Bir Darbeye Ad Koymak

Ya da

Postmodern Darbe (*)

“Postmodern darbe” kavramı Türk siyaset terminolojisine “28 Şubat süreci”yle birlikte dahil olmuştur. Çok sık tekrarlanmasına rağmen, sürecin kavramsallaştırılmasına yönelik olarak her hangi bir kritiğin yapılmamış olması dikkat çekicidir. Yanı sıra bu sürecin bireysel ve toplumsal düzeydeki yansımaları da çok az ele alınabilmiştir. Ne var ki bu çalışmaların çoğu da nesnellikten oldukça uzak bir taraftar ruhuyla kaleme alınmıştır.

28 Şubat süreci, değişik adlandırmalara konu olsa da bunlar arasında kamuoyunda en çok rağbet bulanı “postmodern darbe” ifadesi olmuştur. Hiç kuşkusuz bu tercihte, adlandırmanın bizzat askerî yetkililer tarafından yapılmış olması belirleyici olmuştur. Belirleyicilik zamanla bağlayıcılık da yaratmıştır. Kavrama öncelikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) sahip çıkması Türk siyaset dünyasındaki ana güzergâhlardan birini oluşturan 28 Şubat sürecinin soğukkanlı bir şekilde ele alınmasını, tartışılıp değerlendirilmesini önemli ölçüde kısıtlamış olmalıdır. Bu bağlayıcılık, TSK’nın toplum nezdindeki itibarından ve yaptırım gücünden beslenmektedir.

Süreç, ekonomik ve politik alanda yarattığı sarsıntılar kadar, gündelik hayatın yeniden kurgulanması, kültürel referans kodlarının gözden geçirilmesi, dinselliğin daha öznel bir zemine kaydırılması gibi pek çok konuyla, ilgili, tarafların kendi durumlarını mağduriyet, travma, kaos, anomi, yozlaşma, militan demokrasi, radikal İslâm, radikal laiklik ve sekülerleşme vs. gibi kavramlarla ilişkilendirmeye çalıştıkları köklü bir değişim konseptini ifade eder. Bununla birlikte mevcut sürecin medya sunumlarından bağımsız yeni bir açılımı henüz gerçekleştirilebilmiş değildir.

Oysa bu bağlamdaki bir ilgi, toplumsal katmanlar arasındaki belli başlı önyargıların giderilmesinde, kutuplaşma ve gerilim odaklarının açığa çıkarılıp deşifre edilmesinde etkili olabilirdi. Din-devlet, gelenek-modernlik ve hatta sivil-asker ilişkileri hakkında bile, pek çoğu hâlihazırda revaçta olan birtakım ezberlere dayanan ve bu bilgiler ekseninde oluşan kargaşa ve güvensizlik ortamı, herkesi kendi dünyasında tatmin eden bir bilgilenmeye mahkûm kılmakta bu da toplumsal düzenin verimliliğini düşürmekten başka bir sonuç yaratmamaktadır.

Bu çalışmada amaç, “postmodern darbe” kavramıyla sınırlı bir tartışmayı, 28 Şubat müdahalesinin adlandırılmasına ilişkin genel geçer kabulleri gözden geçirerek yapmaktadır. Bu da öncelikli olarak postmodernlik ve darbe kavramları arasındaki “ilişkiselliğin”, 28 Şubat 1997’nin verili koşullarından hareketle ele alınmasını gerektirmektedir.

“Postmodern Durum”

Postmodernlik zamansal olarak modernlik sonrası durumları, düşünce, tasavvur ve eylem alanındaki farklılaşmaları ifade etmek üzere kullanılır. Postmodernizm, modernliğin bütün bir mirasını taşımakla birlikte, kendi varlığını modernlik eleştirisiyle özdeşleştiren yeni ve öz(n)el bir süreç olarak değerlendirilebilir (Bauman, 2000). Modernliğin tekçi ve hegemonik bakış açısına karşılık postmodernlikte parçalanma ve çeşitlenme söz konusudur. Artık aklın yolu bir değildir; farklı hakikatler ve farklı gerçeklikler tam bir (ç)eşitlenme ve süreklilik içinde sık sık yer değiştirirler (Murphy, 2000; Turner, 2002; Heller, Feher,1993).

İyimser bir bakış açısıyla postmodernizm, “modernliğin sıkıntıları”nı aşma çabası olarak okunabilir. Modernliğin özellikle Aydınlamacı bir retorikle sıkı sıkıya irtibatlandırılan özü, giderek total, özcü ve nihayet tek biçimci bir düstur arayışı içinde şekillenmiştir. Modernliğin kendi içindeki çelişkilerine dikkat çeken ve bu kumpastan çıkmayı öneren pek çok düşünürün dile getirdiği eleştirilerden hareketle postmodernizm, kendi varlığını modernliğe karşıt olarak konumlandırmakla yetinmeyen, bununla birlikte kendini onun yerine ikame etmeye çalışan sıradışı bir düzenek olarak da görülebilir (Jameson, 1994: 92; Küçük, 1994). Böylece o, modern karşıtlığıyla sınırlanmaksızın, modernliğin bitimine ilişkin bir beklentiyle “yeni zamanlar” için de önerilerde bulunan düşünsel bir arayıştır.

Modernlik-postmodernlik eksenleri etrafında patlak veren tartışmalar, gerçekliğin biricikliğiyle çokluğu arasındaki bir gerilime işaret eder. Modernliğin tekçi söylemi, süreç içinde Batılı toplumların ilerlemeci dünya görüşünün harekete geçirdiği tasavvur alanlarını oldukça daraltmıştır. Gerçekte postmodern vurgu, önce sanat alanındaki hakim estetik tahayyülü sarsan ve çoklarınca “uçuk” bulunan ekstrem bir açılımla ortaya çıkmıştı. Modern estetiği tartışmaya açan postmodern analiz, giderek düşünce dünyasındaki belli başlı paradigmaları da özünden tartışılır kılan yeni bir entelektüel güzergâh üretmişti. Sanattan edebiyata, felsefeden gündelik yaşam stillerine kadar hemen her alandaki modern(ist) tasavvur ve projeyle hesaplaşan postmodern(ist) söylem, bir hizipçi unsur olmaktan çok her hizbi insanlık durumunun gelişimi için bir avantaj olarak gö(ste)ren yeni bir dünya tasavvuruna yol açmıştır. Artık bundan böyle “ne olsa gider” ve tabii ki “ne söylense yeridir” (Kellner, 1992). Öyle ki şimdilerde sanki kimsenin kimseye söyleyeceği kayda değer bir şey de kalmamış gibidir. Meta anlatılardan ya da ortodoks söylem ve kültlerden hiçbir şekilde söz edilemez. Başta kutsal olmak üzere, geçmişten bugüne kalan her ne varsa bölünmüş, parçalanmıştır.

Bu değişimin içerdiği sinerji, her alandaki farklılıkları tek tek yüceltme taleplerini meşrulaştırmıştır. Böylece ne sınıf ve söylemlerin ne de kültür ve değerlerin birini diğerine üstün tutacak bir “öz”den söz edilebilecektir. Görecelik alıp başını gitmiştir. Modernlik bağlamında asla kabul görmeyen diller, inanç ve yaratımlar, estetik tarzlar hatta hazlar bile şimdi daha çok açıktadır ve her biri, yeni bir düzeneğin tamamlayıcı parçası olmuştur. Değişim, her alandadır ve hâkim düzenek paramparça olmuştur. Bu bağlamda yeni bir ahlâktan bile söz edilebilir. Ne var ki bu ahlâkın da herhangi bir etik kodu yoktur (Bauman, 1998: 45). Hatta sahihlik bile tartışılmaya başlanmış, kurtarıcılık iddiaları reddedilmiştir.

Şimdiki Zaman Kipi

Lyotard’ın (1997) “postmodern durum” olarak tanımladığı bu süreçte, modernliğin belli başlı kıstasları sorgulanmakla kalmaz, ondaki totaliter unsurlar da bir bir ifşa edilir. Postmodernlik, modernliğin kazanımlarından, açtığı imkânlardan ve onun gündelik pratikler içinde ortaya çıkan “açık”larından beslenen yer yer bir çözümleme yer yer de bir onarma çabası olarak görülebilir. Ne var ki birbirlerine zıt bir dil ve söylem arayışı içinde ortaya çıksalar da gerçekte postmodernlik de en az modernlik kadar Batılı bir temelden beslenir. Modernliğin bastırıp kısıtladığı düşünceler, örttüğü ya da görünmez kıldığı değerler, inanç ve arzular, postmodern dünya görüşüyle birlikte yuvalarından çıkmış ve bilişsel dünya pazarında kendilerine yer edinmeye başlamıştır.

Böylece postmodernlik, farklı hakikatleri koşulsuz bir şekilde kayda değer ilan ederek, modern bilimin kendini dayandırdığı evrensellik iddiasını mitoslardan bir mitos olarak açıklar, verili bilginin paradigmatik üstünlüğünü tersyüz eder. Hakikatin parçalanması ve yeni hakikatlerin ortaya çıkması, hem modernlik yanlılarını hem de bu kalıpların dışında kendini inşa eden yapıları alaşağı eder.

Postmodernlik, şimdiye kadar hesap dışında kal(akal)mış kültürleri, inanç ve felsefî açılımları gün yüzüne çıkmaya teşvik etmiş, onlarda da bir değer olabileceği beklentisini yüceltmiştir. “Geçmiş”, “şimdi”nin bir parçası ve yaratımı olarak görülürken “şimdi” de göreceliğin inhisarına bırakılmıştır. Modernlikte açıklanamayan, zaten yok sayılmıştı; tek bir dünya ve tek bir okumadan söz edilebilirdi ancak. Bu bir yetersizlik, hamlık ve uyumsuzluktan çok görmezlikten gelmeyle açıklanabilirdi. Modernliğin gör(e)mediği her şey postmodernlikte ortalığa saçılmıştı. Modernleşme bağlamında çoklukla göz ardı edilen pek çok unsur, postmodernlikle birlikte fark edilip himaye altına alınmaya başlanmış hatta bütün bunlar “merkez”e taşınarak özellikle fark edilmiştir. Aslında bundan böyle “merkez”den çok “merkezler”den söz etmek daha yerinde olacaktır.

Postmodern teorisyenler, modernliğin miadının dolduğunu söylemeyi ihmal etmezler. Tabiri caizse artık ne mega projelerin ne de makro çözümlemelerin bir anlamı vardır. Görecelik ve sübjektivizm yeni hayatın kalıcı disiplini ve ölçütü olmuştur. Her şey şimdiki zaman kipinde yaşanıp telaffuz edilmektedir. Dolayısıyla,

postmodernist çağın kavranması, modernlik tasarımının sorgulanışını ve modernliğe dayanan inancın yitirilmiş olmasını, bir çoğulculuk ruhunun var olduğunu, geleneksel bağnazlıklara karşı kuşkuculuğun arttığını ve nihayet dünyayı evrensel bir bütünlük (totalite) olarak algılayan ve kesin çözümlerle, sorulara tam yanıtlar bekleyen bakış açısının reddini öngörmektedir (Ahmed, 1995: 24).

 

Postmodernlik, dünyayı algılama ve ona biçim verme konusundaki belli başlı arayışlar açısından radikal bir dönüşüme işaret eder. Yeni durumlar; yeni zamanların bir imgesi, imajı, hatta yegâne rasyonalitesidir. İçinden geçilen süreç, yeni bir kurgulanım alanının zemini olarak açıklanmıştır. Modern tez, söylem ve argümanların kifayetsiz kaldığı yeni bir dünya söz konusudur. Modernliğin açıklamakta zorlandığı bu dünya, gerçekte farklı anlam kategorilerinin deşifre edilmesinden ibarettir. Postmodernlik bu dünyaların açıklamasına imkân veren yeni bir tasavvur alanı ve yeni bir dil dünyasıdır. Bu dünya da içerdiği birçok lehçeyle ancak keşfedilebilir.

Tartışmalar popülerleştikçe postmodernlik, bir derinlik kaybıyla yüz yüze gelir. Gerçekten de kavramın gündelik dildeki kullanımı oldukça sıradandır; moda bir kavram olarak öne çıkar ve tüketilir; kavramın zenginleştirdiği alanlara pek az vurgu ve gönderme yapılır. Yapısal olarak zaten fantastik ve simülatif olan bir gerçeklik, doğası gereği bu savruklukları da tolere eder. Bu kargaşa, postmodernliğin kavramsal çekiciliğini ve yaratıcılığını daraltır, köreltir ve aşındırır. Böylece onda içkin olan tahayyül ve derinlik hızla göz ardı edilir. Her karmaşık desen, alışılmışı bozan her tasarruf, postmodernlikle ilişkilendirilir. Kavramakta güçlük çekilen şeyler postmodern ilan edilir, ucube görüntülerin gerçek bir karşılığına ulaşabilmek bu aleladelik içinde kolayca yankı bulur. Nihayet geçmişte modernliğe gösterilen ilgi aynı eksen ve duyarlılık içinde postmodernliğe de aktarılır (Soykan, 1993).

Demokrasiye Balans Ayarı

“Postmodern darbe” ifadesi 28 Şubat 1997’de TSK öncülüğünde “bir kısım medya” ve kimi “sivil toplum kuruluşları”nın desteğiyle gerçekleştirilen müdahaleyi tanımlamak üzere üretilen bir kavramsallaştırmadır. Müdahalenin biçimi ve öne çıkan aktörlerinin çeşitliliği, darbenin postmodern kalıpları içinde değerlendirilmesini kolaylaştırır. Böylece şaşırtıcı bir şekilde, bilinen tüm anlamlarıyla somut bir değişimi öngören darbe kavramıyla daha ortaya çıktığı andan itibaren muğlâk bir kavram olarak şekillenen postmodernliği bir arada kullanabilmek mümkün olabilmiştir.

Postmodern kavramının darbe faaliyet ve süreçleriyle birlikte kullanılması bir uyum sorunu yaratır. Çünkü kavram, dayandığı referanslar dikkate alındığında pek az hatırlanmakta ve yeni olan her şey için gelişigüzel bir şekilde kullanılmaktadır. Son tahlilde postmodernizm, içeriksiz bir medya klişesi olarak tekrarlansa da kavramın gelişigüzel istihdamı yine de sorun yaratıcıdır. Sorun daha çok “postmodern” ve “darbe” kavramlarının soy kütüğünde içkin olan farklılıklardan kaynaklanır. Bu nedenle darbe kavramıyla postmodern kavramını birlikte ve neredeyse birbirini tamamlayan bir kalıp içinde kullanmanın ironik hatta yer yer de uyumsuz sayılabilecek yanlarını göz ardı etmemek gerekir.

Bu bağlamda “postmodern darbe” ifadesi de özsel ilişkisizliğe rağmen üretilmiştir. “Bozmak”, “yapmak”, “yıkmak” ve “dönüştürmek”le iç içe geçmiş bir olgunun nasıl olup da postmodernlikle birlikte yeni bir bütünlük kazanabildiği tartışma konusu olmaktan çıkmıştır. Hâlbuki postmodernlik kavramına vurgu yapıldığı her seferinde öncelikle kastedilen, İhab Hassan’ın da vurguladığı gibi (akt. Cioffi, 2008) parçalanma, kurallılığın bozulması, ironi, melezleşme gibi sonuçta uçsuz bucaksız bir belirsizlikten beslenen ve verili düzenekleri altüst eden kalıcı düzeydeki eksen kaymalarıdır.

Tanımlamadaki farklılıklara rağmen “postmodern darbe” ifadesi, Millî Güvenlik Kurulu’nun (MGK) 28 Şubat 1997’de gerçekleştirdiği toplantıda alınan kararları müteakiben ortaya çıkan siyasî, idarî, hukukî ve toplumsal alanlardaki diğer değişimleri ifade etmek üzere kavramsallaştırılmıştır. Kararların ardından iktidardaki Refahyol hükümeti son bulmuş, bir dizi gerilim ve çalkantının habercisi sayılan bu darbe de Türk toplumu için oldukça incelmiş sayılabilecek değişik müdahale süreçlerinin göz ardı edilemeyecek bir miladı olmuştur.

Postmodern kavramını darbe sözcüğüyle birlikte ilk kez telaffuz eden kişi Orgeneral Çevik Bir’dir (Alkan, 1997; Çandar, 2001). Bir, sürecin başlangıç safhalarındaki belli başlı uyarıları “demokrasiye bir balans ayarı” olarak nitelendirmiş, 28 Şubat 1997’de başlayan müdahale süreçleri için de “postmodern darbe” kavramını kullanmıştır. Ona göre bu darbeyle birlikte,

Türkiye büyük bir tehlikenin eşiğinden dönmüştür. Silah kullanmadan sivil toplumda ve medyada irtica tehlikesine karşı duyarlılık yaratarak usulüne uygun bir şekilde, MGK gibi devletin en üst kurumunda da hassasiyeti kayda geçirerek bu sürecin sonuna başarı ile geldik. Bu tarihi olay darbe değildir. Sivil toplumun da içinde olduğu demokratik bir post-modern darbedir (Demir, 2007).

Orgeneral Erol Özkasnak da darbe sürecinin adlandırılmasından söz ederken, bu tanımlamanın oldukça yerinde bir tercih olduğuna vurgu yapmaktadır (Çandar, 2001):

Bu sürece çok güzel bir isim takmışlar. Onu kim koymuşsa gerçekten zekâ ürünü. Postmodern darbe, bence bu sürece yakıştırılan en iyi isimdir.

28 Şubat 1997’de seçimle işbaşına gelen Refahyol hükümetini “kansız” bir şekilde iktidarı terk etmeye zorlayan müdahale, kamuoyuna asker-sivil ittifakının emsalsiz bir örneği olarak yansı(tıl)mış ve bu olay, “postmodern darbe” adıyla tarihselleşmiştir. 28 Şubat’ta Kemalist hassasiyetler etrafında buluşan geniş katılımlı bir yapılanma, iktidardaki hükümeti, başta laiklik konusundaki uygulamaları olmak üzere pek çok konudaki tasarrufları nedeniyle sorgulamış ve sonunda da onu istifaya zorlamıştır. Bilahare Orgeneral Bir, darbenin bir “postmodern darbe” olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiş, bu görüşünü de darbeye katılanların çoklu karakterine (asker, sivil, medya ittifakı) ve beklenilenin aksine müdahalenin kan akıtılmadan gerçekleşmesine bağlamıştır.

Refahyol hükümeti, daha başından beri, darbeyi gerçekleştiren oluşumun, varlığından hoşnut olduğu bir koalisyon değildi. Aslında hem asker hem de sivil inisiyatifin önde gelen aktörlerinin, İslâmî talepkârlık arzusunu hiçbir zaman saklama gereği duymayan ve bu nedenle de öteden beri dikkat çekici düzeyde sorunlu buldukları Erbakan’a ve önderlik ettiği hemen her şeye karşı açıkça mesafeli hatta karşıt bir şekilde konuşlandığı söylenebilirdi. Erbakan, genellikle sağ siyasetin önde gelen bir parçası olarak değerlendirilse de aslında o, kendi vurgusunu her zaman sağ ve sol siyasetlerin dışında tutmayı başarmış İslâmcı bir politikacıydı. Kurduğu partilerle ve “Millî Görüş” kavramı etrafında, içeriği dinî, millî ve muhafazakâr reflekslerin bir toplamından ibaret söylemiyle müslüman modernleşmesine öncülük ediyordu (Subaşı, 2007). Aslında Türk demokrasisi, din söz konusu olduğunda, daha başından beri evhamlı sayılabilecek bir tedirginlikten sıyrılabilmiş değildi. Zamanla gerek Refah gerekse Fazilet Partisi’nin kapatma davalarında da sık sık dile getirileceği gibi Erbakan ve arkadaşlarının öncülük ettiği hemen her kümelenmede, bir tür irtica fideliği suçlaması için bazı hazır verilere ulaşmak imkân dahilindeydi (Akel, 1998; Çalmuk, 2000).

Derin duyarlılıklardan beslenen bir rejim algısı, daha başından beri, İslâmcı söylemler esas olmak üzere sistem karşıtı olarak kodlanmış her tür fikriyata karşı ciddi çeperler üretecek şekilde organize edilmişti. Bu engellerin, Refah Partisi’nin olası iktidarını da engellemesi bekleniyordu (Bölügiray, 1999). Beklentilerin aksine Refah Partisi, hem yerel (27 Mart 1994) hem de genel seçimlerde (24 Aralık 1995) rakiplerini açık farkla geride bırakan kayda değer bir başarı göstermişti. Önce belli başlı büyük şehirlerdeki belediye yönetimlerini devralan parti, bilahare gerçekleştirilen milletvekili seçimlerinde de siyasî rakipleri karşısında açık bir üstünlük kazanmıştı.

Aslında bu başarının arkasında yatan asıl neden, Millî Görüş ideolojisinde kendine ancak yer bulabilen bir söylemin yenilikçi karakteriydi. Kendi siyasî söylemi hakkında sürekli olarak tekrarlanan korku ve tedirginliklere karşılık Refah Partisi, bütün bunları yersiz bir evham olarak boşa çıkaracak yeni bir siyasî yapılanmaya yönelmişti. Parti, postmodern çıkışlardan beslenen kimi platformları kendi siyasî söylemine katmayı başarmış, bu bağlamda Necmettin Erbakan tarafından kurgulanan Millî Görüş söylemi de yeni parametreler dikkate alınarak modifiye edilmişti. Gerçekte bu partinin gördüğü ilginin altında, toplumun değişik katmanlarının beklentileriyle buluşan politik bir dilin çekiciliği ve inandırıcılığı yatıyor olmalıydı.

Bu çerçevede Refah Partisi’nin iktidarı özellikle Kemalist elit tarafından tam bir sürpriz ve akabinde de derin bir hoşnutsuzlukla karşılanmıştı. Türk demokrasisinin yapısal sorunları ve asla Erbakan’a teslim edilmemesi düşünülen yönetim, karmaşık siyaset oyunları içinde tüm beklenti ve planlamaları bozan bir şekilde gerçekleşti ve sonuçta dağılan Anayol hükümetinin arkasından (5 Haziran 1996), Refahyol hükümeti kuruldu (7 Haziran 1996).

Hükümetin ve partili yerel yönetimlerin icraatlarını dikkatle izleyen MGK, rejimin gerçek sahibi ve koruyucusu olma sıfatıyla mevcut gidişata etkili ve kalıcı bir şekilde “Dur!” demenin uygun bir vasatını kolluyordu. Gerçi müdahaleye ilişkin argümanları tek başına bir “dinselliğin artışı”yla ya da “irticanın yükselişi”yle irtibatlandırmak zordu. Nitekim darbenin gerekçe ve uygulamalarına vurgu yapan pek çok kritikte, “din”in bu iddialar içindeki araçsal yanına özellikle dikkat çekilmiştir (Örn. krş. Bayramoğlu, 2001; Kahraman, 2002).

MGK tarafından, Erbakan hükümetinin “laiklik karşıtı faaliyetleri” dikkatle izlenmekte, bu bağlamda ancak bir niyet okumayla değerlendirilebilecek uygulamaları da dahil olmak üzere hemen her adımı, örtük ya da açık bir dille başta medya olmak üzere pek çok mahfilde tepki buluyordu. Aslında MGK’nın irtica konusundaki dikkatine en somut ve kalıcı destek öncelikle medyadan sağlanabilmişti (Duran, 2000; Yüksel, 2004). Medyada hükümetin laikliği tehdit eden icraatlarının sık sık çetelesi yayınlanıyor, yanı sıra “esas devlet”in bu gidişata bir dur demesi hâlinde gerekli desteğin her hâlükârda sağlanacağı va’d ediliyordu.

Refahyol hükümetine yönelik suçlama ve iddialarda, sonradan 28 Şubat aktörlerinin müktesebatıyla örtüşecek olan, sınırları oldukça geniş tutulmuş bir irtica repertuarıyla çoğunlukla belli başlı noktalardaki dinsel görünürlüğün sınır tanımaz yükselişine dikkat çekiliyordu. 28 Şubat 1997’de hükümete onaylaması için sunulan 18 maddelik restorasyon önerisinin dayandığı temel noktalar arasında,

  • Başörtülü kızların üniversitelere gidebilmesi, kamu görevlerini yerine getirebilme haklarına sahip olması,
  • Hac ibadetlerini yerine getirmek isteyen insanların karayolunu kullanabilmesi,
  • Kurban kesen insanların kurban derilerini istedikleri yere ve kuruluşa verebilme özgürlüğüne sahip olması,
  • Ramazan ayında mesai saatlerinin iftar vaktine göre düzenlenmesi,
  • Taksim'e cami yapılmak istenmesi

gibi belli başlı “irticaî göstergeler” (Bulaç, 2008) yer alıyordu.

28 Şubat süreci, sadece Erbakan’ın baş(ba)kanlığındaki 54. Cumhuriyet Hükümeti’nin çök(ertil)mesiyle sonuçlanmaz. Aynı zamanda bu süreç, devletin laiklik karşıtı söylem, bilgi ve eylemlere karşı salt askerî bir operasyonla yetinmesinin asla kendi başına yeterli olmadığı, gelişen koşullarda bundan böyle oluşum ve “sivil” organizasyonların da duruma müdahil olmaları gerektiği ısrarla vurgulanmıştır (Özipek, 2004). Gerçekten de sürece giden koşullarda, artık sadece askerî bir duyarlıkla yetinerek mevcut gelişmeleri kontrol altına almak olanaksız görünüyordu. Kayda değer bir başarı kazanmanın biricik yolu mücadeleye “sivil” unsurları da katmak ve sorumluluğu daha geniş kadrolara yaymaktan geçiyordu. Nitekim Orgeneral Güven Erkaya da mevcut problematiğin aşılması yönündeki arayışları değerlendirirken “bu defa işi silahsız kuvvetler çözsün” demişti (Ergin, 2001).

Böylelikle “Cumhuriyet modernleşmesinin ve batılılaşmasının kurucu, taşıyıcı ve kollayıcı ajanı” olarak TSK’nın toplumsallaştırıcı etkisinin ağırlığı zaman içinde kalıcı bir gerçeklik kazanmıştır (Gökmen, 2002). Sonuçta “sivil olsun asker olsun, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının, kendilerine sağlanan yetenek ölçüsünde, yasal görevlerini ve sorumluluklarını mümkün olabilecek en iyi şekilde yerine getirmekte olduğu” görülmüştür (Çaycı, 2007: 87-88).

28 Şubat öncesinde gerçekleştirilen askerî müdahalelerin, örneğin dine, zaman zaman araçsal bir öğe olarak başvurmakta beis görmeyen siyaseti (Subaşı, 2005), yeni süreçle birlikte bütünlüklü olarak gözden geçirilmiştir. Böylece dinselliğin gündelik yaşamda irticaî bir kıymet kazanmasına karşı ciddi bir set üretecek pek çok strateji, proje ve siyaset ihmal edilmemesi gereken bir süreklilik ve dirençle harekete geçirilmiştir. Zorunlu eğitimin sekiz yıla çıkarılmasıyla başlayan bu düzenlemelerde, dinin irticaî bir harekete pekâlâ destek olabileceği korkusu sürekli olarak canlı tutulmuş, geri dönülmesi muhal sayılabilecek bir duyarlılık seferber edilmiştir (Arcayürek, 2003ab; Bölügiray, 1999, 2000; Erdoğan, 1999). Bu çerçevede “gerekirse bin yıl sürer” ifadesi 28 Şubat süreci için kullanılmıştır (Ergin, 1999). Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun, sürecin devamlılığına ilişkin olarak yaptığı bu açıklama sadece bir duyarlılığı yansıtmakla kalmaz. Aynı zamanda bu, siyasileştiğinden kaygı duyulan bir tür dinselliğin, şimdi ve her zaman, demokrasi ve laiklik karşısındaki iflah olmaz ataklarını aşmaya yönelik kararlı bir stratejiye duyulan gereksinime de vurgu yapar.

Postmodern Darbe/Postmodern Tehdit

28 Şubat sürecini başlatan müdahalenin “postmodern darbe” kavramıyla ifadelendirilmesini kuramsal tercihlerle açıklamak imkânsızdır. Çünkü bu kavramla ne darbeyi hazırlayan süreçler ne de 28 Şubat 1997’de başlayan fiil fiilî durumlar açıklanabilmektedir. Kavramsallaştırma, farklı öz(ellik)lerinden hareket edildiğinde tam bir paradoksal görüntü içerse de bu durum, yeni zamanların siyasî formlarına uygun bir şekilde okunmuştur. Nitekim darbe süreci ve gerçekleştirilen müdahale, tam da postmodernliğin sıra dışı yapısına uygun bir şekilde değerlendirilmiş, böylece “postmodern darbe” ifadesi de rutin olanın, alışılagelenin kısaca yaygın müdahale tarzlarının ötesindeki yeni durumları yansıtmak üzere kullanılmıştır.

Türkiye gibi modernliği kendi iç dinamiklerinden çok dış dinamiklerle içselleştirmeye çalışan ülkelerde, postmodernlik yeni bir dil, özgür bir açılım ve bir çıkış kapısı olarak algılansa da bu algı, modernliğe ulus devlet nosyonuyla bağlanan mevcut Türk demokrasisi için başlı başına sorunlu bir alan üretmektedir. Bu çerçevede örneğin Müslüman toplumlarda postmodernizm,

etnik ya da İslâmi kimliğe doğru, ithal edilmiş yabancı ya da Batılı bir kimliğe tepki olarak bir dönüş; modernliğin reddi; genç, anonim, hoşnutsuz bir liderliğin doğuşu; kültürel şizofreni; tarihin mahşeri bir ânına gelindiği duygusu; hepsinin üstünde, düşman olarak algılanan Batılı medyanın yayılmacı doğasının ve kudretinin insanı felce uğratan bilinci anlamına gelmektedir (Ahmed, 1995 48).

28 Şubat müdahalesinin başlangıç safhalarında, toplumsal alandaki görüntülere göz gezdirildiğinde öne çıkan ana temalar şöyle özetlenebilirdi: Toplumdaki belli başlı dinî, etnik ve kültürel grupların önde gelen temsilleri, öteden beri bastırılıp sindirildiğini düşündükleri taleplerini dile getirmek üzere postmodern söylemlerin ana kalıplarını kullanmaya başlamışlardı. Çünkü postmodernlik onlar için kendi kimlik ve kültür kıymetlerinin açığa çıkarılması hususunda uygun bir araç özelliği taşıyordu.

28 Şubat sürecinde MGK adına müdahaleyi yönlendiren ve ağırlıklı bir şekilde inisiyatif kullanan TSK, postmodernliğe karşı duyduğu tepkiyi her platformda dile getirmesine rağmen, darbenin nasıl olup da bu kavramla özdeşleştirildiği hâlâ muallaktadır. Postmodernliğin bir güvenlik sorunu hatta risk alanı olarak algılandığı bu ortamda, modernlik dışındaki her tür referans reddedilmektedir. Örneğin Orgeneral İlker Başbuğ, Kara Harp Okulu’nun açılış konuşmasında (Başbuğ, 2007), “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarını oluşturan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete yönelik tehdit ve risklerin değerlendirilmesi”ni yaparken, postmodernliği şu cümlelerle tarif etmektedir:

Postmodernite genel olarak, kültür ve etnik farklılıkları, çoğulculuğu, kimlik politikalarını, yerel ve özel tercihleri, popüler kültürü, kaotik değişimi esas alan, bireyi olabildiğince özgürleştiren, aklı ve bilimi insanları yönlendiren adeta toplumsal mühendislik aracı olarak gören ve buna karşılık devleti, iktidarı güçsüzleştirmeye çalışan, her şeye geçici bir gözle bakan, kuralsızlığın kural olduğu bir dünya görüşüdür.

Orgeneral Başbuğ’a göre “postmodernist akımların, küreselleşmenin ve iç etkenlerin etkisiyle Türkiye’de de bazı değişimler yaşanmaktadır.” Bunun bir sonucu olarak da;

Yeni kültürel kimlik arayışları, küreselleşme ve çok uluslu şirketlerin etkisiyle sosyal devlet olgusunun kaybolması, ekonomik beklentiler ve sorunlar, yaşanan büyük göç olgusu toplumları ister istemez yeni dayanışma arayışlarına itmiştir. Bütün bunlar etnik ve dinsel kimliklere büyük bir alan açmıştır. Bu durum, cemaatleşme yapılanmasının gittikçe artmasına neden olmaktadır. Dinsel örgütlenme modelini kullanan bazı cemaatlerin yeni bir kültürel kimliğin oluşumunda dini düşüncelere büyük ağırlık verdiği de görülmektedir. Etnik kimlikleri öne çıkaran kesim ise, Cumhuriyet tarihinde görülmediği ölçüde siyasallaşmıştır.

Orgeneral Başbuğ, postmodernliğin açtığı alanlar etrafında biriken sorunların modernliğe dönülerek ancak aşılabileceği kanaatindedir:

Modernitenin en önemli noktalarından birisi, gerekli zaman ve yerlerde gerekli önlemlerin alınmasıdır. Önlem, aklın tesadüfe karşı -ki bu tesadüflerin postmodernist düşüncede önemli bir yeri vardır- hazırlıklı olmasıdır.

O hâlde,

Atatürk Devrimi’nin koruyucusu olan kişi ve kurumlara düşen temel görev, tesadüflere karşı gerekli önlemlerin yerinde ve zamanında alınmasıdır.

Bu değerlendirmelerden hareketle, TSK’nın müdahalenin gerçekleşme biçimiyle uygulamadan doğan kimi sonuçlarını postmodernliğin de içine dahil olduğu bir terkiple açıklaması nasıl yorumlanabilir? Burada şaşırtıcı olan, TSK’nın darbenin onuncu yılında postmodernliğe yönelttiği köklü eleştirilere rağmen, kavramı darbe sürecinde kullanmakta bir sakınca görmemiş olmasıdır.

Sonuç olarak 28 Şubat sürecinin, postmodern sözcüğünün içeriğindeki anlam katmanlarından yola çıkılarak tanımlanması olanaksızdır. Adlandırmada baskın olan ana tema, postmodernliğin gündelik kullanımındaki etkisinin fazlasıyla dikkate alınmış olduğunu göstermektedir. Burada darbenin kendine özgü niteliğinin postmodern bir durum olarak algılanmış olması da düşünülebilir. Nitekim “postmodern darbe”, bütün muğlâklığına rağmen, süreklilik arzusuyla gerçekleştirilen ve “sivil” unsurların da seferber edildiği özgül bir müdahale olarak görülmüştür. 28 Şubat sürecini klasik darbelerden ayıran en önemli fark da darbenin kelimenin tam anlamıyla postmodern bir çeşitliliğe sahip olmasından değil, belki gerçekleştirilme biçiminin özgünlüğü ve uzun bir süreye yayılmış niteliğinden kaynaklanmaktadır (Çandar, 2001). Eski darbeler “gizlice, toptan ve aniden” yapılırken bu seferki “açıkça, perakende ve taksitle” yapılmış (Alkan, 1997), postmodernlik iddiası içinde öngörülen bir model çerçevesinde toplum mühendisliğini öne çıkarmasıyla da diğerlerinden ayrışmıştır (Ilıcak, 2001). Müdahaleye sivil unsurlar da katılmış, böylece “silahlı” ve “silahsız kuvvetler” başta irtica olmak üzere rejim karşıtı hareketler karşısında mevzi genişletilmiştir (Bayramoğlu, 2001). Bu da onun postmodern sayılmasına tek başına yeter sebep olarak görülmüş olmalıdır.

Oysa postmodern siyasette içkin olan ana tema onun, siyasetin farklı seslerini, farklı perspektifleri meşru gören bir çoğulculuğa dayanmasıdır. Hatta her farklılık, gerçekte postmodern siyasetin bayraktarlığını yaptığı bir sosyolojik olgu olarak görülür (Vergin, 2003: 310). 28 Şubat sürecinin postmodernliği ise sadece darbe uygulamasının özgünlüğüyle sınırlı kalmış, toplumdaki pek çok sesin, özellikle dinselliğe vurgu yapan eğilimlerin sesinin ebediyen kesilmesi-kısılması önemli ve başta gelen temel hedef olarak görülmüştür (Akpınar, 2001).

O hâlde 28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen müdahaleyi “postmodern darbe” kavramıyla tanımlamak sorunlu bir adlandırma çabasıdır.

(*) Hece Dergisi, sayı 138-139-140 (Haziran-Temmuz-Ağustos), ss. 55–65. -2009-

   
Başlıklar: