YOKSULLUĞUN MUĞLAK DİNSELLİĞİ (*)

              Gündelik hayata yansıyan görüntüler, dinsellikle yoksulluk arasında zorunlu bir bağlantının her zaman kurulabileceği yönünde açık bir yanılsamaya yol açmaktadır. Bu yanılsama, dinselliğin, yoksullukla baş etme stratejilerinde esaslı bir engel oluşturacağı varsayımına da işlerlik kazandırmaktadır. Yoksullukla dinsellik arasında kurulmaya çalışılan zorunlu ilişkiye bağlı kalındığında din konusu da sorunlu bir tema olarak ele alınmaktadır. Böylece dinin yoksulluğa yol açan ya da onu açıkça meşrulaştıran söyleminin varlığına dikkat çekilmekte, yoksulluğu alt etmek için de öncelikli olarak dinle hesaplaşmak gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Toplumsal geriliğin ve kötürümleşen sınıfsal farklılaşmaların başat nedeni sayılabilecek bir din algısından hareket edilerek, gündelik hayata sinmiş görüntülerin, gerçekte tanımlanmış alt-kültür gruplarının dinsel niteliklerini yansıtan bir işaret olduğu iddia edilmektedir. Artık yoksulluğun genel örüntüler toplamına rahatlıkla odaklanmak mümkün olabilmekte, dinselliğin göstergeleri üzerinde kolaycı çözümlemelere yer verilebilmektedir. Çünkü bu genel yaklaşımlara göre din, yoksulluğun teminatıdır ve gerçek dinsellik kendisi için en uygun ortamı ancak fukaralığın dar ve biçimsiz dünyasında bulabilecektir.

Yoksulluk Üzerine

Aslında yoksulluk modern bir kavramdır ve içinde yaşadığımız zaman aralığının felsefî ve kültürel ağırlığını taşımaktadır. Bu bağlamda yoksulluk tanımlanırken mutlak ve görece yoksulluklardan söz edilmektedir. Mevcut yapıların varlığı, yoksulluğun terminolojik bir kargaşa içinde ele alınmasına imkân veren pek çok tanımlamaya yol açmaktadır. Fakir(lik) ve fukara(lık) kavramlarının zenginleştirdiği referans dünyasında din daha belirleyici bir anlam alanına sahipken, yoksullukla daha seküler bir olguya gönderme yapılmaktadır. Çiğdem yoksulluk ve fakirlik kavramları arasındaki farklılıklara değinirken (2001: 136), yoksulluğun, yoksulluk şartlarının ve yoksulluk durumunun “resmileştirilmesi” ve “anlatılanması”nı kolaylaştıran bir kavram olduğunun altını çizmektedir. Buna karşılık fakirlik, ona göre, eğer buna bir mistik anlam yüklenilmemişse, her zaman daha şiddetli bir içerlemeyi ve gerilimi göstermektedir. Çiğdem, bu farktan hareketle, yoksulluğun daha seküler, fakirliğin ise daha dinsel bir yoksulluk anlamına gelebileceğine işaret eder.

Fakirliğin dinsel geleneğe yoksulluğun da imajinatif düzeyde modern gerçekliğe atıfta bulunabilen gevşek dünyası, aslında bütün bu ayrışmaların kendi tarihsel-sosyal görüntülerine uygun bir söylem alanından kaynaklandığını göstermektedir. Tarihsel açıdan fakirlik bir gerçeklik düzeyi olarak, kendi koşullarından ve tanımlama stratejilerinden koparılarak anlaşılamayacağı gibi yoksulluk da, günümüzdeki çeşitliliğiyle gündelik yaşam biçimlerine sarkan farklı limitlerinden bağımsız olarak ele alınamaz. Bu nedenle fakirlik ve yoksulluk, kavramsal düzeyde kendi toplumsal bağlamları içindeki kullanışlarının özenli ve ayrıntılı karşılaştırmaları dikkate alınarak ancak çözümlenebilir. O halde terminolojik açıdan, bugün için kendi referans dünyasından koparılmış bir kavram olarak fakirlik yerine, içinde yaşadığımız dünyanın gerçekliğini yansıtan yoksulluk kavramı üzerinde yoğunlaşmak daha uygun olacaktır.

Yine de yoksulluğun tanımı konusunda bir ortak yaklaşımdan söz etmek mümkün değildir. Çünkü her yaklaşım, yoksulluğu farklı hesap, tanım ve ölçekler kullanarak değerlendirme çabasındadır. Esasen toplumsal akışkanlıktan yeterince yararlanamayan pek çok kişi, kendilerini içinden çıkmanın neredeyse imkansız olduğu bir dünyada bulmaktadır. Genel olarak yoksulluk, insanların temel gereksinimlerini karşılayamama durumudur. Ne var ki gereksinim, maliyet olarak dinsel ve seküler evrende farklı değerlendirmelere açık bir kavramdır. Zaten yoksulluk düzeylerine ilişkin kriterleri de, toplumsal düzeyde değişen ve farklılaşan norm ve beklentilere göre düzenlemek gerekir. Esasen her toplumsal birim de, kendi kültürünün ürettiği yerleşik bağlamdan hareketle bir yaşama standardı belirlemektedir.

Bu bağlamda yoksulların belirlenmesi için ölçüt alınan limitlerden biri zorunlu ihtiyaçtır (basic needs) ve mutlak yoksullukla da (absolute poverty) bu kategoride yer alan ve dar anlamda sağlıklı ve etkin bir bedensel işleyiş için gerekli maddelerin yokluğunu tanımlayan temel gereksinimlere vurgu yapılmaktadır. Ölçüt olarak alınan limitlerden bir diğeri de kültüreldir. Bu kategori ise eşitsizliğin bir ölçüsü olup, göreli yoksulluğun evrenidir (subsistence poverty). Göreli yoksullukla, toplumdaki genel yaşam standartlarına ulaşamayanların durumu yansıtılmaktadır. Böylece kimi grupların yaşama koşulları ile nüfusun çoğunluğunun sahip olduğu şartlar arasındaki farklılığın değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Mutlak yoksullukta yalnızca barınaksızlık ya da açlıktan ölme sınırında olanlar yoksulluk tanımına girmekteyken, göreli yoksullukta beslenme, barınma ve giyim olanakları yaşamlarını sürdürmeye yettiği halde toplumun genel düzeyinin gerisinde kalanlar da yoksul tanımının içine sokulmaktadır. Hatta yaşam projelerinin çalışma, profesyonel yetenek ve meslekler yerine tüketim tercihleri etrafında inşa edildiği bir tüketim toplumunda yoksul olmak, evrensel istihdama dayalı üreticiler toplumunda yoksul olmaktan bile oldukça farklıdır. Öyle ki artık “yoksul olmak” anlamını başlangıçta işsiz olmaktan alırken, günümüzde yeterince tüketemiyor olma hali daha belirleyicidir (Şenses, 2001). Araçlarından yoksun olmaları yoksulların seçme özgürlüklerini de sınırlamakta; hatta seçici olmayan, tüketimlerini karşılığını ödemedikleri şeylerle sınırlayan, dolayısıyla tüketiciler olarak davranamayan bu insanlarda sonuçta piyasadan dışlanmak durumunda kalmaktadırlar.

Yoksulluğa yol açan nedenler zamana ve yaşam çevrimine göre değişiklik göstermektedir. Nedeni, boyutu ve türü ne olursa olsun sorunun en önemli yanı toplumun işleyişi üzerindeki olumsuz etkisidir. Doğrudan yoksulluğa yol açan nedenlerdeki değişimin ayrıntılı bir şekilde incelenmesi, yoksulluğun asıl nedeninin bireysel zayıflıklardan değil, ekonomik ve yapısal faktörlerle toplumsal olumsuzluklardan kaynaklandığını göstermektedir. Yoksulluğu tam anlamıyla anlayabilmek için, zenginliğin ve toplumsal eşitsizliğin toplumdaki genel dağılımını incelemek yeterlidir. Nitekim içinde muhafazakâr, liberal ve radikal teorilerin de yer aldığı bir dizi kuram da bunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır[1]. Sosyolojik çalışmalarda ise daha çok öznel biçimde görülen göreli yoksulluk deneyimlerine odaklanılmıştır. Bu tartışmalarda yoksulluk döngüsü, yoksulluk kültürü, yoksulluk tuzağı ve toplumsal patoloji gibi kavramlara yer verilmektedir. Yoksulların içinde yaşadıkları toplumsal varoluş koşullarında, tahakküm ve sömürü ilişkilerini, marjinalleştirilme ve dışlanma süreçlerini nasıl anlamlandırdıkları sınıfsal-kültürel hiyerarşiler, toplumsal cinsiyet, siyasal ve dinsel aidiyet, etniklik ve toplumsal mekan eksenleri üzerinde tartışılmaktadır. Artık yoksulluk, tarihsel dinamiği içinde, mekansal bir örneğe odaklanmaksızın global bir olgu olarak deşifre edilmekte ve sonuçta “statik” iktisat anlayışının ötesine geçilerek ele alınmaktadır. Çünkü yoksulluk, giderek daha çok derinleşmekte, boyutlanıp çeşitlenmekte, hatta neredeyse görünmez kılınmaktadır. Yoksulluğun toplumun kültürel ve toplumsal sermayesinden mahrum kalması durumunda, “aidiyet” ve “kimlik” sorunlarının derinleşmesi yoksulluk şartlarını daha da kötürümleştirmektedir. Geçmişte daha çok bir “acıma” nesnesi olan yoksulluk, günümüzde bir dışlama, korku ve nefret kaynağı olarak tasvir edilmektedir. Yoksul mahalleleri çok kere güvenlikten yoksun, tekinsiz bir “varoş” imgesiyle ürkünçleştirilmektedir. Artık yoksullaşma, yakın dönemde önüne geçilmesi olası görünmeyen kalıcı bir eğilim halini almıştır ve bununla ağır bir dünya ve insanlık sorununa gönderme yapılmaktadır (Marshall, 1999; Erdoğan, 2002; Işık, Pınarcıoğlu, 2001; Çiğdem, 2002: 135; Şenses, 2001).

Bir İmtihan Objesi Olarak Fukaralık

Fakirliğin dinsellikle ilişkilendirilmesinde farklı dinsel söylemler etkili olmuştur. Tevrat’ta[2] yoksulluk hayatın olmazsa olmaz bir gerçeği olarak sunulurken İncil’de de yoksulluk, neredeyse tercih edilmesi makbul sayılan bir yaşama biçimi olarak tasvir edilmektedir[3]. Uzak Doğu dinlerinde de yoksulluk, asketik bir yaşama biçiminin kaçınılmaz bir öğesi olarak öne çıkmaktadır. Sonuçta bu ilişki, söz konusu ifadelerin ortaya çıktığı bağlama dikkat edilmeksizin değerlendirildiğinde, dinle yoksulluk arasında tipik bir uyumluluğun mümkün olduğuna ilişkin yaygın bir kanaate yol açabilecek mahiyettedir[4].

İslâm’ın yoksulluk konusundaki argümanları da benzer tartışmalara yol açabilecek niteliktedir. İslâm yoksulluğu açıkça dinselleştirmiş ve tüm kavramları olduğu gibi fakirliği de kendi söylem haritasının içinde yeniden anlamlandırılmıştır. Bu nedenle fakirliği, kavramsal düzeyde İslâm tasavvur dünyasının dışında algılamak mümkün değildir. Buna bağlı olarak İslâm’ın alem tasavvuru, din ve dünya algısı, gündelik hayata ilişkin bakış açısı dikkate alınmadan fakirliği çözümlemek mümkün değildir. Çünkü İslâm’ın fakirlik kavramına kazandırdığı dinsel anlam, dinin dünya tanımına odaklanmaksızın sağlıklı bir şekilde tanımlanamaz. Dünya ve öte dünya (âhiret) dengesi içinde gündelik hayatın örgütlü bir tasavvuruna sahip çıkan İslâm, sürekli Tanrı merkezli bir zihniyetin içselleştirilmiş dünyasına ağırlık vermektedir. Bu nedenle fakirlere ve fakirliğe İslâm dininin birey ve toplumla, dünya ve âhiretle ilgili genel perspektifleri açısından bakıldığında durum daha iyi anlaşılacaktır. Günümüzde modernliğin sekülarist açılımları içinde toplumsal yaşamın bütün öğeleri dindışı öğeler tarafından oluşturulmakta, dinin konumu gerek kavramsal/zihinsel gerekse pratik düzeyde esaslı farklılaşmalara muhatap kılınmaktadır.İslâm’ın geleneksel/dinsel anlamdaki yoksulluk kriterleri bile, dinin gündelik hayattaki ağırlığının her geçen gün yeni stratejilerle tanzim edildiği bir dünyada artık ciddi düzeyde gerçeklik ve geçerlilik sorunu yaşamaktadır. Gerçekten de İslâmî gelenek dünyasında ortaya çıkan ve dinin temel iki kaynağı ekseninde toplumsal bir kıymet kazanan fakirlik kavramı, günümüzde değişen şartları ve sosyal gerekçeleri içinde gün geçtikçe daha da ayrıntılandırılmış bir kavramsallaştırmanın kuşatması altındadır. Bu nedenle erken dönem İslâmî literatürün ortaya çıkardığı fakirlik algısı ve fukaralık ölçütleri, bugün yeniden okunmaya ve yorumlanmaya muhtaçtır. Kuşkusuz bu gerilim dinsel metinlerin doğasından olduğu kadar, toplumsal yaşamın değişken yapısından ve modern tabakalaşma sisteminden de kaynaklanmaktadır[5].

Kur’an’da fakirlikle ilgili olarak yer alan ifadeler, söz konusu genel perspektif dışarıda bırakılarak anlaşılamaz. Bu genel bakış açısından hareket edildiğinde metinsel olarak fakirliğin, Kur’an’da maddi veya manevi ihtiyaç anlamında yer aldığı görülür. Böylece zenginlik ve yoksulluk metafizik düzeyde daha derinlikli bir kavrama düzeyinin sınırları içinde gündeme getirilir. Kur’an’ın genel bakış açısının da doğrulayacağı gibi manevi anlamda bütün insanlar fakir ve Allah’a muhtaç olup, zengin olan yalnızca Allah’tır[6]. Aslında bu algı düzeni, Tanrı ve insan arasındaki karşılıklı ilişkinin derin bir analizine de imkân vermektedir. Öte yandan fakirliğe değinen ayetlerin çoğunda da maddi anlamdaki yoksulluk üzerinde durulmuş ve bununla ilgili hükümlere yer verilmiştir. Bu ayetlerde fakirliğin Allah katındaki konumu, bunun bir utanç vesilesi yapılıp yapılmayacağı, kimlere yardım edilmesi gerektiği gibi konulara genel bir çerçeve üretecek şekilde değinilmektedir. Yanı sıra Kur’an’da fakirlik, Allah’ın insanları imtihan ettiği yollardan biri olup ancak sabredenler bu imtihanı kazanmış olurlar (Bakara 2/155). Zenginlerin mallarında ihtiyacından dolayı yoksulun da bir hakkı vardır (Mearic, 70/24-25). Zekatın kimlere verileceğinin açıklandığı bir ayette de (Tevbe, 9/60), fakirler (fukara) bu sıralamanın başında yer almaktadır (Uludağ, 1995: 132; Eskicioğlu, 1995: 129).

Fakirlik İslâm’ın en temel iki kaynağı Kur’an ve Hadis’te (Sünnet) değişik formlarda kullanılır[7]. Kur’an’da fakir kelimesi, fakr kökünden türetilmiş bir sıfattır ve Arapça’da omurgası kırılmış kimse anlamına gelmektedir (İsfahani, 1986: 576-577). Kur’an’da farklı türevleriyle ifade edilen yoksulluk[8], dinî literatürde değişik açılardan ele alınmış, başta fıkıh olmak üzere tefsir ve tasavvuf gibi pek çok alanda da bir yorum çeşitliliği içinde ele alınmıştır[9]. Fakirlik, kişinin zekat konusundaki hak ve yükümlülüklerini belirleyen bir sınır özelliği taşıması açısından oldukça önemlidir. Bundan dolayı fakir kelimesinin dil ve din evrenindeki anlamı daha teknik ve etkili bir ağırlığa sahiptir. İslâm bilginlerinin çoğunda fakirlik, kişinin gelir gider dengesini dikkate alan bir bakış açısı içinde ele alınmıştır. Zaten Kur’an’daki anlamıyla fakir, yeterli miktarda mala ve gelire sahip olmamakla birlikte mevcut haliyle geçinmeye çalışan kimsedir. Miskin ise hiçbir malı olmayan ve ihtiyacını dışarıya yansıtan kişidir[10]. Ancak gündelik dinsel dilde bu kavramlar arasındaki nüans yok sayılmıştır. Böylece tamamıyla dinsel kavramsallaştırmaların sınırları içinde tanımlanan fakirlik, Müslümanlar arası ilişkilerin hukuki şartlarına bağlı olarak din dünyası içinde kalınarak değerlendirilmiştir.

İslâm’da, fakirliğin dramatik sosyal gerçekliğine dikkat çekilmiş, yoksulluk nedeniyle toplumda oluşabilecek bireysel ya da kurumsal düzeydeki gerginliklerin giderilmesi için kimi ahlâkî yaptırımlara başvurulmuştur. Ne zenginliğin ne de yoksulluğun kendi başına imrenilecek bir şey olmadığı yönündeki genel İslâmî hassasiyet, çeşitli düzeylerde sık sık vurgulanmış, bu bağlamda asıl geçerli olanın Allah’ın rızasını kazanmak olduğu teyit edilmiştir. Gerek ayet gerekse hadislerde dünyayla âhiret arasında sağlam bir dengenin kurulması gerektiğine ısrarla vurgu yapılmış, zenginlik ve fakirliğin kulluk bilincini farklı düzeylerde tehlikeye atacak boyutlarına dikkat çekilmiştir. Sonuçta insanlar, zengin ya da fakir oluşları nedeniyle değil Allah’a yakınlıkları oranında bir değer sahibidirler.

Özellikle hadislerde fakirliğe yoğun bir şekilde değinilmiştir[11]. Hz. Muhammed, fakirliğin tabii olarak korkulan ve istenmeyen bir durum olduğuna işaret etmiş ve bizzat kendisi, fakirliğin fitnesinden Allah’a sığınmış, çevresindekilere de “fakirlikten, kıtlıktan ve zilletten, kötülük etmekten ve kötülüğe uğramaktan Allah’a sığının” şeklinde tavsiyelerde bulunmuştur. Ayrıca o, günün şartları içinde fakirlik sıkıntısıyla karşı karşıya gelenlere de sabır ve metanet tavsiye etmiş, iffetli ve onurlu olan fakirlere âhirette ulaşacakları nimetlerin müjdesi verilmiştir. Nitekim hadislerde fakirlerin zenginlerden önce cennete gireceği, cennet ehlinin çoğunu dünyada fakirlik sıkıntısı çekenlerin oluşturacağı vurgulanmıştır. Fakirlik ve zenginliğin dinî ve ahlâkî bakımdan hem faydaları hem de tehlikeleri bulunduğu belirtilmiş, insana kendi görev ve sorumluluklarını unutturan fakirlik yanında, onu azgınlığa sürükleyen zenginliğe de dikkat çekilmiştir. Belirtmek gerekir ki bütün bunlarla birlikte Hz. Muhammed, insanlar hakkında fakirlikten çok, zengin olup da benlik ve çıkar kavgalarına girişenlerden kaygılandığını, hatta geçmişteki kimi toplumların da sırf bu nedenle yok olup gittiklerini hatırlatmıştır (Uludağ, 1995: 133).

Zenginliğe ilişkin hadislerde[12] olduğu gibi fakirliği öven[13] ya da yeren[14] hadislerde de dikkat çeken, kişinin kulluk düzeyinin korunması konusundaki hassasiyettir. Hatta bu riski ortadan kaldırmak ve böylelikle de sürdürülebilir bir dindarlık için dünya hayatına katılmak ve çalışmak gerekmektedir[15]. Bu çerçevede isteğe bağlı yoksulluk, ya da miskinlik gibi tercihler kabul edilemez; ancak bütün bunlar, Müslümanın dünyaya mesafeli bakması gerektiği gerçeğini de ortadan kaldırmaz[16]. Hadislerde dile getirilen fakirlik tasavvurunda anahtar sorun kişinin Allah’ı hatırlamasını yok edecek bir dinsel yapılanmanın reddidir. Nitekim fakirlik bir hadiste Allah’a inkarla eş tutulmuştur[17].

İslâm’ın fakirlik ve zenginliği bir deneme (imtihan) alanı olarak sunan retoriğine rağmen sonraki tarihsel/toplumsal gelişmeler içinde çok kere yoksulluk, dindarlığın başat bir öğesi olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu yaklaşımın oluşmasında uydurma hadislerin[18] ve yanlış bilinçlenmenin yarattığı bir dönüşümün etkisi ihmal edilemez. Gerçekten de pek çok uydurma hadis aracılığıyla fakirliğin ideal bir yaşama biçimi olduğu ispatlanmak istenmiş, yanı sıra sûfilerin farklı sosyal gerekçelerle İslâmîleştirdikleri zahidâne tutumları da yoksulluğa, kuramsal düzeyde bir destek sunmuştur.

Tasavvuf dünyasında anahtar bir kavram olarak ele alınan fakirlik gerçekte özgül bir terimdir ve bununla daha çok manevi fakirlik kastedilmektedir (Afîfî, 1996: 233-234; Sülemi, 1981: 142-156; Ankaravî, 1996: 32). İlk sûfiler fakirlik anlamına gelen “fakr” ile Allah’a muhtaç olma anlamına gelen “fakr”ı birleştirerek bunu kendi meslekleri ve gayeleri haline getirmişlerdir. Onlara göre fakr Allah’a giden yol, fakir de bu yolun yolcusuydu. Tövbe, verâ, zühd, fakr, sabır, tevekkül, rızâ şeklinde sıralanan tasavvufi makamları fakr izlemektedir. Çok kere fakr, bir tasavvufî makam olarak değil bir yol ya da metot şeklinde de değerlendirilmiştir (Uludağ, 1995: 135). Tasavvufun tarihsel evriminde fakirlik, defalarca tanımlanmış; sûfiler, zahirî ulemanın eleştirel tutumu karşısında sık sık kendilerini savunmak durumunda kalmıştır. Öyle ki bütün bu dinamik süreç içinde fakirliği olumlayan yaygın kanaatin tamamını tasavvufla ilişkilendirmek konusunda, modern İslâm düşüncesinde yaygın olan bir temadan söz etmek mümkünse de gerçekte bu ilişkiyi sûfiliğin dünyasından hareketle kurmak her zaman yeterli ve uygun değildir. Çünkü sûfilerin dünya hayatına karşı gerçekleştirdikleri benlikleri, gerçekte gündelik hayata sızan ve insanı kulluk strüktürü içinde değerlendiren farklı bir hassasiyetin dışa vurumudur.

Yoksulun Dindarlık Örüntüleri

Dindarlık bireye, dinsellik de toplumsala gönderme yapmaktadır. Dindarlıkla tek tek bireylerin dinsel bağlılık düzeyleri göreli olarak izlenmekte, dinle kurulan sübjektif ilişkinin boyutları anlaşılmaktadır (Subaşı, 2002: 24). Dinsellikte ise bu gözlemin toplumsal ağırlığı ön plandadır. Öyle ki dinsellik çok kere varım dediği yerde olmayan, “yokum” dediği yerde ise alttan alta kendi sürekliliğini koruyan bir yaşantı ve algı düzeyine tekabül etmektedir (Çiğdem, 2002: 138).

Çağdaş sosyal bilimsel incelemelerin ortaya çıkardığı muktesebat, dindarlıkla yoksulluk arasındaki ilişkiye odaklanmıştır. Aslında bu iddiaya yol açan sosyal temsiller, sosyolojik bulgulardan beslenen farklı gerekçelerle de buluşarak, dinsellikle yoksulluk arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisinin varlığına ilişkin bir iddiaya haklılık kazandırmıştır. Nitekim Marx’ın çok bilinen aforizmasında da yoksullukla din arasında kaçınılmaz bir ortaklığa imkân veren bir formülasyona baş vurulmuştur. Ona göre din, düzenin korunmasının ideolojik kuvvetiydi ve bu nedenle de “halkın afyonu”ydu. Mardin’in de vurguladığı gibi (1986: 35), cümlenin tümü nadir bulunabildiği için oldukça ilginçtir: “Dinsel sıkıntı, bir yandan gerçek sıkıntının anlatımı, bir yandan da gerçek sıkıntıya karşı bir protesto idi. Din ezilmiş yaratığın iç çekişi, taş yürekli bir dünyanın ruhuydu. Din halkın afyonuydu”[19]. Weber de tezlerinde üst ve alt sınıflara özgü dinsel yaklaşımlar arasındaki karşıtlığa işaret etmiş ve dinin bu faktörler içindeki işlevini sorgulamıştır. Weber’e göre (1986: 230-231), toplumun güçsüz kesimleri acı çekmeyi yücelten, hatta kurtuluş yolu sayan, dünyada kazanılan başarıları küçümseyen öğretilere bağlanma eğilimimdedirler. Dinsel gruplar arasındaki çatışmalar genellikle bu toplumsal karşıtlıkları yansıtır. Marx ve Weber’in farklı kaygılarla temellendirdikleri görüşlerinden hareketle dinin sınıfsal yapılara, tabakalaşmaya ve toplumun refah düzeyine ilişkin etkileri üzerine birçok genelleme ortaya atılmıştır. Ne var ki Çiğdem’in de vurguladığı gibi (2002: 140-141), dinsellik ve yoksulluk arasındaki ilişki “olumlu” olarak kurulursa, yani yoksulluğun yeniden üretilmesinde, içselleştirilmesinde ve yatıştırılmasında, dinin etkili olduğu düşünülüyorsa, bu bir bakıma dinin toplumsal tabakalaşmayı belirleyecek bir siyasal ve ekonomik kurumlar ve değerler bileşkesine sahip olduğunu gösterecektir. Eğer bu ilişki “olumsuz” olarak kurulursa, yani dinsellikle yoksulluk arasındaki ilişki, bu ilişkinin bir araya gelmesinden değil, bu ikisini dolayımlayan diğer toplumsal etmenlerce belirleniyorsa, o zaman da yoksulluk ve dinselliği kendilerinde açıklamanın işlevsel bir yanı kalmayacaktır.

Günümüzde dinsellik ve yoksulluk arasında kurulan ilişkinin özellikle İslâm söz konusu olduğunda iyice popülerleşen boyutları dikkate değer bir bilgi eksikliği içinde tartışılmaktadır. Bu bağlamda kamuoyuna mal olan iki tür yaklaşım dikkat çekicidir. Bunlardan birinde yoksulluğu besleyen ana damarın dinsellik olduğundan hareket edilmekte ve bu iddiayı desteklemek için de tarihsel bağlam ısrarla göz ardı edilerek, ayet ve hadisler, işlevsel sayılacak kimi örneklerden hareketle yorumlanmaktadır. Bu eğilime göre, yoksulluğu yüceltmek ve onu bir “fazilet” şeklinde göstermek günümüze dek süregelen İslâmî bir gelenek olmuştur. Maddî ihtiyaçlar (rızık) da dahil olmak üzere her şeyin (çalışma gücünün vs. gibi) Tanrı tarafından sağlandığı inancı kişiyi ekonomik alanda da yaratıcı güçten yoksun kılmıştır. Ekonomik bakımdan insanları şeriat verilerine göre yaşatma çabası, yoksulluk (sefalet) felsefesini de siyasetin aracı haline getirmiştir. Böylece halkı bir şekilde yönetme kolaylığı, iktidar’ı “keyfi” ve “despotik” uygulamalara yöneltmiştir (Arsel, 1996). Diğer bir yaklaşım ise İslâm’ı yoksulluk karşıtı bir söylemin ana mihveri olarak değerlendirmekte, bu yaklaşımdan hareketle de dine aktivist bir görev yüklenmektedir. Çağdaş İslâmî siyasi düşüncede, dine çok boyutlu bir fenomen olarak yaklaşılmakta, toplumsal sorunların tamamı hakkında İslâm’ın bütüncül cevapları ve önerileri olduğu tezinden hareket edilmektedir. Din temelli bu düşüncenin hareket noktası, yoksulluğu giderecek temel argümanları İslâm’da aramak ve bulmaktır. Bu bağlamda Hz. Muhammed’in yakın arkadaşları arasında yer alan Ebû Zerr el-Ğifârî’nin reddiyesine sürekli vurgu yapılmaktadır: “Evinde yiyecek bulamayanın, insanların üzerine yalın kılıç yürümediğine şaşıyorum” (Kardâvî, 1975: 27). Fakirlik problemine İslâmî bir yaklaşım içinde çözüm arama arzusunda olan zengin bir literatür, sosyal adalet anlayışını modern kavramlar eşliğinde geliştirme arzusundadır. (Kardavi, 1975; Ebû Zehrâ, 1976). Sonuçta her iki yaklaşımda da birbirlerinin argümanları tersinden ele alınarak tartışılmaktadır. Her iki yaklaşım da iddialarını Kur’an ve Sünnet’le temellendirmeye çalışmaktadır. Ne var ki bu iddiaları destekleyecek düzeyde, İslâm’da bir iktisat teorisinden söz etmek mümkün değildir. Çünkü yoksulluğa yaklaşım, tamamen dinsel düzeyde ele alınmaktadır (Kuran, 2002). Ancak bir din olarak İslâm, yoksulluğu hayatın sevimsiz bir boyutu olarak ele almakta, onun toplumsal gerginlikleri ve ikilikleri kışkırtacak şekilde, insanî ilişkilere bir ket vurmasını önleyecek her arayışa destek vermektedir. Onun desteği, yoksulluğun kontrol altına alınmasına, giderilmesi hatta yok edilmesine ilişkin insanî girişimlere meşruiyet katmak ve bunu dinî/ahlâkî bir çerçevede gerçekleştirmekle sınırlıdır ve bu niyete sadık her saygın girişimin başarıya ulaşabilmesi için İslâm’ın temel kaynakları yeni bir okumaya tabi tutulabilir. Nitekim bu yaklaşım tarzına dikkat edilerek İslâm toplumlarında kurumsal bir gerçeklik kazanan zekâtın geleneksel fonksiyonları daha iyi anlaşılabilir.

Yoksullar kendi konumlarını dinsel kavramlar yardımıyla izaha yeltenebilir ya da dinin elverişli söylemlerinden yola çıkarak kimi haklılaştırma girişimlerinde bulunabilirler. Aslında bu her durumda mümkündür. Hatta bir din olarak İslâm, kendi bağlamına dikkatle bakılmadıkça, hem zenginliğe hem de yoksulluğa bir açıklama getirme konusunda işlevsel bir ağırlığa sahip olabilir. Yanı sıra dinsel bilinçlilik düzeyinin uygunsuz örneklerinde sık sık meydana çıktığı gibi, bizzat yoksulluğun dinsel bir vecibe olarak anlaşılmasına imkân veren bir bilinç kaybından da söz edilebilir. İslâm söz konusu olduğunda bütün bunlara araçsal düzeyde seferber edilebilecek bir metinsel zenginliğinin varlığına rağmen, sıkı bir teolojik yaklaşımın bu tür tezlere onay vermeyeceği kolayca fark edilebilir. Gerek Kur’an ve Sünnet gerekse tasavvuf dünyasının birlikte ortaya çıkardığı Müslüman zihniyeti, gerçekte tarihsel verilerle ve değişim süreçleriyle ilişkilendirilerek anlaşılmak durumundadır. Dikkatle bakıldığında hem üstünkörü yaklaşımların ürettiği dinsellik hem de din karşıtı popüler söylemlerin eksik argümanlar üzerinden geliştirdikleri eleştiriler halihazır görünümün açıklanmasında bir hayli fonksiyoneldir. Ancak burada asıl önemli olan, yoksulluğa nelerin sebep olduğundan çok yoksulun bizzat kendi durumunu nasıl açıklığa kavuşturduğudur.

Yoksulluk Kültürü

İlgili literatürde kullanıldığı şekliyle yoksulluk kültürü (Çiğdem, 2002: 141; Balcı ve diğ., 2002: 54, 55; Erdoğan, 2002: 23), yoksulluğu yeniden üreten ve içinde yer aldığı toplumsal formasyonun bütününden ayrı bir şekilde düşünülebilecek anlamlar, değerler ve pratiklere atıfta bulunmakta ve yoksulluğu kadercilik, çaresizlik, umutsuzluk, bağımlılık, teslimiyet, tembellik ve şiddet gibi “patoloji”lerle açıklamak için kullanmaktadır Yoksulluk kültürü, toplumun genel hayat standartlarıyla ve bu standartların maddi çevresiyle ilişki kuramama halinden kaynaklanmakta ve bir şekilde bu yapı, umutsuzluk ve yılgınlığın içinde eridiği etkili bir potaya dönüşmektedir. Yoksulun kendi sınıfından kaynaklanan güç kaybı da, onun toplumsal katılım talebine kesin bir sınır koymaktadır. Öyle ki artık yoksulun dünyasında çok kere varolmak, anlamını yitirmiş, güçlü bir hiçlik duygusunun ağırlığı, bireyin eylemlerine yön vermektedir. Hatta bu durumun kuşaktan kuşağa geçme özelliğinden bile söz edilebilir. Kuşkusuz yoksulluk kültürünün sosyal gerçeklik dünyasında somutlaşan göstergeleri bunlarla sınırlı değildir. Bu bağlamda sağlıktan eğitime, toplumsal cinsiyet ilişkilerinden mekansal göstergelere, konut ve konut çevresine, hatta siyaset, patronaj ilişkiler ve cemaatleşmeye kadar sarkan pek çok göstergeden söz etmek mümkündür. Yoksulluk kültürü şeklinde kavramsallaştırılan özgül bir yaşama biçimi, gündelik hayatta ortaya çıkan sorunları içselleştirmektedir (Marshall, 1999: 827; Türkdoğan, 1977)[20].

Yoksulların dinsel tutum ve davranışlarının ortaya çıkardığı bir örüntüler toplamından da söz etmek pekâlâ mümkündür. Esasen yoksulluk kültürü araştırmalarında da bu tematik ortaklıklar üzerinde durulmakta ve yoksulun dünyasına ilişkin örüntüler yoksulluk kültürünün dinsel öğeleri olarak değerlendirilmektedir. Doğrudan ya da dolaylı nedenler ne olursa olsun, yoksulluktan kaynaklanan davranış örüntüleri dinle ilişkilendirilmekte ve çözümlemeler kadercilik ve tevekkül kavramlarının sınırları içinde yapılmaktadır. Kadercilik ve tevekkül, gerçekte, yoksullukla dinsellik arasında yer alan birer köprü kavramdırlar ve bu kavramlarla aslında zayıf bir kültürel ortamın dinsel tasavvur dünyasına işaret edilmektedir.Öyle ki artık din, yoksulluk kültürünün başat temalarından biri olarak genel geçer bir yaşam stratejisine dönüşmüştür Çünkü yoksulun ruh hali ve mevcut çaresizliğinin yarattığı gerilim, kendi durumunu açıklamaya yeltendiği her seferinde uygun ve elverişli bir dile ihtiyaç duyurmaktadır. Kuşkusuz din de bu çerçevede uygun bir dil yaratmaktadır[21]. Dinin gelenekte gündelik gerçekliği kuşatan boyutları, günümüzde içerik açısından bir hayli zayıfla(tıl)mış görünse de, yine de onun yerini devralacak bir dilin henüz yetkin bir düzeye sahip olmaması yoksulluğun tercümanı olarak dine işlevsel bir boyut kazandırmaya devam etmektedir.

Kadercilik ve Tevekkül: Muğlak Dinsellik

Yoksulluğun dinsel anlamdaki temel davranış örüntüsü, kadercilik ve tevekküldür. Dinselliğin görece yoğun olduğu toplumsal dilimlerde din, tasavvur dünyasını etkin bir biçimde şekillendirmektedir. İslâmî teolojinin anahtar kavramları arasında yer alan kader inancı, bireyi devre dışı bırakmaksızın eylem ve olguyu Tanrı’yla ilişkilendiren dinamik bir çerçevedir. Zamanla kadercilik, her şeyin sonucunun belli olduğu, çaba harcayarak ya da önceden harekete geçerek bu sonuçlardan kaçılamayacağı ve bu durumun sadece yaşamın kaçınılamaz bir olgusu olarak kabul edilmesi gerektiğini öngören bir inanç sistemine dönüşmüştür. Yoksulluk kültüründe de bu kavram, mevcut durumu haklılaştıran bir araç olarak kodlanmıştır. Gelenekte tevekkül, alabileceği bütün önlemleri aldıktan sonra gerisini yüce takdirin tecellisine bırakıp güven ve cesaretle sonucu beklemektir. Günümüzde tevekkülün popüler bilince yansıyan yanlarından hareket edildiğinde, sorumluluğu bir başkasına yükleyen bir anlayışın ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır. Sonuçta her iki kavram da zaman içinde ilk ve öz manalarını yitirmiş; kadercilik işi bütünüyle Allah’a bırakmakla, tevekkül ise tembellik ve ataletle eşdeğer bir anlam kazanmıştır (Ülgener, 1981: 109).

Müslüman toplumlarda dinsel bir evrenin içinde anlaşılan fukaralık söylemi, bunu aşma konusunda edilgen, çaresiz ya da çekingen bir dile sahip değildir. Çünkü dinî perspektiften bakıldığında yoksulluk da fakirlik de gelip geçici şeylerdir, kalıcı birer kıymet ya da değer ölçüsü değildirler. Ancak yoksulların dünyasına sızan anlamı içinde kadercilik de tevekkül de dinamik bir boyutla ilişkilendirilemeyecek durumdadır. Çünkü artık bu kavramların ürettiği zihniyetle, bulundukları koşullar onaylanmakta, bu durum da çok kere değiştirilemez bir kader olarak görmeleridir: Belki Tanrı’nın yardımıyla bu durumun değişmesi sağlanabilir.

Dinin yoksulluğu ve zenginliği nasıl gördüğünü tartışarak, bu görüşün pratikte nasıl işlediğini göstermeye çalışan Çiğdem’in de belirttiği gibi (2002: 134-163), yoksullar, dinsel kavram ve sembollere sıklıkla başvurmalarına rağmen, bu dinsellik gerçekte gevşek bir örüntü oluşturmaktan öteye gitmemektedir. Yoksulların dinsellik kavramları gerçekte içeriksiz kavramlardan meydana gelmekte ve bu durum da özellikle “Tanrı” kavramının her şeyi açıklayabilecek bir kapsamda ve fakat kuşkulu ve muğlak bir şekilde ele alınmasına yol açmaktadır. Hatta günümüzdeki yansımaları dikkate alındığında dinsellik, yoksulluk durumuna muhalif bir tutum geliştirmekten ya da yoksulluğun aşılması için gerekli siyasal dili üretmekten yoksundur. Bununla birlikte dinin, şiddetli yoksulluk şartlarını yatıştıran ve yönlendiren bir etken olup olmadığına karar vermek de kolay değildir. Ona göre her hangi bir örgütsel yapıya eklemlenmeyen, sıradan insanların Müslümanlığı, gerçekte yoğun bir dinsel yaşantıya tekabül etmekten de uzaktır. Hatta bunların büyük bir kısmında, bir dinsel yaşantının bulunduğuna ilişkin bir işarete bile rastlanmamaktadır[22].

Sonuç olarak günümüzde dinsellikle yoksulluk arasında kurulan ilişkiler hâlâ tartışılmaya muhtaçtır. Dinden ya da yoksulluktan hareketle geliştirilen ilişkisellik gerçekte sosyolojik bağlamın ihmalinden destek almaktadır. Modernleşme süreci, dinselliğin açıklama siyasetini zayıflatma azmindedir. Ne var ki yoksulların dil ihtiyacı hâlâ dinsel kavramların ortaya çıkardığı bir referans setinden karşılanmaktadır. Din muğlak da olsa, şaşırtıcı bir şekilde yoksulluğun ürettiği gerilimi tek tek birey düzeyinde zayıflatmakta, bütün bunların toplumsal bir çatışmaya dönüşmeksizin kontrol altına alınmasında bir imkân olarak işlevsel olabilmektedir. Toplumsal gerginlikler, çatışma ve intiharlara kapı aralayan kişisel deneyimler dinin tamamladığı bir kültürel envanter içinde kontrol altına alınabilmekte, mevcut sıkıntıları aşmaktan çok açıklamaya yönelik referanslar kadercilik ve tevekkülün işlevsel dünyasından devşirilmektedir. Ancak dinsel yaklaşımlar, modern yoksulluğu tanımlama, anlama ve mücadele etme konusunda yeterli bir enerjiye henüz sahip değildir. Dinin söz konusu arayışlar içinde yoksullara ne düzeyde destek sunabileceği ise günümüzün teoloji araştırmalarında yeterince ele alınmamıştır. Hatta çağdaş dinî söylemler, yoksulluğu realitenin kattığı sorunlar eşliğinde ele alma konusunda geleneksel birikimle bile çatışma halindedir. Yoksullukla baş etme stratejileri çok kere siyaset dünyasının imkânları içinde geliştirilmektedir. Bu çerçevede dinin imtiyazlı referans setinden beslenen yoksulluk edebiyatı da kendi durumuna uygun bir ifade arayışını artık seküler dünyanın sınırları içinde aramaya yöneltilmektedir.

(*) Yoksulluk Sempozyumu, İstanbul: Deniz Feneri Derneği, Cilt: II, ss. 262–279. -2003-



* Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi

[1] Örneğin muhafazakârlar, yoksulluğun kaynağını bireyin kişisel özelliklerine bağlarken, liberaller sorunun kaynağını piyasa sistemindeki aksaklıklara bağlamaktadırlar. Bütün bunların dışında yer alan radikal görüş ise yoksulluğun nedenini yoksulların bireysel eksikliklerinde değil, yapısal değişikliklerde aramaktadırlar. Üretilen zenginlik, toplumun farklı sınıfları arasında eşitsiz dağıtılmaktadır. Açıkçası sorun kapitalist yapıyla ilişkilidir (Balcı ve diğ., 2002: 50-51).

[2]Ülkede her zaman yoksullar olacaktır” (Tensiye, 15/11).

[3] İsa öğrencilerine, “size doğrusunu söyleyeyim” dedi, “zengin bir kişinin Göklerin Egemenliğine girmesi güç olacak. Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliğine girmesinden daha kolaydır” (Markos, 10/32-24; Luka,18/ 24-26); “Ey yoksul olanlar, ne mutlu size, Tanrı'nın Egemenliği sizindir! Şimdi açlık çekenler, ne mutlu size, siz doyurulacaksınız! Şimdi ağlayanlar, ne mutlu size, siz güleceksiniz!” (Luka, 6/20-21); “Ne mutlu ruhta yoksul olanlara! Göklerin Egemenliği onlarındır” (Matta, 5/3); “Yoksullar her zaman aranızdadır, ama ben her zaman aranızda olmayacağım” (Matta, 26/11; Markos, 14/7).

[4] Oysa gerek Tevrat gerekse İncil’de, yoksulluğu en aza indirecek, ya da yoksulluğu zenginler için bir “vebal” olarak değerlendiren açıklamalar da yer almaktadır. Öte yandan İslam ise yoksulluğu, Müslüman zenginlerin kendilerini arındıracağı araçlardan biri olarak göstermektedir. Tevrat’ta şu ifadelere yer verilir: “Kim fakirin feryadına kulağını tıkarsa, o da feryat edecek ve kendisine cevap verilmeyecektir” (Süleymanın Meselleri, 21/13); “İyi gözlü adam mübarek kılınır; çünkü kendi ekmeğinden fakire verir” (Süleymanın Meselleri, 22/9); “Kim fakire verirse onun eksiği olmaz; ama kim de yüz çevirirse lanetten başını kurtaramaz” (Süleymanın Meselleri, 28/27); “Allahın Rabbin size vereceği ülkenin herhangi bir kentinde yaşayan kardeşlerinizden biri yoksulsa, yüreğinizi katılaştırmayın, yoksul kardeşinize eli sıkı davranmayın. Tersine, eliniz açık olsun; ihtiyaçlarını karşılayacak kadar ona ödünç verin. Yedinci yıl, borçları bağışlama yılı yakındır diyerek yüreğinizde kötü düşünce barındırmaktan sakının. Öyle ki, yoksul kardeşinize karşı eli sıkı davranıp ona yardım etmekten kaçınmayasınız. Yoksul kardeşiniz sizden Rabbe yakınabilir, siz de günah işlemiş olursunuz. Ona bol bol verin, verirken yüreğinizde isteksizlik olmasın. Bundan ötürü Allahınız Rab bütün işlerinizde ve el attığınız her şeyde sizi kutsayacaktır. Ülkede her zaman yoksullar olacak. Bunun için, ülkenizde yaşayan kardeşlerinize, yoksullara, ihtiyacı olanlara eli açık davranmanızı buyuruyorum” (Tensiye, 15/7-11). İncil’de de benzer ifadeler yer almaktadır: “İki gömleği olan hiç olmayana versin; yiyeceği olan kimse de böyle yapsın!” (Luka, 3/11); “Ve İsa ona dedi: Daha bir eksiğin var, neyin varsa sat ve fakirlere dağt… Serveti olanlar Allah’ın melekûtuna ne kadar da güçlükle girerler. Çünkü devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Allah’ın melekûtuna girmesinden daha kolaydır” (Markos, 10/21; Luka, 18/22-25); “Mallarınızı satın, sadaka olarak verin. Kendinize eskimeyen keseler, göklerde tükenmeyen bir hazine edinin. Orada ne hırsız ona yaklaşır, ne de güve onu yer. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır” (Luka, 12/33-34); “Ama ziyafet verdiğin zaman yoksulları, kötürümleri, sakatları, körleri çağır. Böylece mutlu olursun. Çünkü bunlar sana karşılık verecek durumda değildirler. Karşılığı sana, doğru kişiler dirildiği zaman verilecektir” (Luka, 14/13-14); “Sadaka verdiğin zaman sol elin, sağ elinin ne verdiğini bilmesin, gizlide olanı bilen Rab sana karşılığını verecektir” (Matta, 6/3-4).

[5] Aslında yoksulluk bir sosyal tabakalaşma sorunudur ve Weber’in de gösterdiği gibi hemen her dinde yaşama türünü ve iktisat ahlâkını belirleyen ve bir çeşit sözcülüğünü yapan toplumsal tabakaların varlığından söz etmek mümkündür. Bu çerçevede her hangi bir dinin tipik temsilciliğini sürdüren sosyal tabakadan söz etmek dinin bütünü ile o tabakaya bağlı olduğunu, o düzenin basit bir fonksiyonu veya maddi ya da fikri çıkarlarının bir yansıması, ideolojisi sayılabileceğini söylemek demek değildir (Ülgener, 1981: 29).

[6] “Ey insanlar! Sizsiniz hep Allah’a muhtaç fukara, Allah ise zengin o, hamd ile öğülecek veliyy-i nimet o” (Fâtır, 35/15). O halde “Allah ganî, fukara sizsiniz” (Muhammed, 47/38).

[7] Kur’an ve Sünnet’te farklı şekillerdeki kullanımları için (fakr, fakîr, fukara, mesakîn, miskîn, arazîl, duafâ, mustaz’af) bkz. Abdülbâkî, 1984; Wensinck, 1986.

[8] “Şeytan sizi fakirlik ihtimali ile korkutur ve cimriliği telkin eder. Oysa Allah, bağışlamasını ve lütfunu vaad eder: Allah kudret ve egemenlikte sınırsızdır, her şeyi bilendir” (Bakara, 2/268); “Yardımları açıktan yapmanız güzeldir; ama muhtaca gizlice vermeniz sizin için daha hayırlı olur ve günahlarınızın bir kısmını bağışlatır” (Bakara, 2/271); “Ve Allah yoluna kendilerini tamamen adamış oldukları için yeryüzünde gezip dolaşamayan muhtaçlar(a yardım edin). Onların durumunun farkında olmayan, onları zengin zanneder, çünkü çekinirler; sen onları özelliklerinden tanıyabilirsin: insanlardan arsız bir şekilde istemekten kaçınırlar. Ve onlara ne iyilik yaparsanız, doğrusu Allah hepsini bilir” (Bakara, 2/273); “Allah fakirdir ama biz zenginiz diyenlerin sözlerini Allah duymuştur” (Âl-i İmrân, 3/181); “Zengin olan kimseyi tamamen uzak tutun. Fakiri ise ondan uygun bir şekilde istifade ettirin” (Nisâ, 4/6); “Siz ey imana ermiş olanlar! Sizin ebeveyninizin ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah rızası için hakikate şahitlik yaparak adaleti gözetmeye azmedin. O kişi zengin de olsa fakir de (fakîr) olsa , Allah’ın hakkı onların her birinin önüne geçer” (Nisâ, 4/135); “Allah için sunulan şeyler, yalnızca yoksul ve düşkünler, bu konuyla ilgilenen görevliler, kalpleri kazanılacak olan kimseler içindir; ve insanları boyunduruklarından kurtarmak için; ve borçlarını ödeyemeyecek durumda olanlar için; ve Allah uğruna girişilebilecek her türlü çaba için ve yolda kalmış kimseler için: bu, Allah’tan bir yönergedir; çünkü Allah, doğru hüküm ve hikmetle yön gösteren mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir” (Tevbe, 9/60); “. . . Ve böylece siz de bunlardan yiyin ve darlık içindeki yoksulu da doyurun” (Hacc, 22/28); “Ve içinizden bekar olanları ve kadın ya da erkek kölelerinizden uygun olacak olanları evlendirin. (Evlenmeye niyeti olanlar) yoksul iseler. Bu sizi kaygılandırmasın. Allah onları lütfuyla destekleyecektir. Çünkü, Allah her şeyin aslını eksiksiz bilmekte (ve bu itibarla herkesi bağış ve kayrasıyla) kuşatmaktadır (Nûr, 24/ 32); “Bunun üzerine, (Musa) onların (hayvanlarını) suvardı; sonra gölgeye çekilip, “Ey Rabbim, bana bahşedeceğin her hayra öylesine muhtacım ki!” diye niyazda bulundu” (Kasas, 28/24); “(Böylece bu ganimetlerin bir kısmı) zulüm ve kötülük diyarını terk etmiş olanlar arasındaki yoksullara verilecektir: yurtlarından ve mülklerinden sürülmüş, Allah’ın lütfunu ve rızasını arıyan ve Allah’a ve Elçisi (nin dava)sına yardım edenler: sözlerinde duranlar işte onlardır!” (Haşr, 59/8); “Bu beldelerin halkından ganimet olarak ne alındıysa Allah, hepsini Elçisine devretti. Allah’a ve Elçisine, ölen müminlerin yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir; Böyle yapıldı ki o, içinizden zaten zengin olanlar arasında dolaşıp duran bir servet haline gelmesin” (. . ) “Böylece, bu ganimetlerin bir kısmı zulüm ve kötülük diyarını terk etmiş olanlar arasındaki yoksullara verilecektir” (Haşr, 59/7-8); “İhtiyaç içinde bulup seni tatmin etmedi mi?” (Duhâ, 93/8); “Hiç bütün bir ahlâkî değerler sistemini yalanlayan (birini) tasavvur edebilir misin? İşte böyle biridir yetimi itip kakan, yoksulu doyurma arzusu/gayreti duymayan” (Mâûn, 107/1-3). Ayetlerin meâlinde Esed’e (2000) başvurulmuştur.

[9] İslâm temelinde fakirlik ve bunun ortaya çıkardığı bireysel/toplumsal kaygılar için bkz. Kardâvî, 1975; Ebû Zehrâ, 1976; Beşer, 1991.

[10] Dinî terimlerle ifade etmek gerekirse aslî (temel) ihtiyaçların dışında, zekât nisabı kadar mala mâlik olmayan veya nisaptan daha fazla mala sahip olduğu halde, bunlar ihtiyaçlarına yeterli bulunmayan kimseye fakir, hiçbir şeyi bulunmayan yoksula da miskin denir. Ulemanın çoğunluğu mal ve gelirleri giderlerini karşılamayan kimsenin servetinin nisab miktarını bulsa bile fakir sayılacağını ileri sürmektedirler (Eskicioğlu, 1995: 129-130).

[11] Burada genel bir fikir vermek üzere aktarılan hadisler Sancaklı’nın derlemesi (2001: 331-378) esas alınmıştır.

[12] “Hiçbir kimse elinin emeğinden daha hayırlı lokma yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi”; “En temiz kazanç kişinin kendi elinin emeği bir de dürüst ticaretten elde edilen kazançtır”; “Kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir”; “Üstteki el (veren el), alttaki elden (alan el) daha hayırlıdır”; “Ancak iki kişi gıpta edilmeye değer: Birisi, Allah’ın kendisine Kur’ân ihsan ettiği ve gece-gündüz onunla meşgul olan kimsedir. Diğeri ise Allah’ın verdiği malı gece-gündüz infak eden kimsedir”; “İyi bir mal iyi bir insan için ne kadar güzeldir”; “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil: İhtiyarlık gelmeden gençliğin, hastalık gelmeden sağlığın, fakirlik gelmeden zenginliğin, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ölüm gelmeden hayatın”; “Doğru sözlü ve kendine güvenilir tâcir (âhirette) peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraber olacaktır”; “Tüccar kazançlı, karaborsacı ise mel’ûndur”; “Geçindirdiği kimseleri ihmal etmesi kişiye günah olarak yeter”; “Servet bir Müslüman için ne güzel arkadaştır. Yeter ki, o servetinden fakire, yetime ve yolcuya vermiş olsun”; “Amelinin geri bıraktığı kişiyi nesebi ilerletemez”; “Takva sahibi bir insan için zenginliğin hiçbir mahzuru yoktur”; “Yediğiniz en temiz lokma, kendi kazancınızdan olan lokmadır”; “Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve ihtiyarlıktan Sana sığınırım”; “Allah’ım, bize verdiklerini artır, eksiltme. Bize ikramda bulun, bizi zelil kılma. Bize ver, bizi mahrum etme”; “Allah’ım, ben zayıfım, beni güçlendir, zelîlim beni izzetli kıl, fakirim bana rızık ver”; “Vârisleri zengin bırakman, onları muhtaç ve insanlara el açar bırakmandan iyidir”; “Sen ev halkına bir harcamada bulunduğun zaman şüphesiz ki, ondan sevap alırsın, hatta hanımının ağzına kaldırıp verdiğin lokmadan bile”; “Dul kadınların ve fakirlerin nafakalarını kazanmaya koşan Müslüman kimse, Allah yolunda harb eden mücâhid gibidir, ya da gece namazlı, gündüz oruçlu âbid kimse gibidir”; “Müslüman olan, yeterli geçime sahip kılınan ve Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur”; “Bir kimsenin harcadığı paraların en değerlisi âilesinin ihtiyaçlarına harcadığı paradır..”; “Yedi engelleyici şeyden önce iyi işler yapmakta acele ediniz. Bunlardan biri de unutturan fakirliktir..”; “İnsanların en kârlısı ömrü uzun, ameli güzel olandır”; “Allah bir kuluna ihsanda bulundu mu, bunun eserini onun üzerinde görmek ister”; “Bir adam Allah’ın rızasını umarak âilesinin geçimini sağlarsa, harcadıkları onun için bir sadaka olur.”

[13] “Cennet’in kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, içeri girenlerin çoğu miskinlerdi (yoksullardı). Zenginler ise hesap vermek için alıkonulmuşlardı. Cehennemlik olduğu kesinleşenlerin de ateşe girmesi emrolunmuştu”; “Çiftlik ve akar edinerek dünyaya rağbet etmeyin”; “Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir ki, Allah seni sevsin; halkın elinde olandan yüz çevir ki insanlar da seni sevsin”; “Eğer beni seviyorsan, o halde fakirliğe karşı kendine bir zırh hazırla. Çünkü fakirlik, beni sevene yüksekten inen bir selden daha çabuk ulaşır”; “Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyaya aldanmaktan sakının, kadınlara kapılmaktan korunun. Çünkü İsrail oğullarında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır”; “Benden sonra size dünya nimetlerinin ve ziynetlerinin açılmasından (gönlünüzü onlara kaptırmanızdan) korkuyorum”; “Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır, ümmetimin fitnesi (imtihan vesilesi) de maldır”; “Muhâcirin fakirleri, onların zenginlerinden Cennet’e 500 sene (başka bir rivâyette de 40 yıl önce) girerler.”

[14] “Fakirlik fitnesinin şerrinden Allah’a sığınırım”; “Fakirlikten, kıtlıktan, zilletten ve zulüm (kötülük) etmekten, zulme (kötülüğe) uğramaktan Allah’a sığının”; “Nerede ise fakirlik, küfre denk olacaktı”; “Allah’ım, yoksulluk fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan sana sığınırım”

[15] “Ve dünya üzerinde ne varsa sizin için yaratan O’dur” (Bakara, 2/29); “İster erkek, ister kadın olsun, çaba gösterenlerden hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım” (Âl-i İmrân, 3/195); “De ki: “Allah’ın kulları için yarattığı güzelliği, rızkın iyisini, temizini yasaklayan kim? De ki: “Bunlar dünya hayatında imana erenler için (meşru)durlar. Kıyamet Günü’nde ise yalnızca onlara özgü olacaklardır” (A’raf, 7/ 32); “Buna karşılık gerçek imana erişen, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve Rablerine alçak gönüllülükle boyun eğen kimseler; cennetlik olanlar, orada yerleşip sonsuza kadar yaşayacak olanlar işte böyleleridir” (Hûd, 11/23); “İyi ve güzel olanı yapmakta sebat gösterenlerin emeğini elbette zayi etmeyiz” (Kehf,18/30); “Mal, mülk ve çocuklar dünya hayatının süsleridir” (Kehf, 18/46); “Bu arada, pek tabii bu dünyadaki nasibini de unutma” (Kasas, 28/77); “Ve Allah diledi ki her insan kazandığının karşılığını görsün ve hiç kimseye haksızlık yapılmasın” (Câsiye, 45/22); “Çünkü rahmetinden sizin için geceyi ve gündüzü O yarattı ki birinde dinlenesiniz, ötekinde de O’nun cömertliğinden (nasibinizi) arayasınız da belki böylece şükredesiniz” (Kasas, 28/ 73); “Ve insana uğrunda çaba gösterdiği dışında bir şey verilmeyecektir” (Necm, 53/39); “Allah’a ve Peygamberine inanır ve Allah yolunda malınız ve canınızla gayret gösterirsiniz” (Saf, 61/11); “(Cum’a) namazı bittiğinde serbestçe dağılın ve Allah’ın lütfundan (rızkınızı) aramaya devam edin” (Cuma, 62/10); “Öyleyse yeryüzünün her tarafını dolaşın ve Allah’ın verdiği rızıktan pay almaya çalışın: ama hiçbir an aklınızdan çıkarmayın ki yine O’na döneceksiniz” (Mülk, 67/15); “Çünkü kendi adınıza güzel ne yaparsanız karşılığını aynen Allah katında görürsünüz” (Müzzemmil, 73/20).

[16] “Uyanık olunuz! Şüphesiz dünya değersizdir (mel’undur). Dünyada olanlar (mal mülk) de kıymetsizdir. Ancak Allah Teâlâ’nın zikri ve O’na yaklaştıran şeylerle, öğretici ve öğrenici olmak müstesnadır”; “Eğer dünya, Allah katında sivrisineğin kanadı kadar bir değere sahip olsaydı, Allah hiçbir kâfire dünyadan bir yudum bile su içirmezdi”; “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir”; “Allah’ım! Gerçek hayat sadece âhiret hayatıdır”; “Allah mü’min fakir ve iffetli kulunu sever”; “Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar helâk oldular. Eğer onlara istedikleri verilirse hoşnut olur, verilmezse hoşnut olmazlar”; “Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum”; “Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye (aşırı) düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.”

[17] Hz. Muhammed, “Allah’ım, fakirlikten ve küfürden Sana sığınırım” diye duâ edince, bir adam; “İkisini birbirine denk mi kabul ediyorsun?”dedi. Bunun üzerine o da, “evet” cevabını vermişti.

[18] “Fakirlik benim övüncümdür. Onunla övünürüm”; “Bu ümmetin en hayırlıları fakir olanlarıdır. En hızlı bir şekilde cennete yerleşecek olanları da zayıf olanlarıdır”; “Fakirlik benim övünç vesilemdir, ben onunla övünürüm”; “Dünya sevgisi tüm hataların başıdır”; “Her bir ümmet için anahtar vardır. Cennetin anahtarları, miskin ve fakirlerdedir. Onlar kıyâmet gününde Allah ile beraberdir”; “Ey Allah’ım! Beni miskin olarak yaşat, miskin olarak canımı al ve beni miskinler zümresinde dirilt”; “Fakirlerle birlikte bir toplum olun, çünkü kıyâmette onların devleti vardır”; “Fakirler zenginlerin mendilleridir. Zenginler onlarla günahlarını silerler”; “Fakirlik sana geldiğinde onu “hoş geldin ey salihlerin şiarı” diye karşıla. Zenginliğin sana yöneldiğini gördüğünde de ona “yakında cezası çekilecek bir günah de”; “Dünya bir leştir. Onu elde etmek isteyenler de köpeklerdir”; “Dünya, âhiret adamlarına haram, âhiret de dünya adamlarına haram, dünya ile âhiret ise Allah adamlarına haramdır”; “Fakirlerle birlikte oturup kalkmak tevâzudandır ve üstün bir cihaddır”; “Üç şeye güvenilmez: dünya, sultan ve kadın.”; “Çoluk-çocuk sahibi olan felah olamaz.”; “Açlık hikmettir”; “Hikmet on kısımdır, dokuzu uzlette, biri susmaktır”; “Kuyruk ol, baş olma”; “Selâmet uzlettedir”; “Dünyayı dünya ehline bırakın. Çünkü dünyadan yetecek miktardan fazlasını alan, farkında olmaksızın ölümünden bir ferman almış olur”; “Allah bu dünyayı, insanoğlundan çıkan pisliklere benzetmiştir”; “Dünyasını seven âhiretine zarar verir, âhiretini seven dünyasına zarar verir. Bâki olanı fâni olana tercih edin”; “Dünyayı terk etmek sabır işi olup, Allah yolunda kılıç sallamaktan daha zordur; dünyayı terkeden kimseye Allah mutlaka şehit sevabı kadar sevab verir”; “Dünyadan sakının, çünkü o, Hârud ve Mârud’dan daha büyüleyicidir”; “Allah zengine zengin olduğu için tevâzu gösteren fakire lânet eder ve o kişinin dininin üçte biri gider”; “Abdullah b. Avf sürünerek cennete girer”; Allah’ım beni fakir olarak öldür, zengin olarak öldürme ve beni kıyamet gününde miskinler zümresiyle haşret”; “Affetme işi de fakirden alınıp fakire verilecektir”; “Allah kıyamet gününde fakirlerden özür diler”; “Zenginlerin çocuklarıyla birlikte oturmayınız, çünkü onların fitnesi bakire kızın fitnesinden daha şiddetlidir”; “Ümmetin en şerlisi kimdir” sorusuna Hz. Muhammed “zenginlerdir” diye cevap verdi”; Kuşkusuz Allah zenginlerin yemeğinin tadını fakirlerin yemeğine aktarmıştır”; “Mü’min için ölüm hayattan, fakirlik zenginlikten, zillet uzletten daha hayırlıdır”.

[19] Burada “afyon”un anlamı vicdansız bir üst sınıfın halkı uyutmak için kullandığı bir araç değil, insanların kendilerini olayların yüzeyinde batmadan tutabilmek için kullandıkları bir kendi kendini aldatmacadır (Acton’dan Mardin, 1986: 35).

[20] Oscar Lewis, yoksulluk kültürüyle malul insanlarda, marjinallik, çaresizlik, bağımlılık ve aidiyet hissiyatının baskın olduğunu belirtmektedir. Böylece yoksul, aşağılanmanın, yok sayılmanın ve yok saymanın bir nesnesi olarak görünmektedir. Lewis’e göre yoksulluk kültürü, sadece yoksunluk ve örgütsüzlük gibi bazı yapıların eksikliğini betimlemenin ötesinde, geleneksel ve antropolojik yöntemlerle insanların hayatta kalma mücadelesi sırasında ürettikleri stratejileri ve sorunları çözmek için kullanacakları yöntemleri belirleyen, işlevsel bir yapıyı da açıklamaktadır (akt. Çiğdem, 2002: 140; Balcı ve diğ., 2002: 54).

[21] Yoksulluk, kendisiyle baş etme stratejilerinin kurumsallaşamamasına paralel olarak toplumsal çelişki, kargaşa ve belirsizliklerden beslenerek varlık kazanmaya devam etmektedir. Yoksulluğu yok etme stratejilerinde belirgin olan ana tema, hangi argümanlardan beslenirse beslensin sorun fukaralığın giderilebilir, ya da kontrol edilebilir bir sınıra çekilmesinde düğümlenmektedir. Bu bağlama ilişkin dinsel kavramlar modern olanlarıyla harmanlanarak dönüştürülmekte ve bizzat çalışma faaliyeti, dinselliğin başat öğesi olarak yüceltilmektedir. Gelenekte yoksulluğa atıfla ortaya çıkan gevşek bir ortaklık, günümüzde zenginliği dinselliğin bir önşartı olarak kodlayan yeni yaklaşımlarla farklı bir ilişkiselliğe yol açmaktadır.

[22] Ülgener’in de vurguladığı gibi (1981: 15, 112) geniş ve genel çerçevesi içinde İslâm diye bir bütünden söz edilecekse, bütün bir din ve kültür kompleksinin adı olarak, yayıldığı alanın özelliğine göre farklı çehreler göstermiştir. Kitabi-şer’i tarafı ile ilk İslâm belki hepsi için atlanıp geçilemeyecek bir ön-etap sayılabilir. Ancak kendi kültür çevremizi (Anadolu’yu) göz önüne alınca, kütlenin dünya görüşünü ve arada iktisat ahlâkını yoğurup şekillendirmede ağırlığı şer’i-ortodoks kurallardan çok kütle ahlâk ve itikatlarının (tasavvuf ve tarikat âdabının) taşıdığına şüphe yoktur. Bu nedenle tavandan aşağıya süzüldükçe öz ve mana tarafı gide gide sığ, monoton bir düzlüğe gelip oturmuş bir kültür dünyası; ve onunla birlikte her türlü anlamdan soyunmuş olarak boşta yüzen bir yığın kuru, cansız kalıplar ve şemalar ortaya çıkmaktadır.

   
Başlıklar: