Kazaya, Kadere ve İnsaniliğe Dair... Soma Milat Olsun!

Geçtiğimiz hafta Soma’da meydana gelen maden faciası Türkiye’nin müzmin sancılarını yeniden hareketlendiren güçlü bir damar olarak tarihe geçmekte gecikmedi. Toplumun ince yaralarını bir kere daha derinden kanatan bu facia, siyasetten hukuka, teolojiden felsefeye hemen her alanda altından kolay kolay kalkılamayacak yeni birtakım soruların öne çıkmasına, dahası bu soruların eski sorulara eklemlenmesine yol açtı. Belirtmek gerekir ki artık yeni sohbet halkalarında işleyen dil tatsızdır ve bu durum, varoluşsal düzeyde hemen herkesi güçsüzleştirmeye yetmektedir.

Türkiye epeyce zamandır geniş toplum kesimlerinin içine çekildiği büyük ölçekli gerilim alanlarıyla karşı karşıyadır. Gezi olaylarıyla birlikte başlayan hengâmeli süreç, toplumun farklı düzlemlerde birbirine karşı saf tutmaktaki heveskârlığını da açığa çıkarmıştır. Öte yandan nerdeyse eşzamanlı bir şekilde ortaya çıkan Cemaat-Hükümet gerilimi de devletin refleksleriyle “Cemaat”in hedefleri arasındaki ayrışmanın sanıldığının aksine kolayca kapatılabilecek bir çatlaktan ibaret olmadığını, bu farklılaşmanın telafisi imkânsız bir kopma arzusunu da içerdiğini gösterdi.

Gezi olaylarına destek olanlarla Cemaat’ten yana olanları aynı potada ele alan ve coşkuyla eriten yeni bir bağdaşıklık zemini, devletin karşıtları hanesinde özgül birer küme olarak yer alan bilumum muhalif hareketleri, bundan böyle hangi söylem, imaj ve referans öğelerinin bir arada tutacağı konusunda pek çok noktada açıklayıcı sayılabilecek işlevsel birer bağlam üretti. Bugün bu aktörlerin büyük ve açık toplumla ne yapıp yapıp yollarını ayırma tutkusuyla hızla siyasallaştığı girift bir evreden geçildiği açıktır.

Gerek Gezi gerekse Cemaat tartışmaları etrafında ortaya çıkan enerjiyle harekete geçen muhalif bir dalga, toplumsalın bildik sancılarının yeniden nüksetmesinde esaslı bir etki yarattı. Böylece birer kutuplaşma çabası olarak yansıtılan Gezi olayları ve devleti bihakkın devralma ve dönüştürme çabası içinde takdim edilen Cemaat aktiviteleri, siyasetin bilinen müzakereci dilini ve sınırlarını zorlamaya davet edilen hükümet refleksleriyle karşı karşıya gelince ortalık olabildiğince karmaşık bir sosyolojik yapı özelliğine bürünmeye başladı.

Artçı sarsıntılar

Soma faciası tam da bu noktada gündelik hayatın rutin akışını bozan bir fenomen olmakta gecikmedi. Çok sayıda can kaybı sadece yaslı aileleri etkileyebilecek bir sonuç yaratmadı. Bu durum onları aşmakla kalmadı; genel toplumun acıları karşılama üslup, beceri ve prensiplerini de kullanılamaz hale getiren hatta çökerten yeni bir sarsıntı dalgası yarattı. Öyle ki facia içerde ölümlerle noktalanırken dışarıda birbirini tetikleyen artçı sarsıntılar, toplumsalın birleşik ve bütünleşik yapısını temelden dönüştürme beklentisini doğrulayacak yeni örnekleri ortaya çıkardı.

Birbirini takip eden üç olay da toplumun istikametinin ne yönde iz tutmaya meyyal olduğu konusunda özellikle sosyal bilimciler arasında çoklu endişeler yaratan yeni bir beyin fırtınasının habercisi oldu. Gezi, Cemaat ve Soma olaylarını birbirine eklemlemekte mahir analiz halkaları, konunun derin toplumsal boyutlarında yoğunlaşmak yerine mevcut konjonktürün işleyişine müdahale edebilecek bir stratejiyi devreye sokarak, akıl ve kalbin devre dışına itilmesini önceleyen bir noktada tıkanıp kaldı.

Yeni sorular

Hızlı siyasallaşma becerisi toplumun feryatlarını bastırmakla yetinmedi, ileriye dönük projeksiyonların hangi imkân ve yeterliliklerle ele alınabileceği konusundaki heyecan verici açılımları da bastırmaya önem verdi. Toplumun yaşama enerjisi bastırılırken onun makul hareket alanı daraltılmış, mugalâta düzeyinde ele alınan bir dil dünyasında ilerleyen çözümleme çabası da gerçekliğin bildik akışına set çekmeye yönelmiştir.

Soma’da meydana gelen facia, geçmişte benzer şekillerde toplumsalı derinden etkileyen ve altüst eden deprem ve sel gibi diğer doğal afetlerle birlikte önümüze yeni birtakım sorular koymuştur. Hiç kuşkusuz Soma’da gerçekleşen facia çok boyutludur ve ortalama bir zihnin de kolaylıkla kabul edebileceği gibi konunun doğayla, insan faktörüyle ve hayat felsefemizle yakından ilgisi olduğu açıktır. Doğanın kendi yasalarına tabi olduğu gerçeğini ihmal eden bir yaklaşım onunla hangi amaç ve beklenti içinde olursa olsun fonksiyonel bir ilişkiye girdiğinde, ortaya çıkabilecek sonuçları açıklayabileceği, kendi anlam dünyasını bütünlüklü olarak koruyabileceği elverişli birtakım açıklamalara ihtiyaç duymaktadır.

Dünya neyimiz(e)?

Esasen modern ve geleneksel arasındaki yapısal farklılıklar ele alınırken bu bağlamda vurgu yapılan en önemli hususlar arasında, mevcut gelişme akışının hangi paradigmaya tabi kılınarak temellendirileceği, dolayısıyla hangi zihniyet yapısının belirleyici olduğu sorusu yer almaktadır. Geleneksel toplumlarda hayatın karşılarına çıkardığı elem ve ıstırabın nasıl bastırıldığı, telafi edildiği, kapatıldığı ya da kabullenildiği gibi hususlar bir anlamda modern öncesi dönemlerin felsefi ve teolojik dünyasına yapılan atıfların değerini yüceltmektedir.

Doğayla, onu kendine râm eden bir perspektif içinde bağ kuran modern yaklaşımlar yerine onunla birer paydaş olarak hayatı karşılamayı önceleyen geleneklerde hayatın anlam ve icapları din ya da ondan neş’et eden düşünce ve kültürel kodlar üzerinden sürdürülmektedir. Örneğin geleneksel İslam toplumlarında kaza, kader ve tedbir konusu ciddi birer teolojik tartışma konusu olarak ele alınmış ve insanın başına gelenlere yönelik sorumluluğun nasıl rasyonalize edileceği konusunda Müslüman dünyayı bugün de tatmin edebilen açıklayıcı modeller üretilmiştir.

Gelenekli Müslüman toplumlarda yaşanılan olayların değerlendirilmesinde her biri ayrı birer ihtisas alanı olarak ortaya çıkan irade ve ihtiyar, kaza ve kader, tedbir ve tevekkül gibi başlıklar sadece formasyon sahibi alimlerin bilgisi dahilinde açıklayıcılık kudretine haiz konular olmaktan çıkmış, toplumun müfredatına dahil edilen bu bahislerle Müslümanlar ortak bir zihniyet kalıbı içinde hayatın türlü gailelerine karşı güçlü bir kavrayış biçimi geliştirmişlerdir. Kur’an’ın gelenekli okunuşu içinde Tefsir, Kelam, Fıkıh ve ahlâk gibi alanların her birine aynı dikkat ve derinlik içinde yansıyan bu kalıplar Müslüman’ın sadece toplum nezdindeki konumuyla sınırlı olmaksızın doğa karşısındaki pozisyonunu da belirleyen etraflı bir evren üretmiştir.

Modern toplumsal muhayyile içinde insanın insanla olduğu kadar insanın doğayla ilişkisindeki bağlamlar da köklü bir değişim geçirmiştir. Bu değişim geleneğe sık sık atıfta bulunma gereği duyan Müslümanlar için de geçerlidir ve yine bu durum kolaylıkla anlaşılabilecek bir seyre tabidir.

Oysa modern müfredatta dünya temelinde insanın konumu değişmiştir. Yeni zihniyet yapılarında insan merkez öznedir ancak gelenekteki özgüllüğünden farklı olarak o doğaya fazlasıyla hâkim olduğu iddiasındadır. Doğaya ve insana hatta her şeye hâkim olan tanrı tasavvurunun yerini artık cümle mevcudatın bilgisine ve genetiğine ulaşma şehvetiyle ilerleyen insan almıştır. Doğa artık denetlenebileceği gibi insan da kendi irade ve ihtiyarına rağmen pekala güdümlenebilir, ondan yeni ve etkileyici davranışlar beklenebilir. Doğanın ve insanın yeni tanımı, hiç kuşkusuz hayat felsefesinin içeriklendirilmesi konusunda gelenekte kalanların şefkat ve merhamet kavramlarıyla açıkladıkları bir evren tasavvuru yerine tahakküm ve ilerleme kavramlarıyla açıklanan yeni bir dili devreye sokmuştur.

Gelinen noktada birkaç etkili olay etrafında şekillenen bu huzursuzlukların nasıl aşılacağı müphemliğini korumaya devam etmektedir. Soma’da modern bir gramere tabi olan teknolojiyle insan, 300’ü aşkın cana kastetmiştir. Sorumlu doğa mıdır, insan mıdır, nedir? Bu sorular sadece Soma üzerinden ele alınamayacak kadar girift, sadece orada olup bitenlerden ibaret olamayacak kadar çetrefillidir.

Tatsız bir sohbet

Öte yandan Soma’da meydana gelen facianın bilumum kazasını şimdi çoktan terkettiğimiz bir müfredat içinde geçmişin sığınaklarında aramak da trajiktir. Müslüman Kelamı’nın bugün yeni zamanların ürettiği sorular karşısında ortaya koyduğu cevaplar paylaşılmayı beklemektedir. Tedbiri elden bırakmamayı öğütleyen bir geleneğin bu trajediye yorumu ne olacaktır? Yaşanılan her olay ve dramdan derin toplumsal çalkantılar üreten bir siyasal söylem akışının insan yetiştirme düzenimizdeki hangi çatlaklardan nefes aldığını bize hangi sosyal bilimci gösterecektir.

Bugün gelenekle modernlik arasında gidip gelen bir cevap arayışının ortaya serdettiği müphemlik hemen her durumda itikadi formasyonumuz kadar bilimsel öngörülerimizin de savrulmaya açık olduğunu göstermiştir. Bizi kandırmaksızın zor da olsa ikna edebilecek bir dile ihtiyaç had safhadadır. O halde başta Diyanet camiası ve ilahiyatçılar olmak üzere “insanın neliği” üzerine kafa yoran felsefeci, aydın ve entelektüellerin bu “tatsız sohbet”e katılarak süreci insanileştirmeleri gerekiyor.

Açık Görüş, 25 Mayıs 2014

   
Başlıklar: