GECİKMİŞ BİR KİMLİK TARTIŞMASI: EURO İSLAM

Euro İslam, bir kimlik projesidir. Batı’da yaşayan göçmen müslümanların taşıdıkları kimlikler, Avrupa temelinde “sorunlu” kabul edilmektedir. Bu kabulün özünde Doğu-Batı çekişmesi, geleneksel önyargılar, oryantalist bakış açıları ve gündelik deneyimlerin yarattığı çekişme alanları yatmaktadır.

Müslümanların Avrupa’daki kimlik sunumları, onların, karşılaştıkları pek çok sorunla ilişkili olarak gerçekleşmektedir. Arap, Türk, İran ya da Pakistanlı göçmenlerin farklı kültür ve siyaset perspektifleri içinde içselleştirdikleri gündelik hayat stratejileri, kendileriyle hiç de türdeş olmayan farklı tarihsellik ve politik tutumlarıyla muktedir olan Batılı hayat tarzlarıyla karşı karşıya gelmektedir. Bu çerçevede Avrupa İslamı, kendi içlerinde homojen bir yapı özelliğine sahip olmayan müslümanların Batı’da yarattığı/yaratabileceği problemler ekseninde geliştirilen reel bir kavramsallaştırma çabasıdır. Bu bağlamda kavram, müslümanların kendi toplumlarının gerçekliğini yaratmasından ya da onların geleceğine ilişkin bir projeksiyon arayışı olmaktan çok, dışsal bir tanımlama ve kuşatma havası taşımaktadır (Esposito ve diğ. 2003).

         Bir Garip Yabancı Olarak Göçmen

Genelde müslümanlar Batı’da yabancıdırlar ve mevcut koşullar, onların garipliklerinin her geçen gün daha da tartışılır kılındığı bir ilişkisellik içinde gelişmektedir. Birbirini tanıma ve ortak bir hayat stili geliştirme konusundaki karşılıklı talepler bile, her zaman hesapta olmayan engellerle karşı karşıya gelmekte ve hatta yok edilmektedir. Öyle ki demokrasi, çok kültürlülük, eşitlik, ötekini tanıma ve tolerans gibi verili yaşam stillerini zenginleştirecek bir değerler dünyası ve bu bağlamın ürettiği bakış açıları, İslam temelli toplumsal yapılanmaların kendine meşruiyet arayan ve yer açan talepleri söz konusu olduğunda kamuoyunda çok az kabul görme şansına sahiptir. Yaşam alanlarının örgütlenmesinde ya da yeni bir gerçeklik düzeyinin kabullenilmesinde düşünsel arayışların değeri hepten reddedilmiş ve tüketilmiş sayılmaz. Ancak ortaya çıkan pek çok örnek, müslüman toplumun kendi iradesiyle, özellikle referans ve aidiyetini reddetmek zorunda kalmaksızın, merkezi toplumla uyum içinde bir arada yaşama niyetinin sekteye uğradığını göstermektedir (Subaşı, 2005b). “Kimlikler korunarak Batı’yla özdeşleşilebilir mi?” sorusu giderek ütopik bir beklentiye dönüşmüş, hatta bu yöndeki uzlaşı noktalarına pek az dikkat edilmiştir. Sadece özel alanın sınırlayıcı dünyasında değil kamusal alanda da kabul gören bu kanaat, sonunda kimlik talepleri ekseninde kültürel ve dinsel vurguyu derinleştirme çabasından kaygı duyulmasını haklılaştırmakta, yanı sıra bütün bu sınır koyma çabası, Batılı yerleşik toplumun tarihsel önyargılarına devamlılık kazandıran bir tepkiselliğe yol açmaktadır. Sorun, ötekileştirme siyasetleri içinde rutinleşen dışlama, reddetme ya da dönüştürme çabalarıyla sürekli güncellenmektedir.

Göçmen müslümanlar artık Avrupa’dadır. Kendi köklerinden bir hayli uzaklaşmış sayılan görünümleri, kültürel karşılaşmaların yarattığı gerilimlerle ortaya çıkan yeni temellendirme arayışlarını devreye sokmaktadır. Müslümanların Batı’ya göç edişlerindeki özgünlük, bir din olarak İslam’ın somut bir kültürden kopması ve kendi köklerine bütünüyle yabancı bir dünyada elverişli yeni bir yurt edinmeye çalışmasıdır. Artık kurmaca da olsa müslümanların yeni kimlik beyanlarında belirgin olan ana tema, merkezi toplumun değerler dünyasından ayrışmayla somutlaşan bu gidişatı hem zihinsel hem de fiziksel alanda sürdürme niyetinin çekicilik kazanmasıdır. Kültürel kimlikler, toplumsal gerçeklik düzeyinde biz ve onlar ayrımının yapılmasını sağlar. Bu ayrımın sınırlarını da algılanan kimlikler, grup sembolleri, gruplar arası ilişkiler, kurumlar ve kültürel pratikler oluşturur. Grupların birbirlerini tanımlama süreçleri özellikle entegrasyon süreçlerinde daha bir önem kazanır; gruplar arası etkileşimde farklı olarak algılanış, “temel değerler”i ortaya çıkarır (Kümbetoğlu, 2001).

Ne var ki bu buluşma ve ayrışma zeminleri, karmaşık nedenlerle ilişkili bir şekilde, bir kaybediş olarak anlaşılmaya izin veren dejenerasyonla eş anlamlılık kazanmaktadır. Çünkü dinsel, dilsel ve daha geniş anlamıyla kültürel kodların hayatta daha içkin bir şekilde ortaya çıkması ve yeni epistemolojik yapının gerçekte ve gelecekte Avrupa kimliğini tehdit edecek uzanımlara sahip olduğu çoktan iddia edilmeye başlanmıştır (Karlsson, 1996).

Bu nedenle göçmenler hep yabancıdır (Krş. Simmel, 1971). Aslında yabancı buraya ait olmayandır. Yerleşik olan açısından bakıldığında yabancı tamamıyla tuhaftır. Çünkü normal olan buralı olandır, burada olandır. Burada olmak zihinsel ve bedensel olarak normal olmanın temel ölçütüdür. Yabancı kendi varlığını koruma ısrarını sürdürdükçe, onun garipsenmesi daha da artacaktır. Yabancılığını en aza indirtecek belki de tamamen ortadan kaldırtacak tek şey olabilir: O da buradakine benzemek ve bununla yetinmeksizin de hem fiziksel hem de zihinsel düzeyde burada kalmaktır. Hiç kuşkusuz bütün bu ikamet süreci, her zaman bir iradenin sonucu olarak gerçekleşmez. Politik tutumlar, kültürel dejenerasyon, yabancılaşma, kimlik kaybı gibi faktörler de bu transformasyonu perçinler (Bilgin, 1994). Bütün bunlar da melezliği, öykünmeyi ve kompleks arayışları açığa çıkaracaktır. Göçmen, buradakine benzeştikçe eski bağlarının yarattığı her tür referanstan kopacak, burada kaldıkça da aidiyetiyle hesaplaşacak ve onu temelden inkar etmek zorunda kalacaktır. Onun durumu bir anlamda âraftakinin halini hatırlatır (Yumul, 2003). Bu formülasyonun tasarlandığı gibi devam edebileceğinden ya da mevcut sonuçların gerçekte her zaman söz konusu öngörüleri haklı çıkaracağından söz etmek, göçmen müslümanların Avrupa deneyiminden yola çıkıldığında pek fazla mümkün görülmemektedir. Öte yandan bir yabancı olarak göçmenin verili kültüre dahil olması, karşı kültürün de onu kabul etmesini, kendisine kucak açmasını, süreç içinde de yabancıların varlığının özümsenmesi ve hakim topluma entegre edilerek değişmesini gerekli kılar. Ne var ki kültürel karşılaşmalar, her zaman kendi aidiyetini vurgulayan, referans önceliklerini sürekli canlı tutan çatışma alanlarının çokluğuyla hatırlanmaktadır (Kümbetoğlu, 2001). Bu bağlamda müslüman göçmenlerin sömürgeci bir ilişki sisteminin açtığı dehlizlerden geçerek, ya da tamamen maddi anlamda yaşam kavgasının gereklilikleri içinde Avrupa’ya gelişlerinin ortaya çıkardığı sorunlara dikkat etmek gerekir.

Hangi ülkeden gelirlerse gelsinler, erken dönem göçmenlerin müktesebatında var olan dinsel ve kültürel öğeler, ancak verili toplumun kıyısında kalmak önkoşuluyla korunabilirdi. Ayrıca göçmenlerin istekleri lokal düzeydeydi ve farklılıklar içerdiği de pek söylenemezdi Göçmenlerin geleneksel cemaat ilişkilerini Batılı ölçütlerden hareketle yeniden inşa etme çabaları, sınırların iç içe geçmelerine paralel olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Kalıcılığın netleşmesi, bulunduğu ülkenin yurttaşı olma imkânının var ettiği projeksiyonlar, çocukların hangi dünyaya ait olacağı, onları eğitim ve öğretim sorunlarının kimlik bileşkesini parçalayıp parçalamayacağı gibi bir dizi sorun, yeni örgütsel açılımlara hayati rol yüklenmesine yol açmıştır. Bir yabancı olarak göçmen bir yanıyla içinde yaşadığı topluma dahil olmak, bir yanıyla da bu dahil oluşun gerektirdiği kayıpları yaşamak zorunda kalmaktadır (Günay, 2003). Bu bağlamda bir Türk göçmeni için yeni yaşama alanlarında kurgulanması gereken bir kimliğin anlam kaybını en aza indirecek bir donanıma sahip olmasını istemektedir. İç içe geçmiş kimlikler içinde din, çok kere etnik bir vurguyla da özdeşleşerek ilginç bir sunuma dönüşmektedir. Nihayet Arap ya da Türk olmakla müslüman olmak hiç de imkansız sayılmayacak ortak algı kalıplarına yol açmaktadır.

Avrupa’da yaşayan müslümanlar ne etnik ne de kültürel açıdan türdeş sayılırlar. Batılı olmayan müslüman nüfus kendi içinde farklı etnik ve kültürel referanslara sahiptir. Bu çeşitlilik, içinde Arap, Türk, İranlı ya da Berberi gibi etnik bileşenleri taşıdığı gibi, aynı şekilde politik ayrışmaları da içine alır. Avrupa’da bizzat bu topraklarda doğup büyüyen ancak tercihini dinsel anlamda İslam’dan yana yapan, sayıları azımsanmayacak derecede artan bir orana sahip olan Batılı müslümanlar da yer almaktadır. Ayrıca geçmişinde sömürge olmuş ya da bu deneyimi hiç yaşamamış ülkelerden gelen göçmenlerin hayat tarzları da dikkat çekici bir dinsel referans kümesine sahiptir. Bu bağlamda örneğin Kuzey Afrikalı Arapların ya da Berberilerin göçmenlik durumlarıyla, Türk ya da İranlıların durumlarını karşılaştırmak şaşırtıcı sonuçlar verecektir. Göçmenlerin çoğu için ekonomik açıdan gerekçelendirilmiş bir statü arayışı hâlâ belirleyiciyse de bu bağlama özellikle eklenmesi gereken, politik mülteci akınının da unutulmaması gerektiğidir. Müslüman dünyasında yaşanan kimi sorunlar ya da bu bölgelerde öne çıkan insan hakları ihlallerinin yıldırdığı pek çok kişi, Avrupa’da kendi çıkarları açısından korunaklı sayılabilecek bir alana geçiş yaptığını düşünmektedir.

Müslümanlar için bir politik ya da stratejik bir niyete bağlı kalarak Avrupa’yı fethetme niyeti ve bu niyetin finali, Batı’da İspanya üzerinden Endülüs Müslümanlarının taarruzlarıyla Doğu’da da Viyana üzerinden Osmanlı’nın muhasaralarıyla sona ermiştir. Bu atakların sonunda birer metafor düzeyinde kalmaksızın Doğu’yla Batı arasında sınırlar, hem medeniyet hem de dünya algısının farklılaşması karşısında iyice açıklığa kavuşmuştur. Başlangıcından beri Müslümanlarla Batılılar arasındaki ilişkilerin tarihi, çok katmanlı ve karmaşık politik ilişkiler ağıyla şekillenmiştir. Artık 19. yüzyıl itibariyle günümüze değin müslüman politikalarında Avrupa’yı ele geçirmek ya da fethetmek bir irade olarak da entelektüel bir tasarım olarak da söz konusu değildir (Canatan, 1990; Chéref-Khan, Lemaire, 2003).

Müslümanların modernleşme dolayımında Batı’ya ilişkin tahayyülü, özellikle sömürge dünyasından hareket edildiğinde öykünme ve erişme duygularıyla ancak açıklanabilir. Müslümanlar, Batı’ya sadece ülkelerinin Batıcı politikalarıyla sınırlı kalan bir erişim çabası içinde değillerdir. Gelişen süreçler, tarih ve medeniyet algısındaki dönüşümler, Batı’yı merkeze Doğu’yu ise periferiye kaydırmıştır. Bu bağlamda Batılı olmayanlar açısından Avrupa iflah olmaz bir tutkuyla bağlanılan bir özlem alanına dönüş(türül)müştür (Yeğenoğlu, 1995). Doğallıkla bu duygunun pekiştirilmesinde sömürgeci deneyimler kadar koloniyal yapılanmalar ve Batıcı elitin ürettiği politik manevralar kadar, yine Batıcı düşünür ve politik aktörlerin gizli ya da açık yönlendirmeleri de etkili olmuştur. Bugün Batı, modernlik ve laiklik kavramlarını ulusal ve uluslararası ölçekte, birer sahici ölçüt olarak kabul etmektedir. Batı’yla temasa geçen erken dönem müslüman seçkinlerinin, makulleştirilmiş bir Batılılaşma projesi etrafında gerekli prosedürün takipçisi olabilecek aktörleri devreye soktuklarına sıklıkla tanık olunmuştur. Örneğin Osmanlı toplumunda sürekli değişimin motor dinamikleri, Avrupa’ya gönderilmiş öğrencilerin kazanımlarıdır. Aynı durum Mısır, İran ya da Hint Alt Kıtasında, ümmet yapısı gitgide çözülmeye başlayan müslüman topluluklar için de fazlasıyla gerçekçi bir durumdur. Batı açısından özellikle sömürge topraklarındaki Müslümanların muhayyilelerinin dönüştürülmesi ise apayrı bir niyeti yansıtır. Bu ilişkiler ağı, oryantalizmin talepkarlığıyla ilişkili olarak verili coğrafyayı mekansal olandan zihinsel olana doğru dönüştürmeyi zorunlu kılar (Kepel, 1995, Roy, 2003).

Gurbet: Diaspora Algısı ve Getto

Aslında Batı’yla zihin yorucu karşılaşmalar küreselleşme dolayımında daha da dikkat çekici bir ivme kazanır. Savaşlar, politik ve ekonomik gerilimler, mevzileri karşılıklı olarak güçlendirmeye yol açar. Çünkü çatışmalar, aslında birer pekiştirici ve takviye edici rollere sahiptir. Ancak müslümanlar nezdindeki tipik ve kritik karşılaşmalar bizzat göç aracılığıyla oluşmuştur.

Göç literatürü pek çok kavramı gündeme getirmiştir. Bunlar arasında en iyi bilineni ve en sık tekrarlananı asimilasyon ve entegrasyondur. Bu kavramların mekansal göstergeleri arasında ise diaspora ve getto kavramları yer almaktadır. İster soyut ister somut düzeyde olsun göçmenin, söz konusu kavramlarla ilişkilendirilen bir pazarlığa, mutabakat ya da çekişmeye kaynaklık edebilecek temel örüntüleri, daha çok medeniyet, kültür ve kimlik etrafında belirginleşir. Kimliklerin iç içe geçmesi, melezleşmeye yol açar. Melezlik ve melezleşme, kültürel kategorilerin aşıldığı ve altüst edildiği çoklu ve akışkan kimliklere ve kimlik süreçlerine atıfta bulunur (Yalçın-Heckmann, 2003). Karmaşık güzergâhlardan geçilerek kimliklerin kaynaşması, artık yeni bir şeyle karşı karşıya gelindiğini gösterir. Göçmenin kendi toprağından ya da yerleşim yerinden ayrılması, onu sadece mekânsal dünyasından koparmaz. Böylelikle o, aynı zamanda, bellek ve tahayyül dünyasından da uzakta kalma sorunu yaşar. Bir ihtimal, koptuğu dünyanın bundan sonra, belki zihinsel olarak ancak yaşanabilir olmasıdır. Bu ise bir yeni durum olarak diaspora kavramını gündeme getirir (Dufoix, 2003; Chantal, 1997). Kurmaca bir vatan, sürekli işlenen bir bellek, kendini bir gettoya hapseden kimliğin sahici bir yurdu olabilir mi? Gerçekte soru(n) bu minvalde gelişmektedir.

Bu ve benzeri kavramların izini müslüman tahayyülünün sınırlarına dikkat ederek ele almak gerekir. Müslümanların dış dünya algısı kendi terminolojilerinde Darü’l-İslam ve Darü’l-harb kavramlarıyla ifade edilir. Darü’l-İslam, İslam’ın dinlerarası ilişkiler kuramında, müslümanların kendi dünyalarını muhkem bir şekilde hayata geçirdikleri, yaşam alanlarının bilişsel güvenliğini ifade ederken Darü’l-harb, tam tersi bir durumu ifade eder. Darü’l-ahd, Darü’l-eman kavramları ise daha spesifiktir ve müslüman dünya görüşünün çerçevelediği bir anlam haritası içindeki özel durumlarla anlam kazanmaktadır. Bütün bunlar başka diğer kavramlarla birlikte müslümanların diğer din ve toplumlarla olan ilişkilerini tanımlamaktadır (Ebu Süleyman, 1985; Özel, 1998).

Genel olarak bir müslüman için, İslami terimlerle düşünüldüğünde, müslüman olmayan bir toplum içindeki hayatın, çok özel zorluklar ve sorunlar yarattığı görülür. Hatta geleneksel-dinsel kabullerden hareket edildiğinde bir müslümanın yapması gereken, mümkünse müslüman olmayan toplumu terk etmesidir. Çünkü “gayrimüslim” bir ortamdaki gündelik hayat içinde İslam’ın formel bir kurumsal rol oynaması hemen hemen imkansız hale geleceği gibi yanı sıra Batı içindeki İslamın da büyük bir olasılıkla daha “seküler” bir şekle bürünmesi söz konusudur. Yani hükümetinden ve toplumsal kurumlarından ayrı düşecek; toplumu kapsayan bir dizi yasa olmaktan uzaklaşıp, bir kişisel iman ve davranış ifadesi olma yönünde evrim geçirecektir (Fuller, Lesset, 1996).

Ancak burada dikkat çekici asıl nokta müslüman toplumların, göçmen birer topluluk olarak Batı’yla temas etmelerinin teorik İslam literatüründen çok kültürel İslam kataloğundan beslenen bir bilgilenme alanı yaratmış olmasıdır. İslam fıkhının temel kavramlarının günümüzde uluslararası ilişkiler düzeyinde kullanıldığından söz etmek mümkün değildir. Gündelik yaşama ilişkin kabuller, devlet organizasyonları müslüman toplumlarda bile, İslami referans ağını aşındırmıştır. İslam’a başvurulduğu her seferinde genellikle yapılan geçici bir meşrulaştırım aracı olarak ona ihtiyaç duyulmasıdır. Dolayısıyla aslolan, dinsel bir açıklamaya ihtiyaç duyulmasıyla sınırlıdır. Bu değerlendirme, Batı’da değişik koşullarda yaşayan müslümanların dinsel kimliklerini ve yaşama tarzlarını açıklamak için hâlâ anahtar olabilecek muhkem bir çerçevenin gerçekte yok edildiğini göstermektedir. Gerçekten de fiili durumun sıklıkla açığa çıkardığı fenomenolojik gelişmeleri artık dinsel bir terminolojiyle ifade etmenin ciddi kargaşalar yarattığı söylenebilir. Buna karşılık, gerçekliği seküler bir kavram setiyle açıklamak oldukça revaçtadır. Artık Darü’l-İslam’ın dışında kalan müslümanların nasıl tanımlanacağı esaslı bir terminolojik sorun yaratmaktadır. Bu bağlamda onların birer cemaat olarak mı ya da ümmet olarak mı tanımlanacakları muğlaktır. Yanı sıra muhacirlik ve hicret de dinsel ağırlığını yitirmeye başlamıştır. Bir müslümanın hicreti hiç kuşku üretmeyecek şekilde müslüman fıkhında tanımlanmıştır. Hatta hicretin de bir hukuki veçhesi hatta bir ibadet tarafı vardır. Bugün “yurt dışına” göç etmiş değişik uluslardan müslümanların göç ediş formasyonlarını ve oradaki varoluş kaygılarını İslam hukukunun kavramlarıyla açıklamak derin zorluklar taşımaktadır. Aksine geçerli olan modern sosyal bilimsel kavramlardır. Bu bağlamda Batı’da müslüman ifadesi de somut olarak bir mümine işaret etmemekte, yeni etnik bir kimliğin göstergesi haline gelmekte ve tam da göçmen işçilerin torunlarını sınıflandırmak için Batı pazarında geçerli olan kimlik kategorilerini yansıtmaktadır (Roy, 2003). Ancak yine de birkaç yıldır, Batı da yaşayan müslümanların fiili durumlarını İslami perspektif içinde ele alma yönünde ciddi birtakım atakların varlığını da unutmamak gerekir. Ne var ki dinsel terminolojinin yeniden, varolan ilişkilerin yarattığı durumları tanımlamaktan çok, yeni bir açımlı gelenekle irtibatlandırmak için kullanıldığını da belirtmek gerekir. Esasen bu atılımlar Avrupa İslamı tartışmalarını yoğun bir şekilde gündeme taşıyan temel faktörler arasında yer almaktadır.

Nitekim merkeze ulaşma, müslüman görünürlüğünü anlamlandırma çabasındaki ısrar, göçmen nüfusun genişlettiği iktidar alanlarından duyulan genel tedirginlik, kültüre, bileşenlerine, kimliğe ve donanımlarına vurguyu artıran bir çaba Avrupa temelindeki karar mekanizmalarını kaygılandırmaya başlamıştır. Bu bağlamda Avrupa İslamı yeni bir kimlik tasarımı olarak ele alınmaktadır. Avrupa’da yaşayan Müslümanların bireysel ve toplumsal deneyimlerinden, Batılı politik strateji ve argümanlar içinde şekillenen kurgulara kadar pek çok anlamla ilişkilendirilebilecek Avrupa İslamı, gerçekte farklı bir siyasal konseptin ürünüdür.

Tartışma

Avrupa’da Müslümanların varlığını Batılı değerlerin geleceği açısından birer tehdit olarak algılayanların nüfuz alanları giderek genişlemeye başlamıştır. Özellikle son yıllarda küresel düzeyde artan terör ve tedhiş olaylarını İslam’la ilişkilendirme konusundaki uluslararası kampanya etkili olmaktadır. Buna karşılık Batı’da yaşayan Müslümanların kimlik taleplerinin ortaya çıkardığı kapsamlı arayışlar da, bir siyaset terkibi olarak “Avrupa İslamı”nı fonksiyonel kılmıştır.

Bu gelişmelerin ülkemiz için önemi ise daha da belirgindir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yaptığı müracaattaki kararlılığı etrafında, Türkler üzerinden Doğu-Batı, ya da İslam ve Hıristiyanlık gibi Batı değerlerinin modern referans kümesinde açıkça yer almayan kimi öğeleri de yeniden hatırlanmaya ve tartışılmaya başlanmıştır. Bu çeşitliliğin belirginleştirdiği kaygılar ise, “Avrupa İslamı”nı (Euro-İslam) yeni bir güvenlik konsepti olarak gündeme getirmiştir.

“Avrupa İslamı”, Avrupa kimliği ekseninde tasarlanan bir projedir. Birlik üyesi ülkelere göç ya da başka yollarla gelen müslüman toplulukların, referans ve aidiyet düzeyindeki önceliklerinin gözden geçirilmesine vurgu yapan, bu çerçevedeki arayışlarla özdeşleşen oldukça çeşitlenmiş farklı eğilim ve stratejileri içerir. Müslümanların Batılı bir evren tasavvuru içinde nasıl bir biçim almaları gerektiği konusundaki entelektüel, akademik ve politik tartışmaları simgeleyen ve Batılı bir özden kaynaklanan “Avrupa İslamı” kavramı, “Alman”, “Fransız” ya da “İngiliz İslamı” vs. projelerinin de toplu bir ifadesidir. Ağırlıklı olarak kavramla asıl vurgulanmak istenen, Avrupa özelindeki İslam temelli oluşumların, Batı merkezli ve Batılı tarzda şekillen(diril)mesidir.

İslam’ın sabit bir coğrafya ya da verili bir kültürle bağdaşık bir tarzda algılanması, müslümanlar arasında tatminkâr bir açıklama biçimi olarak kabul edilmez. Bu bağlamda ne Arap ne Türk ne de İran İslam’ından söz edilebilir (Subaşı, 2005a). “Avrupa İslamı” kavramı da aynı hassasiyet içinde reddedilir. Bununla birlikte müslümanların, bulundukları yerlerin kültürel gerçeklikleriyle temasa geçmelerinin bir sonucu olarak, yerel düzeyde bir müslümanlık tarzlarının olabileceği ise izahtan varestedir.

Aslında Avrupa İslamı kavramıyla iki yönelime gönderme yapılır. Birincisi, Avrupa orijinli Müslümanların kendi kültürel aidiyetlerinden beslenen yönelimlerini, siyasal ve entelektüel çıkarımlarını gözetir. İkincisi ise daha belirleyicidir ve ağırlığını müslümanların oluşturduğu bir göçmen dünyasında, kimliğe Batılı bir müdahaleyi öngörür. Müdahalenin temel parametreleri geleneksel bir referans ve aidiyeti içselleştiren İslamlığı, Batılı değer dünyasıyla ilişkilendirmeyi öngörür. Dahası Avrupa İslamı’yla tasarlanan kültürel envanterinden yalıtılmış yeni bir formatta, Batılı bir İslam tasarımıdır. Hiç kuşkusuz bütün bu öneriler Doğu Batı gerginliği, radikal İslam, fundamentalizm gibi korkular etrafında oluşan kaygıların politik dışavurumunu yansıtmaktadır.

Hangi gerekçeyle olursa olsun Batı’da bulunan ve Avrupalı olmayan bir dinsel/etnik kökten gelen müslüman göçmenlerin mevcut yönelimlerini “Avrupa İslamı” kavramı etrafında tanımlamak oldukça güçtür. Aslında olması beklenen, müslümanların, Avrupa’da da, söz konusu ülkelerin gündelik hayat gramerine aşina bir İslami söylem üretmeleridir. Bu durum, Batı koşullarında kültürel anlamda pek çok sorunla karşı karşıya gelen müslüman göçmenler arasında çok az tartışılmaktadır. Bu bağlamda “Avrupa İslamı”, ne Batılı ne de göçmen olan müslümanların dinsel bakış açılarını yansıtır. Örneğin bu kapsam içinde yer alan “Alman İslamı” ya da “Fransa İslamı”yla vurgulanmak istenen, bu bölgelerde yaşayan müslümanların yaşadığı ve içselleştirdiği İslam olmadığı gibi, söz konusu ülkelerin coğrafi-kültürel bağlamlarıyla kendini somutlaştırmış bir İslam da değildir (Hamuroğlu, 2001; Tibi, 2003; Tietze, 2003). Ancak yine de karşılaşma, temas ve diyalogların beklenmedik formlarıyla şekillenen göçmenlerin müslümanlık tarzlarında, her bir müslüman için zenginleştirici sayılabilecek alışılmadık deneyimlerden de söz edilebilir.

Avrupa’da değişik sosyo-politik dinsel yaşam alanlarıyla karşı karşıya gelen müslüman nüfusun, bu bölgelerde belirginleştirdikleri dinsel eğilim ve tutumlarının, kültürel aidiyetlerini besleyen kök paradigmalarıyla aynı yönde işlemesi mümkün değildir. Kök paradigma, belli bir geleneğin içinde şekillenen, coğrafya, dil, sembolik sermaye gibi kültür bileşenleri aracılığıyla içselleştirilen yeni yönelimleri kuşatırken; müslüman göçmenler Batılı ortamlarda, kendi dinsel ve kültürel orijinleriyle ilişkilendirilmeleri imkansız bir şekilde, sekülerliğin tüm değerlerini gündelik hayatta teneffüs etmek zorunda kalmaktadırlar (Ramadan, 1999; Geffré, 2001; Roy, 2000). Hatta bu durum, İslam’a girmiş bir Avrupalı mühtedinin bile dinsel yönelimlerini, çok kere Arap, Türk ya da diğer kadim müslüman topluluklarının kültürel envanteriyle sıkı bir temasa sokmasını gerektirmekte, hatta zorunlu kılmaktadır.

Avrupa İslamı çerçevesinde müslümanların, bir kişisel inanç ve kültürel tercih olarak İslam’a olan bağlılıklarının altı çizilirken, bir yandan da Avrupalıların toplumsal olarak izin verdiği ölçüde Müslümanların tam anlamıyla Avrupa toplumu ile bütünleşmesi anlamına gönderme yapılmaktadır. Bunun alternatifi olarak öne çıkarılan tehdit alanı getto islamıdır. Bu ise Avrupa toplumu içinde ayrılıkçılık temelinde İslami bir toplumu, hatta onun din esasında dayatılmış toplumsal reçetelerini yeniden hazırlama amacını güder. (Fuller, Lesset, 1996).

Kısaca söylemek gerekirse “Avrupa İslamı”, müslümanların, merkezinde özne olarak yer aldıkları bir tanınma siyasetinden ya da Batı’da geliştirdikleri yeni bir dinsel perspektiften çok, bizzat müslüman göçmenlerin varlığını ve yönelimlerini esastan bir problem üreteci olarak gören, topyekûn “Avrupa ruhu”nun korunma reflekslerini, endişeli arayışlarını ve uygulanabilirliği tartışmalı olsa da ciddi bir teknik siyaseti içerir. Söz konusu olan, birlik ülkelerinde her geçen gün daha da belirginlik kazanan bir toplumsal katılımın, müslüman görünürlüğü ve yönelimleri hakkında varolan muğlaklığın aşılmasıdır. Dahası burada vurgulanan, “gelinen” şu ya da bu ülkenin ulusal politikalarıyla eşleşmesinden tedirgin olunan dinsel ya da etnik bir referans kümesinin doğurabileceği sorunları halletmek ve bu yöndeki arayışlara yön veren perspektiflerden hareketle derinlikli projeksiyonlar geliştirmek, bu amaçlar için de seferber olmaktır.

Gerçi bu “hesap” da Avrupa genelinde ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye farklılık gösterir. “Avrupa İslamı” kavramı etrafındaki tartışmalar, içerisinde kayda değer bir göçmen müslüman nüfus barındıran Batılı ülkelerin, özellikle yeni bir Avrupa kimliği etrafında toplanmaya çalışan birlik üyelerinin her birinde, farklı sosyo-politik talep ve sorunların yarattığı gelgitlerden beslenen argümanlarla yoğrulmaktadır (Kalın, 2003). Proje farklı bağlamlarda, reel-politik beklentiler ve stratejiler içinde tartışılmaktaysa da, gerçekte arzulanan, Avrupalı bir İslam’ın Müslüman göçmenler arasında ortak bir üst kimliğe yataklık edecek şekilde yeniden inşa edilmesidir. Yine de sınırların net olarak belirlendiğinden söz etmek zordur ancak bu kavramla bugün açıkça, sayıları sekiz milyona yaklaşan ve farklı referans ve aidiyetlerle tanımlanan genel müslüman nüfusun yepyeni bir kimlik etrafında şekillenmesi amaçlanmaktadır. Artık “Avrupa İslamı”yla, Batı kimliği temelinde bir din olarak İslam’a, modern bir kapsam, Batılı bir anlam ve seküler bir içerik kazandırılacaktır. Bu bağlamda pek çok bilim adamı, politikacı ve entelektüel, gündelik gerçeklik düzeyini zorladığını düşündükleri İslam hakkında ya da dinsel ve etnik ayrışmayı körüklediğinden emin oldukları kültürel sızmalar karşısında, bütün bunların en azından kontrol edilebilir bir sınırda tutulması yönünde birtakım stratejiler geliştirilmesinin gerekliliğine vurgu yapmaktadırlar. Böylece müslümanlar tasarlanabilir, tanımlanabilir, planlanabilir ve dönüştürülebilir bir nesne olarak görülmektedirler.

Yerel-bölgesel faktör ve eğilimlerden hareket edildiğinde; örneğin İslam’ın, Almanya’da göçmen Türkler üzerinden Avrupalılaştırılmasına ilişkin politikalar izlendiğinde, bu çerçevede genel-geçer düzeyde kabul gören yönelimlerin altında yatan asıl kaygı kolayca fark edilir (Rigoni, 2001; Tietze, 2000). Göçmen sorunuyla özellikle Türkler sayesinde ve onlar üzerinden muhatap olan Almanya’nın, dinsel ve etnik bir kargaşaya yol açtığını düşündüğü işçi göçünün ortaya çıkardığı gerilimleri aşmak için zorunlu saydığı entegrasyon politikaları, diğer Avrupa ülkelerinde de aynı düzey ve hassasiyetle ele alınmaz. Ne var ki aynı fikriyatın değişik form ya da kalıplar içinde, Fransa’da, İngiltere’de, Avusturya ya da Hollanda’da da farklı gerekçelendirmelerle dillendirilip gerekçelendirildiğine sıkça tanık olunur.

Hiç kuşkusuz bu konudaki perspektifler de tam bir çeşitlilik gösterir. Bütün bunlarda ortak olan ana tema, “Avrupa İslamı”nın gerçekte tüm Avrupa ülkelerindeki “göçmen” müslüman topluluklarının yeni toplumsallıklarını kapsayacak şekilde tanımlanması ve onları daha geniş bir çerçevede Batılı kılmayı önceleyen bir konseptin oluşturulmasıdır. Böylece “Avrupa İslamı”ndan beklenen de, bu kavramsallaştırmaya uygun olarak, türlü kültürel, etnik, dinsel ve politik yönelimlerin Batılı bir öze eklemlenmesinin sağlamasıdır (Tibi, 2000). Sonunda sınırları belirlenmiş bir çerçeve içinde artık “Alman İslamı”ndan ya da “Fransa İslamı”ndan söz etmek imkan dahilindedir. Yine de ülkelere yapılan vurgunun temelde mevzii politik bir yönelime işaret ettiğine dikkat etmek gerekir.


* Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

   
Başlıklar: