996). Bu nedenle din konusundaki kalıcı ve istikrar vaat etmesi umulan adımların asıl enerjisini Cumhuriyet’in erken dönem politikalarıyla ve bunun günümüze kadar ulaşan dinamizminde aramak gerekir.

Modern Türkiye’de belli başlı siyaset erki tarafından, dinin her zaman bir tür problematik olarak ele alınmaya uygun bir şekilde güncellenen gerçekliği, onun, kendine özgü bir şekilde ortaya çıkmasını kabullenmeyen, yanı sıra onu politik söylemlerle sürekli bir temas içinde tanımlayan bir değerlendirme tarzına yol açmıştır. Cumhuriyet’in kurucu önderlerinin düşüncelerine yön veren problem, bugün Cumhuriyet’in behemehal korunması için seferber olan Kemalist seçkinci grupta da aynı duyarlılık içinde işlemektedir. Gerçekten de modern Cumhuriyet’in bir silsile içinde değerlendirilebilecek politik önderlerinin hepsinin din konusunda genellikle aynı paydada buluşacak bir terminoloji ve hassasiyete sahip oldukları görülür: Din yücedir, ancak onun sürekli olarak kontrol altında tutulması zorunludur. Böylece her iki kuşak için de ortak olan bu argüman, dinin kendi başına bırakılmaması esası üzerine kurulmuştur.

Tek partili siyasal yaşamdan çok partili siyasal yaşama geçiş ya da sık tekrarlanan tüm askeri müdahalelerin hâkim teorisine damgasını vuran ciddi makas değiştirme çabalarının hepsinde içkin olan ana tema, din konusundaki kararlılığın da biteviye korunması yönündedir. Bu ise sonuçta dini devletin bir parçası olarak tutmaya izin veren bir terminolojiyle takviye edilmektedir. Bu hassasiyet ortamında ilericilik-gericilik, yobazlık, irtica gibi kavramlar sürekli olarak revaçta tutulmak zorundadır (Aktay, 2000).

Louis Althusser ünlü çalışması Devletin İdeolojik Aygıtları’nda (1989), gündelik hayatın temel ve kurucu bileşenlerini ele almakta ve bütün bunların nasıl olup da devletin ideolojik açıdan ayrılmaz birer araç ve aygıtına dönüştüğünü göstermektedir. Kurumsal yapı ve pratiklerin giderek devletin kendine güç katan payandalarına dönüşümünü çözümleyen Althusser, “ideolojik devlet aygıtı” kavramsallaştırmasıyla, görünürde devletten ayrı gibi durarak yapılanan unsurların gerçekte devletin ayrılmaz bileşkesi olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Althusser, başta kilise olmak üzere aile, medya, sendika ve hukuk gibi yapıların fiili olarak hem mevcut düzeni korumak hem de bu devletin değerlerindeki sürekliliği teminat altına almakla yükümlü kılındığına dikkat çekmektedir. Ona göre söz konusu aygıtların işleyişi, oldukça incelmiş teknikleri içermektedir. Bunlar, gündelik hayat deneyim içinde devletin beklentilerini artık talep edilmeksizin gerçekleştiren, onun uygulamalarını onaylayan, bu bağlamda uygun davranış setlerini öne çıkaran, sadakat formlarını makulleştirerek çoğaltan bir işlevsellik kazanmaktadırlar. Böylece ideolojik aygıtlar, görünürde devletin maddi otoritesinden bağımsız olarak kendi kendini üreterek derinleşmekte ve bir hegemonyatik ağ yaratmaktadır. Öyle ki artık devletin bu görünmez otoritesi sayesinde iktidar da gitgide daha yumuşak bir şekle dönüşebilmekte ve bu karmaşıklığın bir sonucu olarak da kendini süreklilik içinde var etmekte zorluk çekmemektedir. Artık gündelik hayatın içine sızmayı başaran devlet, kendini bir ideoloji olarak gerçekleştirmekte hiç de zorluk çekmeyecektir. Öte yandan bir dünya tasarımı üreten ideolojisi sayesinde de toplum yeterince farkında olmadığı bir düzeneğe katılarak, kendinden beklenen rol ve davranışları uygun bir şekilde gerçekleştirmektedir. Althusser bu düzeneğin işleyişinden yola çıkarak her toplumsal yapılanmada devletin kendini gösteren ideolojik aygıtlarının varlığını deşifre etmektedir (Althusser, 1989).

Sorunlu Geçişler

Cumhuriyet’in devlet nezdindeki itibar gören din politikaları ağırlıklı olarak laik yapılanmanın gereklilikleri içinde ortaya çıkar. Ancak laikliğin bir anlamda özgül sayılabilecek özel bir formunun ortaya çıkması Türkiye’nin kendine has koşullarıyla sürekli olarak irtibatlandırılır. Dinin nasıl tanımlanacağı, yeni rejimin dünya tasavvuru içinde dinselliğin ne şekilde biçimlendirileceği hep bu gerilimin içinde sorunsallaştırılır. Dinsel kurumlara karşı gerçekleştirilen uygulamaların ardında belki bir noktaya kadar dinin gündelik gerçeklik dünyasına müdahale eden gücünün yok edilmesi, en azından dini söylemin geleneksel formlarının aşındırılması amaçlanmıştır. Örneğin Atatürk’ün din konusundaki politikalarının kronolojik bir okuması da bize bu niyetin yansımalarını açıkça gösterir.

Devletin dinsel hayata ve topyekun anlamda dine ilişkin proje ve uygulamaları 1923-1945 arasındaki koşullar ve pratikler esas alındığında bir hayli radikal sayılabilecek özellikler taşımaktadır. Öncelikli olarak Osmanlı’dan tevarüs edilen geleneksel dinsellik bastırılmış ve bu çerçevedeki form ve anlamların kamusal hayatta yer alma niyet ve ısrarı kesin bir dille reddedilmiştir (Jäschke, 1972). Bizde, laikliğin her zaman tartışmalı geçecek biçimini üreten bu uygulamalar, bir yandan dini hayatın yeniden düzenlenmesini bir yandan da söz konusu hayatın kontrol altına alınmasını sağlamıştır. Gerçekten de başta Atatürk olmak üzere yeni rejimin liderleri için dini hayatın kontrol edilmesi kadar tanzimi de bir hayli önemliydi. Çünkü din, eski rejimin temel referansı olarak kodlanmakla kalmamış, yanı sıra her karşı çıkış da laik siyaset taleplerinin karşısına, geleneksel-dinsel argümanlarla ilişkilendirilmiş bir muhalefet dilini tedavüle sokarak var olmaya çalışmıştı. Bu çatışma ortamında devlet, dinin temel iddialarını reddetmekle dinsel muhalefetin iddialarını reddetmek arasında ciddi bir çelişki ve gerilim yaşamıştır. Nitekim mevcut durum çelişkilerle dolu olabilirdi ama fiili durum acımasız derecede gerçek ve hayatiydi. Aslında bu Cumhuriyet’in tamamına sirayet edecek bir değerler dizgesini yansıtır. Bu duyarlılığın asıl vurgusu, dinin tanımlanmış bir devlet dini olarak araçsallaştırılması, en azından gerekli toplumsal dönüşüm sağlanana değin, onun iktidarın gerekliliklerini hazmetmiş bir söylemle varlığını sürdürmesinin himaye edilmesidir. Bu bağlamdaki kimi reform uygulamalarıyla da, dinsel olanın tarihsel işleyişini tartışma dışı bırakan karşıt bir söylem geliştirilmeye çalışılmıştır (Subaşı, 2004). Gerçi bu çaba, dini yok etmek şeklindeki kolaycı kestirimlerle açıklanmaya hiçbir zaman izin vermez. Burada söz konusu olan, öteden beri devletin ideolojik aygıtları arasında yer aldığı düşünülen dinin, bundan böyle de yeni rejimin tabiatına uygun bir şekilde düzenlenmesine ihtiyaç duyulmuş olmasıdır (Karpat, 1996; Feroze, 1995). Dinle devlet ilişkilerindeki bu rol Bizans devlet geleneğine kadar götürülebilen bir pratiği (Sezaro-Papizm) hatırlatır. Dinlerin kendi gerçeklikleri içinde iktidar ve devletle nasıl bir ilişki kurmayı meşru buldukları ayrı bir tartışma konusudur. Ancak Sezaro-Papizm’de Sezar (Devlet) ve Papa (Din) arasındaki ilişkiselliğe vurgu yapılır ve bununla birbirlerinin çıkarları dolayımında gerçekleştirilen bir uzlaşmanın tarihte sürekli olarak deneyimlenen modellerine atıfta bulunulur (Özek, ty).

Dinin böyle bir eşleştirmeye uygun olup olmadığı ya da söz konusu ameliyeden nasıl bir sonucun çıkmasının beklendiği aslında bu niyetten bağımsız olarak düşünülmelidir. Burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta, Cumhuriyet’in erken dönem politik tasavvurunda muhatap olunan geleneksel dini bakiyenin Kemalizm için seferber edilmesinin pek de makbul karşılanmaması, makuliyet sınırlarının zorlanmasından çok Aydınlanmacı-pozitivist kabullerin penceresinden yeni bir din analizine daha çok rağbet edilmesidir. Örneğin ibadet dilinin değiştirilmesi, bu uygulamadaki sınırların radikal bir şekilde genişletilip kitleselleştirilmesi öncelenerek sağlanmaya çalışılmıştır. Yine ezanın Türkçe okunması da, belleklerden silinmeyecek şekildeki ısrarlılıkla ancak uygulanabilmiştir. Uygulamadaki sertliğe rağmen kitlesel yönelim, ezanın nasıl okunacağı konusundaki resmi devlet tercihini, tek partili hayatla çok partili hayat arasındaki politik yönelimi açığa çıkaracak bir ayrışma noktası olarak kodlamıştır.

Tek partili siyasal hayatın karmaşık ilişkileri ve ulusal-uluslar arası sistemin içindeki kabullerle şekillenen din politikaları karşısında, mevcut muhalif oluşumların birer iktidar teminatı olarak önemini keşfettikleri dinsel söylem ve arzular, aslında çok partili siyasal rejim denemesinde daha ilk etapta merkez Kemalist elitin kaygılarını haklı çıkarmaya yetici gerginliklere teşne olmuştu. Öte yandan mevcut rejimin ya yeraltında tuttuğu ya da yeraltına itilmelerinden medet umduğu dinsel söylem ve gruplar karşısında, geri adım atmayı genellikle reddeden siyasal savrukluklarının bileşkesi, çoğu zaman din düşmanlığı şeklinde okunmaya izin verecek iktidar reflekslerini de beraberinde getirmiştir. Tek partili hayatın kendine özgü gereklilikleri içinde dini hayatın sıkıştırılmasıyla belirginleşen politik yönelimler bir dizi inkılâpla birlikte başlayan kademeli bir değişim stratejisinin toplumsallaştırılmasıyla sürdürülmüştür. Başta Hilafetin kaldırılması olmak üzere gerçekleştirilen tüm inkılâpların arkasındaki kurucu retorik, dinin referans düzeyinin yeniden tanımlanması ve yine dinin toplumsal olan hiçbir kategori için bir meşruiyet üreteci olmasına izin verilmemesiydi. Gerçi dini hayatın aktörleri de bu gelişmenin farkındaydılar. Osmanlı ulema bakiyesi olarak da değerlendirilebilecek pek çok kişinin özellikle Birinci Meclis’ten sonra devre dışı bırakılmalarını hızlandıran süreçte aslolan, dinsel söylem ve yapılanmaların Cumhuriyet rejimi içindeki katılım paylarını bertaraf etmek ya da azaltmaktı (Zurcher, 1998).

Dikkat edildiğinde Kemalizm’in kuruluş söyleminde dinin işlevselliğine duyulan ihtiyaçta bile bir geçiciliğin hâkim olduğu görülür. Çünkü öyle görülüyor ki dine ilişkin söylem ve ritüellerin Kemalist reformasyon ve hatta devrim sayesinde kısa sürede biteceğine olan güven neredeyse tamdı. Bu çerçevede Diyanet’in varlığı ise özel bir anlam kazanmaktadır. Burada bir çelişkiden de söz etmek gerekir. Diyanet bir yandan rejimin gayr-i İslâmi bir devrim olduğu yönündeki kitlesel karşı koyuşları bastırmak için ihdas edilirken, bir yandan da din alanındaki modernleşme teşebbüsüyle dinin tabiatının dönüştürülmesi arzusuna bir karşılık vermesi bekleniyordu. Böylece din araçsallaşmaktadır. Bu nedenle tek partili siyasal yaşama damgasını vuran kalıcı, sert ve radikal dönüşüm politikalarının arkasındaki Aydınlanmacı-pozitivist iradeden mülhem tasavvurun, nasıl olup da bütün bu niyetten pekâlâ birer sapma olarak okunabilecek şekilde Diyanet teşkilatının varlığını deruhte ettiğini anlamak gerekir. Hilafetin kaldırılmasından, dinsel söylem ve yaşam alanlarının dönüştürülmesine kadar verili siyasetin iddialı reformlar olmaktan çok ancak bir devrimle ilişkilendirilebilecek politik sermayesinin olanca ağırlığıyla temerküz ettiği laikliğinin ve Diyanet’in varlığını tartışma dışı bırakan muğlâklığının arkasında, açıktır ki dinin hâlâ temel bir referans olarak gücünü koruyan pozisyonu ve bu özelliğin sürekli olarak dikkate alınması yatmaktadır. Devlet ve dinsel aygıtlarının iç düzeneği gelişmelere bakıldığında da açısından Cumhuriyet devrimlerinin bireysel ve kitlesel dindarlığın temsillerine yönelik tazyiki, bu bağlamdaki medreselerin, tekke ve zaviyelerin, tarikatların yasadışı ilan edilmelerinin ardında, sonuçta bütün bu yapılardan beklenebilecek sadakatin artık bundan böyle Diyanet aracılığıyla sağlanacağını göstermektedir.

Aslına bakılırsa devletin egemen söyleminin bir paradigmatik model olarak, gündelik hayatı dinsel olandan yalıtılmış bir şekilde formüle etmesi dinin uygulamadaki çeşitliliğe rağmen, hayatta hala baskın olması şaşırtıcı olmuştur (Çarkoğlu, Toprak, 2000). Öyle ki bu çerçevede dinî neşriyatın sansürü ya da sınırlandırılışı, dinî bilgiye ulaşma çabalarının gericilikle ilişkilendirilip reddedilmesi, yeni rejime muhalif olanların dilindeki dinsel vurguyu da artırmıştır. Bugün Nurcu ya da Süleymancı olarak bilinen din eksenli grupların Kemalizm’in oluşum safhasındaki ayrıksı söylem ve duruşları bu açıdan oldukça önemlidir. Nitekim çok partili yaşamla birlikte bu gruplar da toplam varlık ve talepkârlıklarıyla politik sistem içinde daha fazla görünürleşen öğeler haline gelmekte gecikmemişlerdir. Sonuçta dinî grupların dil ve din dünyasının açığa çıkardığı sembolik evren ya da davranışları, soy Kemalistler için, bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca her zaman asal bir endişe kaynağı olacaktır.

Dini hayatın ve söylemlerin kontrolüyle sınırlı kalmaksızın bu bağlamda açıkça genç rejimin karşıt heyecanlarını da besleyen tazyikler, dinselliğin karşı ataklarından güç devşiren bir süreklilik içinde, artık sistematik bir kaygıyla rejimi besleyen bir gerilim tablosuna dönüşmüştür Feroze, 1995). Öyle ki rejimin temel hassasiyetleri içinde, dinsel olandan duyulan endişeler artık rutinleşmiştir. Öte yandan toplumsal bağlamın ürettiği fiili durum ve gerçeklik de, din konusundaki taleplerin her seferinde yeniden düzenlenmesi konusunda, pragmatik siyaset biçimlenmelerine izin verici bir şekilde gerçekleşmektedir. Nitekim çok partili yaşama geçişin daha başlarında, din politikalarının asıl sorumluluğunu üzerinde taşıyan ve bir anlamda devlet ve iktidarı kendinde buluşturan Cumhuriyet Halk Partisi bile, geleneksel tutumundan ödün vermeyi zorunlu kılan bir hesapçılıkla karşı karşıya gelmiştir.

Kontrol Dışı Enerji: Kayıpların İntikamı

Çok partili hayata geçişin din bağlamında da çok özel anlamlar taşıdığı açıktır. Tek parti döneminin dinle açık bir mesafe bırakma stratejisiyle tanımlanabilecek yapısına karşılık, çok partili hayatta açık bir pazarlık, dini dikkate alma ve yanı sıra dinsel olanın bir şekilde araçsallaştırılmasından söz edebileceğimiz kimi somut adımlar söz konusudur. Bu nedenle 1945 sonrası siyasi hayatta, şimdiye değin sürdürülen ve rutinleşen din konusundaki “ihmalkârlık”ların altı çizilir. Bununla birlikte yine de dinsel varoluşun oluşturabileceği enerjinin kontrol edilmesi gereği de asla ihmal edilmez. Atatürk ve hatırasının korunmasına ilişkin olarak çıkarılan kanunlarla bir şekilde Kemalist mirasın politik müktesebatı başta olmak üzere Cumhuriyet’in kazanımları, olası tehdit ve kalkışmalara karşı güvence altına alınır.

Geçiş döneminde resmen dile getirilen ihmalkârlıkların geç de olsa farkına varılması ve bu çerçevede kamuoyunda nispi rahatlama olarak değerlendirilebilecek kimi adımların da bizzat devletle özdeşleşen CHP tarafından atılması bile, DP’nin fark edilir bir üstünlükle iktidarı ele geçirmesini önlemeye yetmemiştir. Ne var ki DP’nin başarısının arkasındaki temel itkiyi sadece dinsellikle açıklamak fazlasıyla sorunludur. Demokrat Parti’nin iktidara gelişinin arkasındaki pek çok neden arasında özellikle, toplumun derin hissiyatının payı azımsanamaz bir düzeye ulaşmış olmalıdır. Nitekim DP’nin toplumdaki genel kitlenin ezici düzeyde desteğini almayı başarmış çizgisinin ardında Kemalist söylemin pratikte devletle millet arasındaki mevcut gerilimi artırmada ısrarlı olması yatmaktaydı. Gerçi DP de pek çok kere açıkça Kemalist bir misyon taşıyıcılığı görevini dile getirmiştir. Ancak siyaset dünyasının iç içe geçmiş görüntüleri arasında örneğin dini hayatın bloke edilmesini hazmedemeyen kesimlerin DP’ye verdikleri kredi ve destek asla inkâr edilemez.

Bununla beraber, DP’ye yönelik kitlesel desteği, ekonomik ve kültürel politikalara paralel olarak dinsel yaşamın gerekliliklerine ilişkin kayıpların intikamı olarak da anlamak pekâlâ mümkündür. Nitekim DP’nin parti programı, dinle devlet arasındaki gerilimi hafifletecek temalara sürekli vurgu yapmasına rağmen, CHP’li muhalifler, bütün bu gelişmeleri birer din istismarı olarak değerlendirmelerine olanak tanıyan ciddi bir alan açma niyeti olarak değerlendirmekte hep ısrarlı olmuşlardır. Hatta daha da ileri giderek bütün bu olup bitenleri dine yeni bir alan açma niyeti olarak göstermişlerdir.

Hatırlamak gerekirse tek partili siyasal yaşamın son dönemlerinde özellikle 1945’den sonraki ilk uyarıcı işaretlerin açığa çıkmaya başladığı yıllarda CHP, toplumsal itirazların geçte olsa farkına varmıştı, bu itirazların gücünü kıracak ya da bütün bunları maniple edecek kimi atılımlarda bulunmuştu, hatta bu bağlamda sınırlı düzeyde ilgiye açık olmak ön koşuluyla imam hatip kursları açılmış, ilkokulun ikinci kademe sınıflarında isteyen öğrencilerin belli bir din bilgisi dersi almaları yönünde de birtakım uygulamalara geçilmişti. Ancak bu yönelimdeki niyet, pek çokları için hiç de inandırıcı olmamıştır. DP’ye destek veren seçmenler, tek parti döneminin CHP’yle özdeşleşen uygulamalarına karşı, muhalefeti iktidara taşımışlardır. DP’nin iktidarında asıl tema, her zaman geçiş dönemi huzursuzluklarının aşılması yönündeki politikalarla ilişkilendirilebilir. DP uzun vadede CHP’nin iktidardayken ancak gecikerek fark ettiği rahatlatıcı bazı uygulamaları harekete geçirmenin daha da ötesine giderek, Kemalist jargon için açıkçası temel bir şifre özelliği taşıyan Ezanın Türkçe okunması uygulamasını tersyüz etmiş, onu yeniden Arapça formuyla okutma konusundaki kesinlikli iradesiyle, pratikte duygusallıkla sınırlı kalmayan bir sivil desteğin sağlanmasını başarmıştır.

Paradoksal Ama Anlaşılır Stratejiler

Çok partili yaşamın gereklilikleri içinde dinin konumu, toplumla devlet arasında pazarlığa dâhil unsurlar içinde öne çıkarılmıştır. Hiç kuşkusuz burada dinsel muhalefetin karşı ataklarını kontrol altına almakla sınırlı kalmaksızın, ondan azami derecede yararlanma düşüncesi de ağırlık kazanmıştır. Dinsel beklenti ve itirazların oluşturduğu mevcut bağlam, örneğin ezanın yeniden Arapça okutulması ya da imam hatip okullarının açılması gibi konularda belirgin uzlaşı arayışlarıyla devam etmiştir. Ancak dini, iktidar mekanizmalarının ya da devletin derin beklentilerinin aracı olarak işlevselleştirebilmek için, onun, başta soğuk savaş döneminin çatışmacı ikliminde komünizme karşı bir kalkan olarak araçsallaşması, bu çatışmaya alet olması istenecektir. Esasen dine, başta milli birlik ve beraberliğin tesisinde ana bileşke olarak değerlendirilmesinden, “zararlı akımlar”ın önünün alınmasında yardımcı bir enstrüman olarak tanımlanmasına kadar bir dizi beklenti içinde bakıldığında, onun çok partili yaşama hayatı içinde süreklilik kazanan ana rolünün araçsallık olduğu açıkça anlaşılır. Bu bağlamda tek partili hayattan açıkça farklılaşan tek husus, çok partili dönemdeki politik aktörlerin, Kemalizm’e sadakatlerini kanıtlamakla birlikte, dinin toplumsal rolünü fark etme konusunda daha ılımlı bakış açılarına sahip olmalarıydı. Gerçekten de tek partili hayatta devletin uzlaşı kabul etmez önderleri dinsel olanın varlık talebini sınırlandırma, görmezlikten gelme ya da yok etme konusunda biri diğerini harekete geçiren, oldukça net bir kararlılığa sahiptiler (Subaşı, 2005).

Bu bağlamda çok partili hayatın birbirini izleyen birkaç boyutundan söz edilebilir. 1945–1960 arasında etkili olan DP farklı Kemalist yönelimlerin açığa çıkışını temsil eder. DP’nin dinsel hayata ilişkin vurgusu, toplumdaki dini grupların kendilerini belli bir sınırlılık içinde ifade etmelerine yol açıcı teşvik ve uygulamaları, ezanın tekrar Arapça okunması, özellikle de kültürel referans gruplarını devlete tabi hale getiren uygulamalarıyla önemlidir. Nitekim DP dönemine damgasını vuran asıl gelişme, dinin bir devlet aygıtı olarak pekâlâ kullanılabileceğine duyulan güvendir.

Aslında DP önderlerinin çoğunun, kişisel düzeyde dindar olduklarına ilişkin bir gözlem Kemalist seçkinler tarafından bile dile getirilmemiştir. Ancak dini hayatın canlandırılması konusunda devletin, DP’yle birlikte bir rota değişikliğine gittiği göz ardı edilemez. Modern Cumhuriyet için oldukça yeni ancak gecikmiş sayılabilecek bu yönelim, bir başka açıdan da dinsel argümanların ulusal ve uluslararası sorunlar ekseninde işlevsel bir dönüşüm geçirmesine de yol açmıştır. Ahlaki yozlaşma, komünizm tehlikesi, devlet-vatandaş ilişkilerini yeniden düzenleyecek bir değerler setine duyulan ihtiyaç vs. gibi dinin konumuna yüklenecek yeni anlam alanları kademeli bir şekilde devletin gündemine taşımıştır. Böylece din, Pierre Bourdieu’nun ifadesiyle birer “kültürel sermaye” olarak laik Cumhuriyet’in varlığını pekiştirecek yeni bir araçsallıkla, giderek devletin ayrışmaz bir parçası ve işlevsel bir aygıtı olarak görülmeye başlamıştır. Artık çok partili hayatta din, esaslı bir dengeleyici olarak ele alınacaktır.

DP’nin dinsel yönelim ve arzuların canlanmasını teyit eden tutumu yine aynı platformlardan kaynaklanabilecek kalkışma hareketlerinin önünü almak üzere de bir dizi önlem alma ihtiyacının sonucu olan düzenlemeler yapılmasına yol açar. Aslında paradoksal gibi görünen bu durum hiç de anlaşılmaz değildir. Atatürk’ü Koruma Kanunu adı altında, Cumhuriyet’in kurucusunun siyasi ve manevi hatırası yüceltilmiş ve bu mistik mirasın korunması için de ağır yaptırımlarla dolu bir dizi kanuni düzenleme devreye sokulmuştur. Bütün bunlara rağmen, söz konusu süreçte taşranın geleneksel refleksleriyle buluşan dinsel referans bölgelerinde de nispi bir rahatlama gözlenmiştir. Ancak bu rahatlama bile sonuçta devletle bir karşılıklılık esasına dayanır. Nurculuk, Süleymancılık ve Ticanilik gibi dini hareketlerin toplumsal taban bulma siyasetleri, tek parti döneminin sert ve uzlaşma kabul etmez hukuk dünyasını çoktan geride bırakmış durumdadır. Öyle ki DP’nin dinsel açılımı, rekabet alanlarının genişlemesine paralel olarak CHP’nin dini politiğini de etkileyecektir. Din alanının yarattığı politik çekicilik başta İmam Hatip Okullarının görece çoğalması, İslâmi matbuatın çeşitlenmesi ve gelişmesi, yanı sıra Diyanet İşleri Başkanlığı’nın meşruiyetinin de pekiştirilmesi, dahası ve belki de en önemlisi siyasi rejimin handikaplarının aşılmasında dinden azami derecede ancak araçsal düzeyde kalmak şartıyla yararlanılması gibi unsurlarla artık iyice belirginleşmeye başlanacaktır. Bu bağlamda Türk sağının değişik veçhelerine damgasını vuran dinsel temalar, özellikle Marksist ya da komünist hareketlerin bastırılması konusunda işlevsel ideolojik bir manevi terkip olarak Kemalizm’e ve oradan da devlete eklemlenmeye başlayacaktır. Ne var ki bu buluşma ve özdeşleşmenin asıl doruk noktaları için ara dönemlerle birlikte ortaya çıkan askeri müdahale ortamlarını dikkatle izlemek gerekecektir. Nato-Varşova Paktı gerilimi çerçevesinde içine dahil olunan siyasi konsept ve Marshall yardımıyla somutlaşan uluslararası güvenlik strüktürü içinde, artık epeyce bir süre Türk laikliğinin bir alameti farikası olarak değerlendirilebilecek din-devlet eklemlenmesi ülkenin fiili gündemine taşınacaktır.

Çok partili hayatta ikinci önemli süreç 27 Mayıs 1960’da başlayan ve 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen askeri müdahale, muhtıra ve uyarılarla şekillenen, bir anlamda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınırlarını yeniden çizerek belirlediği anayasal çerçeve içinde var olan, ancak yine de çok partili siyasal yaşam örneklerinin verili dünyasında şekillenen din politikalarıdır.

Çoğalan Sesler Parçalanan Arzular

Çok partili dönemin geneline yayılacak din politikaları dikkatle izlendiğinde bütün bu siyasi yönelime damgasını vuran temel yönelimin dini bir meşruiyet aracı olarak mı yoksa mevcut gelişmeler içinde bir payanda mı olacağı yönünde gelişir. Örneğin Necmettin Erbakan’ın kişisel önderliğinde Milli Görüş çizgisiyle bilinen hareketin politik vizyonu içinde dinin esaslı bir referans olarak tayin edilmesinin dahası toplumsal meşruiyetin önde gelen bileşenleri arasında olması gerektiği vurgulanmıştı. İslâmcı siyasal yönelim dini araçsal olmaktan çok amaçsal bir retorik olarak kamusal alana dâhil etmek istemiştir. Ne var ki Erbakan’ın bu hareketini Kemalist modernleşme hareketinin istikameti içinde saymak pek çok açıdan mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla onun siyasi söylemine ağırlık veren İslâmcılığında dinin konumu istisnaidir. Ne var ki bu istisnai durum Kemalist söylem tarafından pek de inandırıcı bulunmayacak, bu eğilimde mümkün bir istismarın olabileceği hep vurgulanacak, hatta Erbakancı harekette gerici-irticai bir boyut hep aranacaktır (Yavuz, 2004). Ancak kabul etmek gerekir ki Erbakan’ın hareketinin uluslar arası bağlamla kolayca ilişkilendirilebilecek boyutlarının yarattığı çekim gücü de Türk siyasal yaşamında dinin rolünün yeniden tanımlanması konusunda özellikle sağ siyaset arayışlarına ilham verecektir. Bu ilhamın din konusundaki konumlarını açıklığa kavuşturma konusunda, ciddi bir referans ve meşruiyet tartışması yaratacağı da açığa çıkmıştır. Nitekim CHP de erken dönem Kemalist jargonunun cesur çıkışlarını din konusunda artık eskisi kadar net bir dille ifade etme konusunda daha bir çekingendir. Dinin toplumsal düzeyde varlığını somutlaştırmada gösterdiği atak Türk-İslâm sentezi arayışlarıyla Türk sağına, kültürel referanslar düzleminde Türk soluna bazı politik manevralar yapma hususunda araçsal düzeyde bir yön vermiş olmalıdır.

Başat Gerilimler

Türk demokrasisinde devletin dinsel aygıtlarının netleştiği bazı temel başlıkları burada sırasıyla ele almak gerekir. Bunlar sırasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam Hatip Okulları, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Derslerinin ilköğretimin ikinci kademesinden itibaren önce seçmeli sonra da zorunlu olarak okutulması, dinsel görünürlüğün artması, ayrıca birer tampon mekanizma olarak sadece kişilik ve vatandaşlık terminolojisini besleyen bir kaynak olmanın ötesinde mevcut rejimin güvenlik kaygılarına karşı işlevsel bir araç olarak dinin devreye sokulması, bu bağlamda Türk-İslâm Sentezinin kuramsal mucidi olarak Aydınlar Ocağı, Türk İslâmı, ılımlı İslâm gibi unsurlar hatırlanmalıdır.

Başta da belirttiğim gibi Diyanet İşleri Başkanlığı devletin en temel ideolojik aygıtlarının başında gelir. Diyanetin işlevi ve Kemalist yapılanma içindeki meşruiyeti bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalara konu olmuştur. Türkiye’de Diyanet kurumuna mesafeli olan politik yapılar bile iktidar düzeyinde söz sahibi oldukları her seferinde, kurumun rollerini tekit etme konusunda her zaman ısrarcı olmuşlardır. Bu nedenle resmi muhalif söylemler üzerinden diyanetin varlığını açıkça tartışmak zordur. Hatta İslâmcı söylem de diyanetin resmi İslâm tezini güçlendirme azminde oluşunu sürekli hatırlatır ancak benzer şekilde İslâmi vurgusu belirgin olan hükümetler de Diyanetin varlığını tahkim etmekten öteye gidemezler. Aslına bakılırsa Diyanet gündelik hayattaki dinsellik formlarının düzenlenmesinde, dinsel meşruiyetin tanımlanmasına, dinsel yorum tekelini elinde bulundurmasıyla bir anlamda devletin dinsel aygıtlarının şematik düzeyde merkezini oluşturur. İmam Hatip Okullarından devşirilen insan malzemesiyle dinsel yaşamın modern hayatla uyumlu ve devlet pratikleri için zorunlu uygulamalarına da rehberlik eder.

Diyanet İşleri Başkanlığının Cumhuriyet’in tamamına yayılan rolü dini hayatın kontrolüyle ilgilidir. Devletin kendi hakikat nosyonunu tamamlayacak dinsel bir diskur arayışı karmaşık ilişkiler ağından süzülen Diyanet organizasyonuyla netleşir. Din modern Cumhuriyet’in referansları arasında yer almaz. Ancak dinin Türk laikliği içindeki konumu sürekli gözden geçirilir. Kemalist mutabakat arayışının uç noktaları olarak değerlendirilebilecek askeri müdahale sonrası demokrasiye dönüş süreçlerinde de Diyanet her zaman kendisine başvurulan bir kurum olma özelliğini korumaktadır. Zararlı dinsel cereyanların dışlanması ve yok edilmesinde, resmi söylemin sınırlarını sarsma özelliği taşıması muhtemel alternatif dini çıkışların reddedilmesinde, toplumsal düzeyde devlet gereklerini besleyici dinsel havanın oluşturulmasında Diyanet’in etkisi küçümsenemez. Burada gözden kaçırılmaması gereken asıl sorun Diyanet’e biçilen rolle ilgilidir; yoksa toplumsal gerçeklik dünyasında din konusunda gereken adımları atmak ya da yeterli bir hizmet prosedürünün nasıl gerçekleşeceğini tespit etmek değildir.

Aslında bu rolün artırılmasına ilişkin çabaların askeri yönetimlerle ilişkilendirilmesi yaygın bir kabul görmüştür. Gerçekten de 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden itibaren hemen her müdahalede ortaya çıkan hâkim strateji, Diyanetin Kemalist sadakatin bir parçası olarak din hayatındaki çizgi dışı oluşumları reddetme konusunda işlevsel olmasıdır. Bu 12 Eylül 1980 Askeri müdahalesinin akabinde doruk noktasına ulaşır. Ara dönem din politikalarının ana teması toplumun dini semboller kümesine olan bağlılığının farkında olmakla kalmaz bu ilişkiselliğin ciddi bir yönlendirilmesine de çalışılır (Subaşı, 2005).

Bu bağlantının ilginç örneklerinden biri de Aydınlar Ocağı’nın kuramsal düzeyde temellendirdiği Türk-İslâm Sentezi’ni devlete bir söylem önerisi olarak sunması ve bunu başarmasıdır. Gerçekten de genelde Türk sağının tarihsel düzeyde örtülü din politikasını biçimlendiren sentezleme kimliği dinle ilişkilendirme ve sentezleme çabası asıl formülasyonunu Aydınlar Ocağının çabalarında bulur (Aydınlar Ocağı, 1981). Türk İslâm sentezi politikaları 12 Eylül 1980 sonrası hazırlanan Anayasa’da da gizil bir tema olarak yerini alır. Böylece Türk toplumunu yabancı dinsel unsurlar karşısında kültürel düzeyde saflaşmaları sağlanacaktır, yanı sıra da etnik ve dinsel kültürün harmanlanması kurulu düzenin aygıtları arasına daha derin düzeyde yeniden katılan dine ciddi bir ağırlık verecektir.

Bu amacın gerçekleştirilmesi için başta Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin zorunlu hale getirilmesi gerekecektir. Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı 24. maddesinde (4. fıkra) “Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.” ifadesi yer alır. Devletin aykırı dinsel söylem ve pratiklere karşı öfkesi derindir. Bu amaçla Türk laikliğinin Diyanet’in varlığıyla delinen ilk uygulamalarını hatırlatacak şekilde Kemalist seçkinlerin diğer laik tepkileri de yanlarına alarak yürüttükleri ataklarda da sık sık ortaya çıktığı gibi zorunu din dersleri uygulaması çok kere farklı okumalara imkân verecektir. Alevilerin ya da gündelik hayatta herhangi bir dinsel inanca sadakat duymayanların tepkileri sık sık irtica kümelenmesine vurgu yapan itirazlara karışacaktır. Bu meyanda zorunlu din derslerini yetersiz görenler de mevcut haliyle yetinmek zorunda kalacakları politik gerilimlerden geçeceklerdir. Sonuçta din derslerinin zorunluluğunu dikte eden anayasaya bağlı kalınarak, diyanet-din dersleri ve imam hatip okulları üçlemesi pek çok açıdan devletin kendine özgü laikliğini takviye edecek birer aygıt özelliği taşıyacaklardır.

Sonuç olarak devletin dinsel olana ilgisi varlığını sürdürmektedir. Bu ilginin kökleri ve gelişimi verili bir dinsellik temasının iktidar talepleriyle eşgüdümlü olarak varlığını sürdürmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda çok partili yaşamın ister 1945-1960 dönemi olsun ister darbelerle sık sık kesintiye uğrayan 1960 ve sonrasındaki gelişmelerle olsun istikametini yer yer saptıran kimi çıkışlar zaman zaman öne çıksa da belirleyici olan ana tema, devletin din politikasının bir “din devleti” özleminden çok “devlet için din” yöneliminde netleşmesidir. Bu amaçlılık ise birtakım aygıtların kutsal devlet figürünün restorasyonu ve tahkimi için sürekli bir şekilde seferber edilmesini gerektirmiştir. Bu teyakkuz sürecinde, dinin kurumsal ve kuramsal tecrübeleri de ciddi bir mobilizasyon aracı olarak fiili desteğe dâhil edilmektedir.


(*) Türkiye’nin Azınlık Hakları Sorununa Vatandaşlık ve Demokrasi Eksenli Bir Yaklaşım Konferansı, Tesev-İstanbul, 9–10 Aralık. -2005-

   
Başlıklar: