SOSYAL BİLİMSEL İLGİDE MEŞRUİYET SORUNU

-“NORMAL BİLİM” VE HAKİKAT REJİM(LER)İ- (*)

              Sosyal bilimsel çalışmalarda araştırmaların her aşamasında ciddi bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya gelmek kaçınılmazdır. Bu karşılaşmalar daha ilgi düzeyinde bile araştırmacının sürekli bir farkındalığıyla biçimlenir. Meşruiyetle, mevcut herhangi bir yapı ya da düşüncenin yasal statüsünün ahlaki, hukuki, siyasal ya da dinsel bir bağlamda nasıl teşekkül ettiğini kastediyoruz. Bu nedenle herhangi bir teorik ya da politik sistemin meşruiyetinden söz ettiğimizde, gerçekte var olana otorite ka­zandıranın ne ya da kim olduğunun peşindeyizdir.

Herhangi bir bilginin meşruiyetinden söz ettiğimiz her seferinde, gerçekte bu sınırlılıktaki ilgilerimizden başlamak üzere erişmeye çalıştığımız, bilginin ya da bu bilgiden hareketle yapmayı tasarladığımız-gerçekleştirdiğimiz eylemin, mevcut zemin içindeki onanma düzeyini hesaba katmış oluyoruz. Kuşkusuz meşruiyet zemini her zaman aynı form ve belirleyicilikte olmayacağı gibi sürekli bir kalıcılığa da sahip değildir; aksine zaman içinde onda da bir değişim yaşanması mukadderdir. Hatta meşruiyeti tanımlarken kullanılan araç ve argümanlar bile bu süreç içinde değişebilir. Çünkü meşruiyetin tarihsellikle malul olması kadar gündelik gerçekliğe tabi olması da, olası bir değişimin kabullenilmesini kolaylaştırıp makulleştirmektedir.

Bu çerçevede bilimsel bilginin konvansiyonel düzeyde hâlihazır dünyanın meşruiyet alanında yer almasının her zaman daha kabul edilebilir olduğu, bilimin oluştuğu tarihsel sürece ve ulaştığı sorunlara dikkat edildiğinde açıkça görülür (Hazard, 1994; Burke, 2001). Öte yandan sosyal bilimlerin insani ve toplumsal gerçekliğe vurgu yapan doğası, gündelik gerçekliğin yarattığı meşruiyet kriterlerinin dışında düşünülemez. Esasen bu kuşatma sosyal bilimsel araştırmayı ilgi düzeyinde bile meşruiyet tartışmasının parçası haline getirir. Bilginin hangi prosedürler ekseninde oluştuğu bilim tarihinde esaslı bir tartışma konusudur. Nitekim Thomas Kuhn ve Michel Foucault da, biri bilim dünyasından diğeri de gündelik gerçeklikten beslenen argümanlarıyla bilimsel bilginin ya da resmi söylemin dahil olduğu meşruiyet zeminini tartışmaya açmışlardır (Barnes, 1991; Philp, 1991)[1].

Thomas Kuhn: Paradigma Etrafında Şekillenen Meşruiyet

T. Kuhn’un temel eseri Bilimsel Devrimlerin Yapısı, bilim tarihini ciddi biçimde kritik etmek suretiyle bilimsel bilginin doğası hakkında felsefi sorular yöneltmenin ilk başarılı girişimlerinden birisi olarak tanınmaktadır. Onun bilimsel topluluğun rolüne, ortak normlara, devrimci kriz dönemlerindeki çözüm arayışlarına, bilimsel iletişim ve eğitim örgütlenmesine ve bilimsel devrimleri kışkırtan bilim-ötesi baskıların farkına varılmasına gösterdiği ilgi, çalışmalarının, sadece felsefeci ve bilim tarihçileri arasında değil sosyal bilimciler arasında da etkin olmasına yol açmıştır. Bu bağlamda Kuhn’un yaklaşımları sosyolojide özellikle bilgi sosyolojisinin, kendi etkinlik alanını doğa bilimlerini kapsayacak şekilde genişletmesine olanak tanıması açısından büyük öneme sahiptir. (Marshall, 2003; Barnes, 1995).

Kuhn bilimsel bilginin evrimi ya da nasıl bir serüvene tabi olduğunun açıklamasını yaparken paradigma kavramını kullanmaktadır. Onun kavramsallaştırmasıyla paradigma, bilimsel bilginin üretiliş koşulları ve sürelerinin hangi bilişsel ve entelektüel bağlama tabi olduğunu göstermesi açısından oldukça işlevsel sayılabilecek bir anahtar statüsündedir. Kuhn’a göre paradigma “bir bilim çevresine belli bir süre için bir model sağlayan, yani örnek sorular ve çözümler temin eden, evrensel olarak kabul edilmiş bilimsel başarılardır” (Kuhn,1991).

Kuhn, bu kavramıyla, her bilimsel etkinliğin gerçekte mevcut bir paradigmanın sınırlarına hapsolmak zorunda olduğunu dayatan hâkim anlayışa dikkat çekmekte ve dolayısıyla da her yeni bilimsel atak, girişim ve söylemin ancak verili paradigmayı yararak etkili ve muktedir olabileceğini iddia etmektedir. Bir paradigmadan diğerine geçiş her zaman zor, meşakkatli ve sorunludur. Bu nedenle karşıt eleştirel kritiklerin akibeti, söz konusu çabayı sahiplenenler için her zaman arzu edilen ölçüde mak(b)ul bir sonuç vermeyecektir.

Her bir paradigma sonunda öteki paradigmalardan bağımsız bir şekilde işleyen yeni bir harita, hatta özgül bir anlam dünyasını ifade etmektedir. Bu da her bilimsel uğraşın olmazsa olmaz bir bağımlılık içinde hâkim paradigmaya teslim olmasını zorunlu kılmakta ve mevcut paradigmanın ekseninden sapmamak kaydıyla da kendini rutin bir etkinlik olarak tanımlamaya mahkûm olmaktadır. Öyle ki artık her bir paradigma farklılıklar karşısında gerçekte kendi iç çelişkilerini de bastıracak bir şekilde, sürekli bir aktiviteyi canlı tutmak zorunda kalmaktadır (Kuhn, 1991).

Paradigma: İnançlar ve Kabuller Haritası

Kuhn’un paradigması bilimsel zihniyetin hangi inançlar ve kabuller ekseninde şekillendiğini göstermektedir. Ona göre içinde yer aldığımız algı dünyası da belli bir paradigmadan beslenmekte, bu paradigmanın himayesini talep ederek de kendini normalleştirmektedir.

Paradigma terimi Kuhn’un “normal” (olağan) bilim dediği pratiğin değerlendirilmesinde temel kısmı oluşturur. Bir bilimsel başarının paradigma statüsüne ulaşabilmesi için, yeni bir konsensüsün özünü oluşturmaya yetecek ölçüde uzmanın kendisine bağlılığını kazanmak üzere, daha önce ortaya atılmış ve çözümsüz kalmış olan bazı problemlere ikna edici ve yeni çözümler sunması gerekir. Ayrıca, kendini tanımlamaya başlamış olan bir araştırma geleneği içinde faaliyet yürütecek daha sonraki araştırmaların çözmeye çalışacağı sorunları gündemde tutacak kadar çözülmemiş probleminin de olması gerekmektedir (Marshall, 2003).

Kuhn’un perspektifine göre bilim tarihinde iki farklı etkinlik biçimini birbirinden ayırt etmek her zaman mümkündür (Kuhn, 1994, 1991):

“Normal” (olağan) bilimsel etkinlik, bir bilimsel topluluğun, simgesel genellemeler, modeller ve örnek problem çözümlerinden oluşan bir “disipliner matriks”ini sorgulamaksızın paylaştığı ve buna dayalı kuramsal açıklamaların alanını genişletmeye çalıştığı dinginlik dönemlerine özgüydü. “Devrimci” bilimsel etkinlik ise, var olan kuramlar çerçevesinde açıklanamayan olguları açıklama iddiasında olan yeni bakış açılarının ortaya çıktığı bunalım dönemlerinde gözlenirdi. Bunalım, yeni bir “disipliner matriks”in öncekinin yerini almasıyla son bulurdu.

Kuhn normal bilimi, paradigma kurallarınca yönlendirilen bir tür bulmaca-çözme faaliyet(ler)i olarak betimlemektedir. Bu bulmacalar, hem teorik bulmacalar hem de deneysel ve doğayla ilgili bulmacalardır. Normal bilimin bilim adamlarının, bir paradigmanın, paradigma içinde yöneltilen bulmacaların çözümü için gerekli koşulları sağladığını önceden kabul etmeleri gerekmektedir. Kuhn’a göre, bu bulmaca çözmedeki başarısızlık, paradigmanın yetersizliğinden çok bilim adam(lar)ının yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de çözüme direnen bulmacalar, bir paradigmanın yanlışlamaları olmaktan çok anomaliler olarak gözükmektedir. Öte yandan tüm paradigmaların anomalilerinin söz konusu olması da gayet doğal bir durumdur ve Kuhn bu bağlamdaki tüm yanlışlamacılık ima ve iddialarını ısrarla reddetmektedir (Akış, 2003).

Aslında bir bilimin “normal” dönemlerinde, o dalın bilimsel topluluk içinde izlenecek kuramsal ve metodolojik kuralları, başvurulacak araçları, izlenecek sorunları ve araştırmaları değerlendirecek standartları konusunda esaslı bir konsensüs vardır. Bu mutabakatın temelinde de, bilimsel topluluğun birtakım eski bilimsel başarıları kendine model ya da paradigma olarak benimsemesi yatmaktadır. Bu nedenle de, belirli bir disiplin içindeki bilimsel eğitim, bu verili paradigmanın iyice bilinmesini ve hatta ders kitaplarında da yer almasını gerektirmektedir (Marshall, 2003; Akış, 2003; Aslan, 2003).

Kuhn’a göre bilimsel gelişme süreci bir paradigmadan diğerine geçişle gerçekleşir. Bu geçişte ise psikolojik ve sosyolojik hatta bilim dışı etmenler bile sürece karışır. Kuhn, bir paradigmanın yerine bir diğerinin geçişini bilimsel devrim olarak adlandırır: Eski paradigma içinde baskısı duyulan bir takım anomalilerin, yani alışılmışın dışındaki soruların cevaplandırılmasında gitgide artan güçlüklerle karşılaşılması, bilimsel bir devrime neden olur. Kuhn, bu dairesel gelişme biçiminin tarihin herhangi bir noktasında durmasının söz konusu olmadığını vurgular ve bu gelişme de, olasılıkla bilim tarihi içinde hep yinelenecek bir biçimdir. Kuhn’un bilimsel devrimlerin yapısına ilişkin şeması şöyledir (Akış, 2003):

Bilim-Öncesi Dönem > Normal-Olağan Bilim >Bunalımlar >Bilimsel Devrim >Yeni Normal-Olağan Bilim >Yeni Bunalımlar.

Thomas Kuhn, bilimsel devrimler ilişkin dönüşüm süreçlerini ‘bilim öncesi’ evresi ile başlatmaktadır. Bu evre daha sonra gelişim göstererek zamanla ‘normal bilim’ statüsü kazanacaktır. Normal bilimin belli bir evreden sonra daha da gelişerek ters olguların çatışmalarının sonucunda bir noktadan sonra tıkanması ve bunu da normal bilimin yeni bir kriz sürecine girmesine neden olması izleyecektir. Kuhn’a göre bu kriz süreçleri, normal bilimi farklı bir tabana taşıyarak bir devrim ile yeni normal bilimin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Gerçi bu yeni bilimin gelişim sürecinin de eninde sonunda bir krize maruz kalacağı kaçınılmazdır ve bu da yeni normal bilimi daha da yeni bir sürece taşıyacaktır (Krş. Akış, 2003).

Belirli bir süre normal bilim yapan topluluğun araştırmaları, zaman içinde yavaş yavaş uygunsuzluklarla (anomali) karşılaşmaya başlar. Çünkü başlangıçtaki paradigma ve onun sağladığı bakış açısı ancak belli sınırlara kadar geçerlidir; bilim dalının araştırma alanına giren bütün nesneleri kapsayamamaktadır. Bilimsel topluluk üyelerinin ilk tepkileri, ortaya çıkan uyumsuzlukları verili paradigmaya sadık kalarak bir biçimde açıklamak, hatta giderek bütün bu açmazları göz ardı etmek şeklinde tezahür eder. Ne var ki uygunsuzluklar gittikçe çoğalır ve bilim topluluğu bunalıma girer. Bunalım içindeki bilim topluluğunda, bilim öncesi döneme benzer bir arayış çeşitliliği ve bakış açıları çatışması başlar. Bu arada bakış açısını toptan değiştirebilecek yaratıcılıkta (genellikle genç) bir bilim adamı çıkar ve yeni bir paradigma ortaya atar. Böylece yeni bir bilimsel devrim başlatılmış olur (Krş. Akış, 2003; Aslan, 2003).

Görüldüğü gibi bilim sürekli ilerleyen ve bir önceki aşaması bir sonrakine katılan çizgisel bir gelişme göstermiyordu. Bir çerçeve içinde önce dış sınırlarına ulaşıyor, ama sonradan bu çerçevenin yerini bir başkası alıyordu. Hiç kuşkusuz yeni paradigma ya da bakış açısı da, bilim topluluğunun eski üyelerince reddedilecektir. Bunun üzerine yeni bakış açısını benimseyen genç bilim adamları ile eskiler (yaşlılar) arasında bir çekişme başlar. Kuhn’a göre, bu gerilim ve çekişme yaşlı bilim adamlarının doğal olarak ölmeleriyle sona erer. Böylelikle yeni paradigmayı kabul eden genç bilim adamları, yeni bilim topluluğunu oluştururlar ve yeni bir normal bilim dönemi başlar. Normal bilimin tıkanma noktasında ortaya çıkan kriz safhasına bağlı olarak oluşan, bilimsel devrimin bizzat kendisidir. Nihayet bu devrim de yeni oluşumları ve yeni paradigmaları beraberinde getirecek ve böylece yeni normal bilimin temelleri atılacaktır. Ancak ne var ki, bu yeni bilim sürecinin de, er ya da geç tekrar bir kriz ortamına yani yeni bunalımlara girmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu çevrim sürekli aynı şematik çerçeve içinde devam edecektir (Akış, 2003).

Kuhn, herhangi bir bilimsel etkinliğin bir paradigmatik model olarak kabul edilmeye başlamasıyla birlikte farklı telakki ve arayışların da buna bağlı bir şekilde ciddi bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya geleceklerini iddia etmektedir. Çünkü mevcut paradigmaya yapılan itiraz ya da muhalefet aslında giderek gündelik gerçekliğin bilgisine dönük bir red ve isyan anlamı taşıyacaktır. Kuhn’un ifadesiyle “kurama yapılan bir tehdit bilimsel yaşama yapılan bir tehdit” olarak okunacaktır (Kuhn, 1994). Böylece egemen paradigmayla şekillenen zihinsel ve bilimsel yapı da sonuçta herkes için geçerli olabilecek bir genişlikte yeni bir ortodoksi üretmekte gecikmeyecektir

Bir paradigmadan çıkmak nasıl mümkün olabilir? Kuhn’a göre bu çıkış ancak devrimci bir başkaldırıyla mümkün olabilir (1991). Bir karşı devrimin, mevcut yapının içinden gerçekleştirilmesinin imkânsızlığını sık sık vurgulayan Kuhn, bu meyanda her paradigmanın kendi yeterliliğinin bir sınamasına imkân vermeyecek kadar kesinlik ve doğruluk iddiasında olmak zorunda olduğunu hatırlatır. Farklı bir söylem, ancak, eldeki paradigmanın yetersizliklerinin açıkça ortaya çıkmaya başladığı kriz dönemlerinde, hâkim paradigmayı dışarıdan zorlayan yeni bir çıkışla varlık kazanma şansı kazanabilir. (Ömerustaoğlu, 1999; Marshall, 2003).

Eğer bir paradigma mevcut sınırlar içinde üretilmiş problemlerin çözümü olarak tanımlanıyorsa, bu durumda hakim paradigmanın içinden gelen açılımların tamamı, sadece söz konusu zihniyetin meşruluğunu takviye edecek çözümlemeler peşinde olacaktır. Bu yüzden Kuhn’a göre, bilimsel bilginin sınırlılıklarını mevcut paradigmanın içinde kalarak fark etmek mümkün olmayacaktır. Gerek paradigmanın öncülerinin gerekse takipçilerinin, karşı paradigma önerileri karşısında oldukça katı bir tutum takınmalarının nedeni de budur. Hatta bu çerçevede paradigmanın yetersizliklerine ilişkin her iddia da tam bir şiddetle bastırılmak istenir. Yeni paradigma, sonuçta bu baskı ve yetersizliklere bağlı olarak bütün bunlardan açıkça farklı bir anlam ve zihniyet dünyasıyla ilişkili olarak kendisini tanımlayacaktır. Zaten Kuhn’un radikal bilime atfettiği değer de bu açıdan oldukça önem kazanmaktadır. Kuhn şunları söylemektedir (1991):

“Paradigma değişiklikleri gerçekten bilim adamlarının, araştırma ile bağlanmış oldukları dünyayı farklı şekilde görmelerine neden olur. Bilim adamının dünyasında önceden ördek sayılan nesneler devrimden sonra tavşan oluverirler”.

Foucault: Bir Meşruiyet Temeli Olarak Hakikat Rejimi

Michel Foucault çalışmalarının tamamında otorite kavramının soykütüğünü açığa çıkarmaya çalışır. Onun peşine düştüğü asıl problem fiili otoritenin kendini hem görünür hem de görünmez kılarak (biyo-iktidar) gündelik gerçeklik dünyasını nasıl kurguladığını, belirleyip dönüştürdüğünü göstermektir (Philp, 1991).

Foucault, 18. ve 19. yüzyıl toplumlarının gündelik yaşam örüntülerinden hareketle “disiplin toplumları” kavramını kullanmıştır. Ona göre bu toplumların 20. yüzyılda doruk noktalarına ulaştırdıkları otoriter düzenekleri, ancak geniş ve yaygın kapatıp-kuşatma mekanları düzenlemeleriyle birbirlerinden ayırt edilebiliyordu. Deleuze’un da belirttiği gibi (2001) “birey hiç durmadan, her biri kendi yasalarına sahip olan bir kuşatma mekanından öbürüne geçer; önce aile; sonra okul (“artık ailende değilsin”); ardından kışla (“artık okulda değilsin”); en sonunda da fabrika; arasıra hastane; olasılıkla hapishane, yani kapatılmış-kuşatılmış çevrenin en önde gelen örneği”ydi.

Bu bağlamda, bilginin üretildiği toplu­mun bir güç ilişkileri toplamı olduğunu öne süren ve dolayısıyla, gücü epistemik strateji olarak tanımlayan Foucault, gücün, söylen­mesi, yapılması gereken şeyi engellediğini ve söylenebilecek şeyi seçtiğini öne sür­müştür. Başka bir deyişle, bilgi güç ilişkisi düzenleyici türden bir ilişki olup, pratikte görülebilir. Bilgi, söylemler aracılığıyla iktidara dönüşür, ya da iktidar söylem tarafından harekete geçirilip uygulanır. Bir başka deyişle söylem, bilgi nesneleri üreten bir bilgi-iktidar sentezi olarak ele alınabilir. Hatta Foucault, bu çerçevede birer bilgi üreteci olarak akademik bilimlerin de gerçekte yalnızca bilgi üretmediklerini aynı zamanda iktidarın yolunu da açtıklarını belirtmektedir (1999).

Ona göre, bilgi, güç kullanımı olmadan, tanımlanmamış, belirsiz ve form­suz bir şeydir. Bilgi, politika, ekonomi, söy­lem formasyonu ve politik teknoloji olup, bilmek de yargıda bulunma ve egemenlik altına alma gücünü kullanmaktır. Bundan dolayı, Foucault’ya göre, güç olmadan bilgi, bilgi olmadan da güç olamaz. Bilgi güç, güçte bilgidir (Foucault, 1999).

Foucault bu mevcut güç düzeneğinin işleyişini temellendiren kurucu bir kavramdan, “hakikat rejimi”nden söz etmektedir. Hakikat rejimi, onun içini doldurduğu özgün bir kavramdır. Ona göre iktidar ve otorite bütüncül bir meşruluk üretecidir. Biteviye kendini güncelleyen verili iktidar ve onun aygıtları, olması gerekenin referansını sürekli kendine bağlayan bir yapı içinde çalışmaktadır. Bu bağlanmanın geçerliliği ancak rejimin hakikat tekelini kendi elinde tutmasıyla süreklilik kazanabilecektir. Esasen hükümranlık talebi hakikati tanımlama, kodlama ve onu yegâne geçerli bir değer ve bilgi formu olarak kabule zorlama konusunda ustaca özümlemeler peşindedir.

Foucault, farklı otoriter sistemlerin kendi sistemlerini hem yaygınlaştırmak hem de gündelikleştirmek için uyguladıkları yöntemleri tasvir ederken hakikat rejimi kavramına merkezi rol atfetmektedir. Onun özellikle Bilginin Arkeolojisi’ni (1999) takip ederek özetlemek gerekirse her toplumun hakikatle ilgili bir genel politikası, yani doğru diye kabul edip fonksiyonel hale getirdiği söylem tipleri, insana doğruyla yanlış önermeleri birbirinden ayırma olanağı sağlayan mekanizmaları ve örnekleri, değerleri hakikate ulaşma hedefi­ne göre ayarlanmış teknik ve prosedürleri mevcuttur ve bütün bunlardan hareketle, her toplumda doğru sayılan şeyi söylemekle yükümlü olanlara belli bir statü verilmektedir (Foucault, 1999). Böylece hakikat rejimi, herhangi bir toplulukta neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair söylemsel oluşumlar, prosedürler, mekanizmalar bütünü olarak tanımlanabilir çünkü hakikat, rejimin bizatihi kendisidir.

O halde her iktidar bir hakikat rejimi kurma iddiasından doğar ve beslenir. Dolayısıyla her hakikat rejimi de ustalıkla kotarılmış bir söylem etrafında tasarlanmak zorundadır. Hiç kuşkusuz söylemler içine doğdukları toplumsal veya kurumsal bağlamlarla iç içedirler. Bu nedenle mevcut problemleri ve nedenlerini ilan edecek otoriteye sahip olanlar ya da böyle bir otorite kazananların toplumsal kimlikleri üretilen söylemlerle sürekli bir ilişkisellik taşımaktadır. Artık üretilen söylemler özel olarak ilgilenilen nesneleri, her biri gerçeklikle iç içe geçmiş başka nesnelerden ayırmakta kullanılan “niteleme şemaları”nı işlevsel kılmaktadırlar (Foucault, 1992, 1999).

Aslında Foucault’nun asıl amacı, farklı hakikat rejimlerinden yola çıkarak bu tür yapıları oluşturan söylemlerdeki esas değişiklikleri sergilemek ve bu rejimlerin son tahlilde bilgimizi, kategorileştirme sistemlerimizi nasıl düzenlediğini hatta altüst ettiğini göstermektir (Marshall, 2003). Kuşkusuz her bilgi formu derinlemesine incelendiğinde onun belli bir hakikat rejimi açısından ele alınmak durumunda olduğu açığa çıkmaktadır. Bu bağlamda Foucault, hakikatin ik­tidarın hiçbir şekilde dışında olmadığını öne sürmektedir. Hatta ona göre hakikatin bir ekonomi politiğinden bile söz etmek gerektiğini vurgulamaktadır. Ona göre, ekonomi politiği belirleyen temel özellikler arasında öncelikle her hakikatin bilimsel söylem formunda ifade edilip, onu üreten kurumlarda merkezileşmesi gelmektedir. Yanı sıra her hakikat, sürekli bir ekonomik ve politik teşvike konu olmakta, hatta bununla yetinmeksizin, sınır­sız bir yayılma eğilimi sergilemekte ve giderek bir tüketim objesine dönüşmektedir. Son olarak da hakikat, egemen birkaç büyük ekonomik ve po­litik aygıtın, politik tartışma ve toplumsal planda karşı karşıya gelmeleriyle ilgili bir sorun ya da konu olarak belirginleşmektedir (Foucault, 1992, 1999).

Verili Paradigma ve Asıl Hakikat ya da Güncellenen Tartışmalar

Yaygın kullanımlarından da açıkça anlaşıldığı gibi paradigma kavramından bahsedildiği her seferinde vurgulanmak istenen, onun genelde ideal bir durum ya da örnek bir şeye bakış tarzımızı, yargılama ölçütlerimizi sağlayan her türlü ideal tip ya da model olduğudur. Paradigma, aslında bireyler, gruplar hatta milletlerin neyi nasıl algıladıklarını, neyi benimseyip neyi benimsemediklerini belirler. Hatta çok basit bir ifadeyle onun için, “insanların olaylara, konulara bakış açısıdır” bile denilebilir (Marshall, 2003).

Felsefeci ve bilim tarihçisi Thomas Kuhn’u izleyerek verili bir bilimsel ölçütü yani paradigmayı aşmanın zorluklarını ve yeni bir paradigma oluşturmanın olmazsa olmaz bedellerini öğrenmiş oluyoruz. Foucault ise gündelik yaşamın her evresinde hâkim olan bir iktidar konseptinin bize kendi hakikatini nasıl dayattığını göstermektedir. Muktedirlerin inceltilmiş otorite kalıplarıyla şekillenen ve güçlendirilen bir epistemolojik alan, gerçekte hakikat rejimlerinin birer marifeti olarak açığa çıkmaktadır. Belli bir hakikat tekeli üzerinden işletilen bilgi dünyası, denetim ve kontrol çeperlerinin yarılmasına ve aşılmasına hatta aşındırılmasına bile asla müsamaha göstermeyecektir. Kuhn ve Foucault’nun farklı bağlamlarda geliştirdikleri kavramları ortak bir mevzi içinde değerlendirdiğimizde bir yandan bilimsel bilgi dünyasındaki gerilimleri bir yandan da bu bilginin bir hakikat rejiminin “ideolojik aygıtları” (Althusser, 1989) olarak araçsallaşmasına tanıklık ediyoruz.

Kuhn ve Foucault’nun başlattıkları tartışma bugün daha da zengin bir şekilde sürmektedir. Günümüzde temel sorun her zaman olduğu gibi daha çok entelektüeller açısından ahlaki bir sınav olarak değerlendirilebilecek bu tartışmaların gerçekte nereye kadar ve nasıl sürdürüleceğidir. Sosyal bilimler verili bilgiye ve bilim anlayışına sadık kalacaklar mıdır? Bu bağlılık entelektüeller için hiç kuşkusuz reddedilmesi ve aşılması gereken bir çeper olarak değerlendirilmelidir. Ancak sorunu bir meslek alanı olarak sosyal bilimciler açısından irdelemeye çalıştığımızda mevcut gerilimin akademisyen aleyhine işlediği görülmektedir. Aslında sosyal bilimlerin bilim olarak kıymetlerinin ne olduğuna ilişkin tartışmalar bir yana bırakılacak olursa, büyük ölçüde üzerine eğildikleri, bizatihi sosyal olandır yani sosyal alandır. Bu dünyanın değiştirilmesine ilişkin her öneri ve çaba, bir yandan mevcut paradigmayla hesaplaşmak bir yandan da mevcut rejimin hakikat anlayışına karşı gelebilecek-durabilecek yeni bir hakikat savını ortaya atmak zorundadır.

Aynı iktidar ve otorite kalıpları kullanılarak, aynı evrenin bilişsel-epistemolojik aygıtlarında ısrar ederek “bildiğimiz dünya”yla baş edilebilir mi? Sosyal bilimsel araştırmalarda cevaplanması gereken soruların başında hala bu sorunun yer alıyor olması, felsefi ve ahlaki temellendirme açısından oldukça zayıf kalmış bir alanda faaliyet gösterenlerin işinin çok zor olduğunu göstermeye yetmektedir. O zaman tartışılması gereken hâlâ budur.


* Sosyal Bilimler ve Felsefe, Ankara: Vadi, ss. 259–267 -2006-

[1] Burada bilginin yanlışlanabilirliğinden her yeni bilginin gerçekte bir önceki bilgiyi tamamladığına kadar pek çok yaklaşım, başta Karl Popper olmak üzere T. Kuhn ve Feyerabend gibi düşünürlerle derinleşen oldukça zengin bir tartışma alanı yarattığını unutmamak gerekir.

   
Başlıklar: