SIRRI FÂŞ EYLEMEK:

ALEVİ(LİK) ARAŞTIRMALARINDA YÖNTEM SORUNLARI (*)

            Alevilerin ciddi anlamda fark edilişleri Cumhuriyet’in kazandırdığı modern açılımlarla ilişkilidir. Alevilerin Selçuklu-Osmanlı yönetimi içindeki tarihsel konumlanışları, genellikle bir dışlanmayla özdeşleştirilmiştir. Öyle ki bu bağlam, her zaman Alevilerin kendilerini gizlemelerini, periferide bir sır topluluğu olarak yaşamlarını sürdürmelerini zorunlu kılmıştır. Cumhuriyet ise, kendi ideallerinin somutlaşmasında Alevileri, enerjisinin işlevsel bir kaynağı haline getirmede dikkate değer bir stratejiyi sürekli canlı tutmuştur. Hatta Alevilerle Cumhuriyet arasındaki bu ilişkisellik, sadakatlerini açığa vurmada sık sık bir açıklama ihtiyacına yol açmıştır.

Görünürlüklerinin artması Cumhuriyet’in kuruluş dinamizminden beslense de gerçekte Alevilerin açıkça fark edilmesi oldukça yenidir ve içinde bir dizi sıkıntılı deneyimi taşımaktadır. Yanı sıra bu ortaya çıkışın bilişsel düzeydeki boyutları, hâlâ tartışmaya açıktır. Alevilere ilişkin akademik araştırmaların toplu bir sunumunun da göstereceği gibi, bu konuda üretilen çalışmaların Aleviliği ne düzeyde açığa çıkardığını tespit etmek şimdilik güç görünmektedir.

Alevilik geleneksel bağlamından hareketle ele alındığında bir “sır cemaati”dir ve varoluşuna her zaman bir gizemlilik katan duruşu, Cumhuriyet’in ortaya çıkardığı yeni konseptler içinde hızla çözülmüştür. Kuşkusuz bu açıklık, modernleşmenin türlü bileşenleriyle derinden ilişkilidir ve bugün bir Alevi modernleşmesinden söz etmek açıkça mümkündür (Subaşı, 2002). Artık modern vizyon, farklı Alevilikleri, farklı Alevileri görünür kılmıştır. Ancak bu durumun, yeni bir varoluş kaygısıyla şekillenen Aleviler için ne gibi fırsatlar yarattığını anlamak hâlâ güçtür.

Alevilerin ne olduklarına, nasıl bir yaşama desenine sahip olduklarına, dinsel ve kültürel bağlamlarının nasıl oluştuğuna hatta nasıl geliştirilip korunabileceklerine ilişkin bilgiler oldukça zayıftır. Gerçi Alevilik, giderek daha derin bir gerçeklik düzeyi üretmeye başlamıştır ancak bu fenomenin sosyal bilimsel incelemelerdeki yetersizlikleri hâlâ belirleyicidir. Kuşkusuz bu durum, esaslı bir yöntem sorunuyla temelden ilişkilidir.

Alevilik konusundaki yetersizliklerin çoğu yöntem eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Aleviliği olabildiğince doğru anlamayı mümkün kılacak bir yönteme olan ihtiyaç, popüler olanın yarattığı heyecan içinde gereksiz görülmüştür. Oysa Alevi araştırmacı İsmail Engin’in de belirttiği gibi (1999), söz konusu incelemelerde doğru ve geçerli bilgilere ulaşabilmek, onları bilimsel anlamda doğru ve geçerli bir şekilde değerlendirebilmek için, yöntem ve yaklaşım sorunlarını aşmak veya en aza indirebilmek gereklidir. Bu çerçeveden bakıldığında Alevilik araştırmaları Engin’e göre daha yolun başında bile sayılamaz. Kuşkusuz yöntem ve yaklaşım, her şeyden önce,

“doğru-geçerli bilgiye ulaşabilme, onu toplayabilme ve değerlendirebilme, irdeleyebilme sorunudur. Araştırmacı, burada insan-topluluk-toplum, mekân ve zaman faktörlerini göz önüne alarak ne, nerede, ne zaman, neden/niçin, ne kadar, nasıl sorularına cevap aramaktadır. Alevilik ve Bektaşilik üzerine yapılan çalışmalarda, genelde bu faktörlerin ve soruların herhangi birisinin, ikisinin ya da daha çoğunun hesaba katıl(a)madığı veya dikkate alın(a)madığı görülmektedir” (Engin, 1999).

Bu eksikliklerin giderilmesi konusunda öncelikle soğukkanlı bir analiz çabasının ortaya çıkmasını beklemek gerekecektir. hâlâ Alevilik araştırmaları siyasi, ideolojik ve savunmacı bir retoriğin kuşatmasını yarabilme şansını ele geçirememiştir. Aleviliğin belli bir siyaset çerçevesi içinde kendine bir yol bulmasının garipsenecek bir yanı yoktur. Sorun gündelik ilginin yarattığı algılama tarzının kolayca ortaya çıkardığı işlevsel bir yöntemin her zaman sığlaştırıcı yönünün hesap dışı edilmesidir.

Vorhoff, Alevi yayınlarını irdelediği çalışmasında (1999: 54), bu duruma dikkat çekmekte ve

“fakat, her şeyin ötesinde, Aleviliğe yeni bir ilgi duyulmasına yol açan toplumsal-siyasi koşullar, duygusallıktan daha uzak yaklaşımların ve bulgularla desteklenen, uzun vadeli incelemelerin ortaya çıkmasına pek izin verecek nitelikte değildir. Alevi uyanışı sırasında, Sünniler ve Aleviler, birbiriyle ilişkili olarak, Alevilik ve Bektaşilik hakkında çarpıtılmış görüşler olarak algıladıkları bilgileri düzeltmeye çalışmışlardır. Bu süreç, henüz gerçek bir diyaloğa dönüşmemiştir”

demektedir.

Popüler Çalışmalar

Aleviliğe ilişkin çalışmalar hızını, kamuoyuna mal olan tartışmalardan almıştır. Aleviliğin Cumhuriyet Türkiyesindeki varoluş teması çok partili dönemin kendine özgü dışa açılma politikalarının açtığı zeminde gelişse de gerçekte ciddi bir fark edilişin ‘70’li yıllarda belirginleştiği söylenebilir. Genel toplum nezdinde Aleviliğin kendini izhar edişinin temel mihveri, (Türkiye) İşçi Partisi (TİP) deneyimi bir kenarda bırakılırsa öncelikli olarak Türkiye çapında ortaya çıkan bir dizi gerilimde açığa çıkan karşılaşmalarda içkindir. Kahramanmaraş, Sivas ve Çorum’da ayyuka çıkan bir dizi olay, varlığı öteden beri zıt bir karşılaşmada kullanılmak üzere hazır bekletilen bir toplumsal tazyikin sınırlarını açığa çıkarması açısından her zaman önemli olmuştur.

Kamuoyu, Aleviliği demirbaş bir sorun olarak ele almakta her zaman ısrarlı olmuştur. Sünni çoğunlukla Alevilerin, bir müzakereye imkan vermeyen perspektifleri ele alındığında ortaya çıkan sonuçlar, tümüyle farklılıklar üzerine inşa edilebilecek özgül niteliklere sahiptir. Marjinallikten, mazlumluğa, heterodoksluktan senkretikliğe kadar türlü adlandırmalarla buluşturulan Aleviler gerçekte de değişken bakış açılarının etkisine açık bir bünye havasındadırlar. Bu tanımlamalar Alevileri her zaman birebir yansıtmaktan tabii ki uzaktırlar. Buna bağlı olarak sosyal bilimsel incelemelerin de mevcut belirsizlikleri azaltmada yeterli bir çabayla maruf olmadığı bilinmektedir. Öyle ki sıradan akademik ilgilerle popülerleşen araştırma düzeneği, Aleviliği daha da karmaşık bir biçime dönüştürmektedir.

Günümüzde Alevilik araştırmaları sosyal bilimsel incelemelerde yeterli bir ivme kazanamamıştır. Modernleşme sürecinin kendine özgü koşulları içinde ortaya çıkan yeni Alevi literatürünün akademik katkıdan bağımsız olarak seyreden mahiyeti iç açıcı değildir. Akademi dışı araştırmalarda ortaya çıkan değerlendirmeler, gerçekte ancak bir açıklama arzusunun dışa vurumu olarak dikkat çekicidir. Ocak’ın Alevilik ve Bektaşilik hakkındaki son yayınları değerlendirdiği çalışmasında da gösterdiği gibi (1996), popüler Alevi yazını, bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu verileri kullanmada ve onları kamuoyuyla paylaşma konusunda oldukça çekingendir; hatta bütün bu verilerin aktarımında ciddi sansür niyetleri açıkça sezilir.

Günümüzde kendilerini sır olmaktan çıkaran modern yapılanma, sadece Alevilerin değil, bunların dışında kalan diğer sosyal grupların da ilgilerini çekmeye başlamıştır. Hatta Sünniler de en az Aleviler kadar konuya özel bir ilgi duymaktadırlar. Kendilerini her hangi bir dinsel-kültürel aidiyetle ilişkilendirmeyen genel bir araştırmacı profili de Aleviliği anlama konusunda neredeyse seferber durumdadır. Ne var ki, bu çalışmaların toplam değeri “gazetecilik nitelikli birer çalışma” (Vorhoff, 1999) olarak değerlendirilmeye daha uygundur. Alevilerin kendi içlerindeki farklılıkları mevcut çalışmalara birer renk katsa da gerçekte bütün bunlar değişik Alevi hassasiyetlerinin somutlaşmasına imkan vermektedir. Bu bağlamda siyasallaşan Alevilik de, ortaya çıkan incelemeleri kendi talepleriyle özdeşleştirme arzusundan uzak değildir.

Aleviliğin politik bir referans çerçevesi içinde ele alınması, tipik Alevi özneler için değişik beklentileri kucaklayan bir kalıp yargı üretmektedir. Yeni bir Alevi belleğini üretme çabası, tarihe de işlevsel bir bakış açısıyla yaklaşmayı zorunlu kılmaktadır (Kehl-Bodrogi, 1996). Modern Aleviliğin kuramsal sorunlarını aşmaya yönelik pratik çözümleri, bugün için esaslı önermelere sahip olmasalar da gerçekte altını özellikle çizdikleri tezleriyle ilginçtirler. Sonuçta Aleviler modern zamanlardaki kaygılarını, daha çok pratik çözümlerle aşma çabasındadırlar. Bu bağlamda Aleviliğin İslâm’la olan ilişkisi bir sorun olarak ele alınabildiği gibi onun tarihsel-toplumsal mirasının günümüzde nasıl okunacağı, yerleşik değerlerin kamusal/üniversal ve global değerlerle nasıl yüzleştirileceği de ciddi birer problem alanı olarak sürekli tazelenmektedir. Popüler Alevi yazını genellikle çelişkili açılım ve sunumlarıyla yakıcı, yıpratıcı ve hatta yok edici sorunları giderme konusunda deneyim kazanan kitlesel bir inisiyatifin reflekslerini yansıtmaktadır. Entelektüel ve akademik derinliğin, pratik keşiflerin aynasında kendisine saygıdeğer bir yer edinmesinin imkansızlığı pek çok çalışmanın ortaya koyduğu birikimde sıkça açığa çıkmaktadır. Modern sorunlara duyarlılıkları tartışılabilecek durumda olan Alevilerin, olası gerilimlerin yaratabileceği kitlesel tedirginliği giderme konusunda da gerekli duyarlılığa sahip olduğundan söz etmek güçtür. Gündelik çatışma ve “kimlik pazarlıkları”nın açığa çıkardığı çelişkiler, popüler hissiyatı kuvvetlendirecek çalışmalara duyulan özgüveni de artırmaya yaramaktadır. Oysa gitgide müphemleşen ve ajitasyona imkan veren bir kuşatılmışlık evreninde, Aleviliğin soğukkanlı çalışmalar ekseninde yeniden ele alınması hatta neredeyse yeniden keşfedilmesi gereklidir. Mevcut çalışmalarda ne geleneği yeterli bir bakış açısı içinde ele alma söz konusudur ne de yeni koşulların dinamiğini. Böyle olunca da Alevilik hakkında sahip olunan malumatın sınırlarında bir değişiklikten söz etmek mümkün değildir. Hatta gelenekli Alevilik içinden bakıldığında bile mevcut yayınların, hiçte beklenmedik bir şekilde Alevi sırrını ve mahremiyetine ilişkin gizliliği açığa vurduğu görülmektedir. Bu bağlamda ortaya çıkan ve bir çelişki gibi görünen yeni koşulların asıl nirengi noktası, modern Alevi yazınının gelenekten kopukluk konusunda sınır tanımamasıdır.

Akademik İlgide Sınırlılıklar

Alevi araştırmalarındaki diğer önemli girişim ise, akademik söylemle şekillenmektedir (Engin, 2000). Aleviliğe ve Alevilere ilişkin akademik çalışmalar “yerli” ve “yabancı” olmak üzere iki ayrı kaynaktan beslenmektedir. Aleviliğin gündelik hayat içindeki varlık beyanında gözlemlenen heyecan ve enerji, sadece “içeride” değil “dışarıda” da Alevilere duyulan ilgiyi artırmıştır. Yurtdışında yapılan çalışmaların -ki çoğu antropolojik-sosyolojik perspektif içinde gerçekleştirilmektedir- oryantalist bir yaklaşımın zaaflarını en aza indirme konusunda yeterli bir aşama kaydettiğinden söz etmek henüz mümkün değildir. Bu çalışmalarda etkin olan yaklaşım çok kere Aleviliğin antropolojik yapısını açığa çıkarmakla sınırlıdır. Hiç kuşkusuz Türkiye araştırmalarının tamamına yansıyan sorunlar Alevi araştırmalarında da içkindir ve güvenlik, manipülasyon, dışsal betimleme gibi derinlikli problemler çok az çalışmada giderilebilmiştir. Bütün bunlara rağmen yine de dışarıda yapılan akademik araştırmaların ürettiği zenginliğe ulaşmak, dil engeli nedeniyle pek mümkün değildir.

Türkiye bağlamını önceleyerek yapılan çalışmaların Alevilik konusunda ortaya çıkardığı entelektüel birikimin oldukça farklı kaygılardan beslendiğini öncelikle belirtmek gerekir. Türkiye’de de Alevilik incelemeleri genel sosyal bilimler kapsamından kopuk olmaksızın, ayrıca bir de ilahiyat perspektif(ler)i içinde ele alınmaktadır. Genel yaklaşımlara yön veren problematik, sosyoloji, antropoloji ve sosyal tarih çerçevesine sadık kalma niyetindedir. İlahiyat alanında ise bu olgu incelenirken, daha çok mezhep analizleri formatına bağımlı bir yöntemden hareketle ele alma arzusu yaygındır. Bu bağlamda dikkate değer bir araştırma-inceleme alanı da yine ilahiyat çerçevesinden hareketle din sosyolojisi alanında gerçekleştirilmektedir.

Genel olarak bakıldığında Alevilerin kendi sırlarından koparak uzaklaşmalarının netleştirdiği yeni bir olguyu, hangi metodolojik engelleri aşarak ele almanın mümkün olduğu oldukça karmaşıktır ve buna ilişkin yeterli bir açıklama ya da bir katkı denemesinin yokluğu da hemen dikkat çekicidir. Yine de her şeye rağmen bilimsel çalışmalarla popüler yazılar arasındaki farklılığın dikkat çekici olduğunu ısrarla belirtmek gerekir (Vorhoff, 1999: 54).

Esasen Aleviliğin daha baştan sorunlu addedilen yapısı, bu yapıyı incelemeye niyetlenenleri ilginç metotlar geliştirmeye zorlamaktadır. Aleviliğin genel güvenlik kapsamı içinde değerlendirilmesini teşvik eden sosyolojik bağlam, derinlikli çözümlemelerin yeterli bir objektiflik içinde kurgulanmasının önünü tıkamaktadır. Aleviliği özgün gerçekliği içinde ele almanın daha baştan araştırma alanını bir risk haritasına dönüştürmesi, bu konuya eğilenlerin kaygılarını her zaman artıran bir faktördür. Öte yandan akademik çerçevede, Aleviliği Alevi kalarak mı yoksa dışardan yaklaşarak mı çözümlemenin sınırlayıcı olabileceği üzerinde de yeterince durulmuş sayılmaz. Nihayet Aleviler de, kendilerine ilişkin araştırmaları yürütenlerin dinsel-inançsal tercihlerini her zaman dikkate almaktan yanadırlar. Bu konuda yurtdışında yapılan genel Batılı çalışmalar özelinde gözetilmeyen bir hassasiyetin özellikle Sünni orijinli çalışmalar karşısında hissedilir bir düzeyde dikkate alındığı gözden kaçmamaktadır. Bütün bunlar, Aleviliğe ilişkin çalışmaların ortaya çıkaracağı entelektüel-kültürel müktesebatın değerlendirilmesinde hem resmi devlet hem de Alevi kamuoyunun çıkarlarını her zaman dikkate almak sorunlu bir sınırlamaya yol açmaktadır.

Aleviliğin tarihsel kökenleri ve kültürel-dinsel kaynakları üzerine yapılan çalışmalarda bilinen temel bakış açısı kendini sürekli sınırlamak zorunda kalmıştır: Alevilik ya İslâm üzerinden Sünniliğin bir alt koludur ya da kökenleri değişik din ve kültürlerin etkileriyle şekillenmiş ve artık senkretik sayılması zorunlu bir değerler-inançlar yumağının günümüze kadar ulaşan bir versiyonudur. Sonuçta onu, ya bir din veya bir mezhep olarak algılamaya izin veren çalışmalarda ya da kültürel bir harita olarak tanımlamaya fırsat veren bir sosyal tarih çalışmasında karar kılınmaktadır.

Oysa Aktay’ın da belirttiği gibi (1999: 36)

“sorun, basitçe tarihsel bir olayın tespiti sorunundan ziyade karmaşık birçok olaylar dizisine bugünün yine karmaşık çatışmalarında alınan konuma uygun bir tarih isnad etmekten kaynaklanmaktadır. O yüzden sorunların önemli bir kısmı tarihte değil, bugündedir. Aleviliğin tarihinin ne olduğuyla ilgili görüşler bugün zaman zaman değişik tonlarda ortaya çıkan çatışmalarda nerede durulduğuna bağlı olarak değişmektedir.”

Alevilerin Aleviliği

Günümüz Aleviliğini ele alan çalışmalarda da, gerçekte Aleviliğin Anadolu örneğindeki ayrışmaları, farklılıkları, etnik ve kültürel aidiyet temelindeki yönelişleri yeterince dikkate alınmamaktadır. Anadolu Alevilerini sadece tek bir forma tabi kılmak ve öylece de tasvir etmek oldukça zordur, hatta imkansızdır. Genel sınırların içine yayılmış bir çeşitlilik içinde Aleviler, aralarına farklı ırk, dil ve kültürel formları katmaktadır. Bu birikimin ise, ortaya yekpare ve tek bir Alevilik çıkarmayacağı açıktır. Öte yandan Alevilerin daha başından beri var olan bu tür farklılaşmalarının modernleşme süreci içinde aldığı yeni biçimleri de, geleneksel ayrışmaların yönüyle aynileştirmeksizin yeniden ele almak, üzerinde hassasiyetle durulan bir konu değildir. Oysa Alevilerin nasıl bir yön bilgisi içinde kendilerini yeniden var ettiklerinin bilinmesi gerekmektedir.

Popüler bir ilgi odağı olması, hem Alevileri hem de Sünnileri Alevi incelemelerine yöneltmektedir. Tipik bir Alevi araştırmasının daha başında kendi kültür köklerini keşfetmenin heyecanını yaşar ve öteden beri “sır” olarak bilinen aidiyetindeki şifreleri kendi eliyle kırmayı tasarlar. Yanı sıra modern Alevi araştırmacısı geleneksel kaynaklara, otantik malzemelere ulaşma, çok kere onları “ele geçirme” ve bunları işleme konusunda yeterli bir donanıma sahip olmadığı gibi bütün bunlara bir ihtiyaç da duymamaktadır. Ne var ki bu yetersizlik, gerekli alt yapıyı edinme konusunda Alevileri, daha yolun başında güçsüz ve mecalsiz bırakmaktadır. Örneğin Hacı Bektaş Veli ya da Pir Sultan Abdal gibi bugün bile Alevi örgütlenmelerine sembolik düzeyde katkıda bulunan tarihsel kişiliklerin biyografileri ve ortaya koydukları “metinler” çözümlenmeye muhtaçtır. Geleneksel Alevi edebiyatı şaşırtıcı bir ilgiyle bugün, Alevilerden çok Sünnilerin üzerinde yoğunlaştığı bir metinler kataloğuna dönüşmüştür. Öte yandan Sünni araştırmacılar da modern Aleviliği klasik kaynaklarıyla yüzleştirerek, ortaya çıkan farklılaşma ve bölünmelere set çekilebileceğini düşünmektedirler. Geleneksel kaynaklardan hareketle mi yoksa modern deneyimlerden hareketle mi Aleviliğin sınırlarının çizilebileceğine ilişkin tartışmalarda Sünni perspektif hâlâ otantik bir çerçevenin kurgulanmasına olan inancından geri adım atmış değildir.

Sekülerleşme atağı Alevileri geleneksel kaynaklarla ilişkilerini koparma konusunda oldukça yoğun bir şekilde etkilemiştir. Esasen modernleşme sürecinin yarattığı bu havsala içinde Aleviler, okuma-yazma deneyiminin de bir sonucu olarak geçmişe her zaman eleştirel bir gözle bakmayı seçmişlerdir. Eskinin kalıntılarını mitik-efsanevi-şifahi bir kültür kategorisi olarak açımlayan modern Alevi araştırmacıları, bütün bunlarla hesaplaşmanın yaratabileceği kimlik kaybını çok az hesaba katmakta ve kaynak metinlerle karşılaşmaktan da elden geldikçe uzak durmaktadırlar. Yine de bugün Alevi denildiğinde geçmişin kötü hatıralarından beslenen bir bilişsel arayış ağırlık kazanmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in kötü imajı da Şah İsmail’in efsanevi ağırlığı da ancak birer bellek olarak varlığını sürdürmektedir. Geçmişin nasıl okunacağı konusundaki modern literatür ihmal edilirken, geçmişin bugünün ideolojik dünyasını şekillendirmede işlevsel bir hatırlanışına yoğun bir şekilde ihtiyaç duyulmaktadır. Bu niyetle de geçmiş şimdinin bir aksesuarı olarak sürekli yenilenmektedir. Sıkı bir tarih perspektifinden mahrumiyet özellikle Alevi araştırmacıların çalışmalarında duygusallığa çok fazla prim veren bir bakış açısına yol açmaktadır. Nihayet Aleviliğin Alevilerden sık sık ayrışan noktaları da bu belirsizlik içinde gözden kaçmaktadır.

90’li yıllarda varlığını gittikçe daha da belirginleştiren Alevilik, ortaya çıkan yeni literatür eşliğinde ciddi bir bilgi sapmasıyla da hesaplaşmak zorunda kalmıştır. Alevi araştırmacının yöntem arayışı içinde artık iyice ayıklanmayı bekleyen popüler literatürle de yüzleşmeyi gerektirmektedir. Kuşkusuz varlığını bir sır oluşuyla biçimlendiren Aleviliğin teolojisi, ritüelleri ve kültürel şeması karşılaştırmalı incelemeleri, sosyal-tarih perspektifini ve asla ihmal edilmemesi gereken sosyolojik-antropolojik kazanımları dikkate almadan gerçekleştirilemez. Ancak bu sorunlara dikkat eden çalışmaların, popüler Alevi hissiyatı içindeki ağırlığı son derece sınırlıdır. Çünkü politikleşen Alevilik, gerçekçi analitik incelemeler yerine pratik ve tatminkar buluşlara daha çok ilgi göstermektedir.

İlahiyat Perspektif(ler)i ve Alevilik

Alevi olmayanlar arasında çoğunluğunu Sünni araştırmacıların oluşturduğu grubun akademik ilgisi içinde en önemli çaba ilahiyat temelinde yapılan araştırmalara aittir. İlahiyat perspektifi içinde gerçekleştirilen çalışmalarda Aleviliğin hem kökenleri hem de şimdiki görünümlerini incelemeye yönelik çalışmalar dikkat çekmektedir. Ne var ki bu çalışmaların temel zaafı da, daha baştan farklı bir kültürü değerlendirmek için Sünniliği ya da İslâm’ın belli bir yorumunu temel kriter olarak ortaya koymaktaki sınırsız beceride ortaya çıkmaktadır. Metodolojik çoğulculuk yerine sınırlı bir yaklaşım zemini egemendir. Araştırmacı, Aleviliğin hassasiyetlerini dikkate aldıkça çelişkili analizlerden kurtulamamakta, ona özgün bir şekilde yaklaşma isteğinde ise Sünniliği merkez değer olarak öne çıkmaktadır. Kültür araştırmalarında ya da dinlerin karşılaştırılmasında sık karşılaşılan bu problem, birini ötekinin cenderesine hapsetmekten başka bir anlam taşımamaktadır.

Öte yandan İlahiyatçı araştırmacının temel bir problemi de bu hassasiyet içinde açığa çıkmaktadır. Sharpe, metodolojik sorunları ele aldığı çalışmasında (2002), “araştırmacının problemi” der,

“ampirik yöntemlerin verili bir dinî geleneğin hangi unsurlarının belli bir zamana ve mekana yerleşik olduğunu ya da yerleştiğini ve böylece hangilerinin kültürel olarak belirlenmiş olduğunu kolaylıkla ortaya çıkarıp gösterebilmesine rağmen, ebedî ve aşkın olanı ölçme noktasında bir ampirik yöntemin olmamasıdır. Bu noktada din çalışması teolojiyi (ya da en azından metafiziği) atlayıp geçmeli ya da bu konuda akıllıca susmayı kabul etmelidir”.

Doğrusunu söylemek gerekirse İlahiyatçıların bu konuda ne “atlayıp geçmeyi” ne de “susmayı” tercih ettikleri pek söylenemez. Oysa bunların aksi söz konusudur.

Kendi içinde anlamlı bir değerler stoğu olarak Sünnilik de kuşkusuz önemlidir. Ancak bu önem Aleviliği değerlendirirken kullanılacak kalıpların, analiz gereçlerinin Sünnilikten ödünç alınmasını meşru kılamaz. Bu oldukça kapsamlı sorun genel ilahiyat perspektifinin sürekli ihmal ettiği bir sonuçtur ve kuşkusuz bu nedenle de Alevilerin heterodoksluğundan ve mülhitliğinden kolaylıkla bahsedilebilmektedir. Merkez inanç alanı dışındaki unsurların zaman zaman alçaltıcı olarak da tanımlanabilecek bir yargı eşliğinde değerlendirmeye açık olması, daha baştan Aleviliğin nasıl okunması gerektiği konusunda olması zorunlu genel güveni sarsan bir nitelik kazanmaktadır.

Alevileri geleneksel malzemeyle sınırlı kalarak, olabildiğince doğru anlamaya yönelik bir şekilde ortaya konmuş çalışmalardaki sıkı tarihsellik (örn. Fığlalı, 1994; Ocak, 2000), modern ilahiyat araştırmalarında genellikle ihmal edilmektedir. Ele alınan konuya uygulanan “analitik prosedür” (Sharpe, 2002: 79), çok kere keyfilikten hali değildir. Anadolu’nun inanç coğrafyasını ortaya çıkarmaya çalışan bir proje (Kuzgun, 2000) bile araçsallaştırılabilmekte, sonuçta bütün bunlar Alevileri doğru bir şekilde anlamaktan çok onları Türk İslâmı çerçevesinde olgunlaştırılan bir yapıya eklemlemeyi öncelemektedir (Aktay, 1999). İlahiyat perspektifi Alevileri anlamaktan çok “açığa çıkarmayı”, keşfetmekten çok “deşifre etmeyi”, fark etmekten çok “altını çizmeyi” belirginleştiren bir stratejik arayış içinde, inandırıcı bir yaklaşıma henüz sahip olamamıştır. Bu genellemenin dışında kalan bir çok çalışma bile mevcut yaklaşımın ürettiği hegemonyayı kıramamaktadır. Halbuki İlahiyat incelemeleri Alevilik gibi yapıların çözümlenmesinde birer şans olmalıdır.

Öte yandan bu çerçeveyi zorlayan çalışmaların ortaya çıkardığı ve nesnelliği kuramsal bir zenginlikten öteye giderek bir gerçeklik teması haline getiren çalışmalardaki malumatın da genel Alevi hissiyatını kavraması güçtür. Çünkü Aleviler bugün ciddi bir değişim, farklılaşma ve hatta çözülme süreci içinde, kendi varoluş sorunlarıyla boğuşmaktadır (Yavuz, 2000; Subaşı, 2002). Bu sorunları doğru anlamak için, geleneğin sıkı bir okuması da yetmemektedir. Çünkü Aleviler, yeni enstrümanlara, yeni söylemlere duyarlı olarak ve her ne şekilde olursa olsun kendilerini Alevi kabul ettirecek tercihleriyle bugünü yaşamaktadır. İlahiyat perspektifi dünün Alevileriyle günümüz Alevilerini, dünün Aleviliğiyle bugünün Aleviliklerini birbirine karıştırmaksızın yeni bir haritaya ihtiyaç duymaktadır.

Modernliğin yarattığı kargaşa sadece Alevileri değil bütün dini-sosyal yapıları değiştirmiştir. Sosyal hayatı altüst eden bu gerilim, kavramları, algılama düzeylerini ve aidiyet formlarını da yerle bir etmiştir. Din araştırmalarının yarattığı metodolojik açılımların şimdiki dünyanın somutlaştırdığı dinsel yapıları okuma konusundaki imkanlarından yararlanmak gerekir. İlahiyatçı bakış açısından, bu yaklaşımı yerel, gündelik ve duygusal düzeyde formatlanmış hevesli analizlerden sıyrılarak gerçekleştirmesi beklenir. Çiftçi’nin de hatırlattığı gibi (2003) son tahlilde “hiçbir perspektif toplumsal gerçekliği tüketemez.”

Sonuç olarak bugün Alevi araştırmalarının ortaya çıkardığı malzeme bolluğunun yeterli düzeyde sosyal bilimsel ve dinsel bir yöntemle ele alınıp işlendiği söylenemez. Mevcut literatür çok kere “sırrı fâş eyleme”nin yarattığı bir açılımla sınırlıdır. Ancak bu sırların doğru bir okunuşuna ilişkin çaba henüz güçlü bir sese dönüşme imkanı bulamamıştır. Kuşkusuz bu zayıflık, hiçbir zaman yöntem sorununun varlığından bağımsız olarak ele alınamaz.

(*) İslâmiyat, Cilt: 6, Sayı: 3 (Temmuz 2003), ss. 173-182’de yayınlanmıştır.

   
Başlıklar: