KÜRESELLEŞME: GERİLİM, ÇATIŞMA VE UYUM  (*)

Bu tebliğde küreselleşmenin bilinen sosyo-politik gerçekliğinden hareketle İslâm ve Müslümanlar hakkında gündeme gelen belli başlı iddiaların genel bir değerlendirmesini yapmak, ardından da bu bağlamda oluşan gerilim, çatışma ve diyalog zeminlerinin tartışılması amaçlanmaktadır.

Küreselleşme çok boyutlu bir fenomendir. Bununla birlikte küreselleşme kavramının yerli yersiz her fırsatta kullanılıyor olması, onun gerçekte içinde yaşadığımız dünyanın temel şekillendiricisi olarak taşıdığı rolün göz ardı edilmesine yol açmaktadır.

Nitekim kullanım sıklığına paralel olarak, kavramın devasa anlam dünyası da bugün bir hayli zayıflamıştır. Oysa küreselleşme iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış gerçekte hâlihazır dünyadaki insanlığın fiili durumunu yansıtmaktadır. Ekonomik, siyasî, teknolojik, hukukî, askerî, kültürel vb. gibi çok çeşitli alanlarla olan ilişkisi, onu çok boyutlu kılmaktadır.

Sınır Ötesi Harekât

Küreselleşme öncelikle insanlar arasındaki modern etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkar. İletişim, enformasyon ve ulaşım gibi etkileşim ağlarının yarattığı mekânsal genişleme, geleneksel tüm sınırların önemini zayıflatmıştır. Bu bağlamda başta coğrafî olmak üzere bireyi ve toplumu dış dünyadan yalıtan sınırlar, hayatın ve insani gerçekliğin anlam dünyasını tersyüz edecek şekilde aşınmaya başlamıştır. Anlam ve değer kaybına maruz kalan bu sınırlar, hem maddî hem de manevî boyutlarda gerçekleşmektedir. Öyle ki artık küreselleşme içinde yaşadığımız dünyanın sıradanlaştırdığı bir dizi sınır tanımaz genişlemeyi, bireysel ve toplumsal düzeyde yaşadığımız farklılaşmaları, karşılıklı bağımlılıkları, kültürel gidiş gelişleri, kendimize ve toplumumuza ilişkin yeni icatları kısaca geçmişte bir karşılığını bulamadığımız yeni bir dünya algısını ifade etmektedir.

Küreselleşme kuramı, küre metaforu kullanılarak dünyanın küreselleştiğinin ifade edilebileceğini vurgulayan bir sosyal bilim teorisidir. Böylece teori, küresel düzeyde gerçekleştirilen ve dünyayı bir ortak mekân olarak kodlayan, bunun için de siyasal, ekonomik ve kültürel bağlamları kuşatma arzusu içinde olan hegamonik bir söylemi ifade etmektedir. Küreselleşmenin mekân algılarını genişletmesi büyük ölçüde iletişim alanlarının zenginleşmesine bağlıdır. Bu durum her tür insani boyutun söz konusu etkileşime açılmasını beraberinde getirir.

Küreselleşme dünya ölçeğinde, her düzeydeki insanı derinden ilgilendiren ölçü tanımaz etkileşimleri, dönüşüm ve farklılaşmaları ifade ederek gündelik gerçekliğin temel bileşenlerini, kendisini üreten ve besleyen taşıyıcı-aracılara dönüştürür. Küreselleşmenin bu özelliği ontolojik düzeyde birey ve toplumun güvenliğini altüst ederken, epistemolojik düzeyde de bilişsel referans dizgelerini hasara uğratır. Teknolojik atakların yoğunlaştığı ve iletişim ağlarının karmaşıklaştığı bir dünyada küreselleşme, herkesin birbirini artık daha fazla umursamak zorunda olduğu bir gerçekliğe dönüşmüştür. Küreselliğin anlam ve değer dünyasına dikkat kesilmeyen bir talep, daha baştan kendini varoluşsal bir düzeyde tanımlamaktan mahrum kalacaktır. Nihayet bu girift düzenek, dünyayı herkesin birbirinden haberdar olmaya mecbur olduğu “küresel bir köy”e (McLuhan, Povers, 2001) dönüştürmektedir. Kısacası küreselleşme sayesinde dünyayı hesaba katmadan bir şey yapmak neredeyse bütünüyle imkânsız hale gelmektedir.

Toplumsal yapıların birim düzeylerinden başlamak üzere hemen her aşamada etkisini gösteren küreselleşmenin ortaya çıkardığı sonuçlar, başlı başına etkileyici, bu bağlamda da parçalayıcı, dağıtıcı ve yakıcı özellikler taşımaktadır. Bu özellikleri, onun çok kere bir negatif niyetler ve buna dayalı süreçler toplamı olarak tanımlanmasına yol açmaktadır (Bodur, 2003; Duralı, 2000).

Küreselleşme gerçekte Batılı bir dünya tasarımının kendi geleneği içinden yürüttüğü amaçları ve buna bağlı bir şekilde ulaştığı menzilleri yansıtır. Modern Batı toplumu bu hedeflere elindeki malzemeyi kullanarak ulaşmışsa da, söz konusu malzemeye çok az sadık kalabilmiştir. Bir anlamda küreselleşme, Batının kendi kök paradigmasından hareketle gerçekleştirdiği ilerleme fikriyatını ifade etmektedir. Gerçi tarihsel bir kök arayışı içinde Rönesans ve Aydınlanma dönemlerine kadar gitmek mümkündür, ancak küreselleşme, asıl niteliklerine geçtiğimiz yüzyılın düşünsel ve teknik dünyasında sahip olabilmiş ve kendisini ancak yeni bir prensibe bağlayabilmiştir. Küreselleşme, bugün ”Post-Fordizm”, “Bilgi Toplumu”, “Üçüncü Dalga”, “Sanayi Sonrası Toplum”, “Yeni Zamanlar” ve “Örgütlü Kapitalizmin Sonu” ya da “Avrupa Birliği”, “Tarihin Sonu”, “Yeni Dünya Düzeni”, “Büyük Orta Doğu Projesi”, ve “Medeniyetler Çatışması” (Fukuyama, ts.; Huntington, 2004) gibi kimi anahtar kavramlar aracılığıyla ancak anlaşılabilir. Bu kavramlar, küreselleşmenin zamanla olgunlaşmasını sağlayan geçici ve aracı bir kavramsal setin parçaları olarak dikkat çekmektedir. Dünyaya çeki düzen verme ve onu yeni bir tasavvurla inşa etme arayışının ifadesi olarak bu formülasyonlar, adeta kronolojik bir devamlılık ve süreklilik içermektedir. Süreç içinde küreselleşme kavramının sınırları, içerik ve kapsamı da genişlemeye başlamıştır. Örneğin çok boyutluluk, küreselleşmenin kurucu paradigmasından beslenir. Sonuçta bu amaca bile ancak yoğunluklu bir dünya tasarımının içselleştirilmesiyle ulaşabilir, bu da sınırsız bir sekülerleşme arzusunu gerekli kılar. Çünkü sekülerleşme küreselleşmeye giden yolda, Batılılaşmış formlara bağlı kalınarak, hayatın kaçınılamaz ve geri döndürülemez birer amacı olarak sunulmaktadır (Vertigans, Sutton, 2003).

Küreselleşmenin giderek kontrolsüz bir güç olarak tanımlanabilecek düzeni, bugün artık hemen her alanda etkili olmaya başlamıştır. Ancak bütün bu etkilerine rağmen, küreselleşmeyi iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz veyahut da dinî terminolojiyle ifade etmek gerekirse “rahmani ya da şeytani” olarak tanımlamak mümkün değildir. Bugün küreselleşmeye genellikle hayıflanarak, iç geçirerek ya da buruklukla bakılmasının nedeni, onun henüz sistematiğinin keşfedilememesinden ve şifrelerinin de bütünüyle kırılamamasından kaynaklanmaktadır. Küreselleşmenin, genellikle verili hayatın ürettiği huzur ve güveni radikal bir şekilde zorlayıp dönüştürmesinden dolayı bu değişim, yerleşik yapılara, milli kimliklere, otantik kültürlere hatta dinlere ve medeniyetlere özel ihtimam gösterenlerin tepkisini çekmektedir. Artık onlar için küreselleşme, her halükârda sonuna kadar reddedilmesi gereken bir düşmandır (Hala, 2004).

Gerçekten de küreselliğin dünyasında değerler, kültürel kalıplar, hatta dinsel inançlar bile açık bir mayalanmaya maruz kalmıştır. Artık dünya “bilinen bir dünya olmaktan çıkmıştır”, dahası “bu dünya elimizden uçup gitmektedir” (Giddens, 2000; Wallerstein, 2000). İlgili literatür kültürden ekonomiye, dilden dine, ahlâktan güvenliğe kadar hemen her alanda sınır tanımaz bir farklılaşma ve değişim arzusu yaratan küreselleşmeyi anlamaya odaklanmıştır. Yeni dünyanın kurucu değerlerine ilişkin stratejik analizlerin ortaya koyduğu çözümlemelerde de küreselleşme, gerçekte modern ve seküler yönelimlerin fantastik bir tasarımı olarak ele alınmaktadır.

Modernitenin sunduğu hayal gücü, ölçüsüz dünyevileşme, bireyselleşme ve rasyonalizasyonun sınırsız kullanımı küreselliğin somutlaşmasını hızlandırmıştır. Ne var ki bugün gelinen noktada küreselleşmenin referans ağındaki kimi tarihsel öğeler, artık kendilerini açıklama hususunda bile bir hayli zorlanmaktadırlar (Berger, Huntington (Ed.), 2003; Soros, 2003). Çünkü küreselleşme tüm referans ve aidiyet bağlarının meşrûiyetini tartışmaya açmış ya da devre dışı bırakmıştır. Böylece siyaset, hukuk, ekonomi ve din alanında liberal demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve sekülerleşme gibi yeni yaşam standartlarının ve algı kalıplarının oluşmasına yol açan küreselleşme, içinde yaşadığımız dünyanın radikal bir biçimde tasarlanıp yapılandırılmasını önceleyen hâkimiyet ilişkileriyle biçimlenmiştir. Sonuçta bu yapı, insan, sermaye, teknoloji ve her tür fikir, inanç, kültürel bakiye, simge ve metaforun hareketliliğine ve dahası bütün bunların sınır ötesi akışlarına imkân vermiştir (Robertson, 1999).

Küreselleşme yeni bir dünya tasarımı olarak bugün bilinen formuna, soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte ancak ulaşabilmiştir. Gerçi bu süreç İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan gelişmelerle de başlı başına irtibatlıydı. Ancak Sovyet sisteminin çökmesi ve dağılması, iki kutuplu dünyanın sona ermesi, tek kutuplu bir dünyanın yeni bir olgu olarak öne çıkması küreselleşmenin sınır ötesi açılımlarında katalizör rolü üstlenmiştir.

Bu bağlamda iki tür küreselleşmeden söz edilebilir: Bunlardan ilki doğal küreselleşme şeklinde tanımlayabileceğimiz, olağan gelişmelerin ürettiği ve içinde belli bir politik hedefin içkin olmadığı küreselleşmedir. Doğal küreselleşmede dünyadaki var olan değişimlerin kendine özgü gelişimini ifade etmek mümkündür. Çünkü dünyanın Batılı değerler ekseninde yeniden tanımlanmasının yarattığı sonuçlar doğal küreselleşmenin öncü bir parçasıdır. Diğeri ise yapay küreselleşme şeklinde tanımlanabilir. Onda da içkin olan, küreselliğin başlı başına politik bir hesabın tasarrufu ve ürünü olmasıdır. Yapay küreselleşmede, başta “öteki” olarak tanımlanan grup, kültür ve sermaye dünyası olmak üzere ortada her ne varsa, bütün bunların küreselliğin akışına tam olarak ram olması amaçlanmaktadır. Yapay yönelimlere dikkat edildiğinde küreselleşmenin esaslı bir şekilde siyasallaştığı da görülür. Hatta bugün artık küreselleşmeden her söz edildiğinde asıl vurgu çoğunlukla yapay küreselleşmeye yapılmaktadır. Bu nedenle küreselleşme bir ideolojikleşmenin ötesinde olmazsa olmaz-tabii bir gerçeklik alanı yanılsamasıyla da kendini bütün din, gelenek ve kültürler için açıkça bir örnek model olarak sunmakta ve makulleştirmektedir. Buna karşılık din, kültür, kimlik ve maneviyat bileşenlerinden beslenen bir aidiyet dünyası ise küreselleşmenin yakıcı-yıkıcı enerjisi karşısında kendine özgü yeni tür direnme odak ve araçlarına gereksinim duymaktadır. Ne var ki bu karşılaşmanın ürettiği sonuçlar hâlâ bir belirsizlik modunu aşabilmiş sayılmazlar.

Küresel Mağduriyet

Küreselleşmenin baskın tabiatının yarattığı etkiden din de nasibini almıştır. Aslında din ve onun özsel yapısına müdahale atakları modernleşmenin daha başından beri başat bir mitiydi ve sürekli güncellenen bir tema olarak da hep gündemdeydi. Din, modernliğin temel parametreleri arasında yer alan rasyonalizasyon süreçleri tarafından da bir hayli sıkıştırılmış ve hırpalanmıştı. Postmodern algıda ise din özelleştirilmiş ve izafileştirilmiş hatta tüketim nesnesine dönüştürülmüştü (Turner, 2002; Bauman, 1999).

Küreselleşmeyle ilişkilerinden söz edildiği her seferinde ise, direnç düzeylerine bakılmaksızın bütün dinlerin, aynı sorunla yüz yüze kaldıklarını gözlemlemek mümkündür. Aydınlanma’dan beri dinsel söylem, küreselliği hazırlayan süreçler içinde biteviye tartışmaya çekilmekte ve “din”, her zaman olumsuz birer çağrışım alanı olarak reddedilmekte ve dinlerin temel iddialarının hükmünü doldurduğu öne sürülmekteydi. Bunun bir sonucu olarak da dinin ve dinselliğin görünürlük oranları hissedilir bir sertlikle düşürtülmeye çalışılmaktaydı. Modernite din ilişkileri çerçevesinde daha ilk buluşma ve yüzleşmelerde bile Hıristiyanlık, yeni Batılı değer ve ölçütler karşısında bir hayli geriletilmişti. Örneğin Protestanlığın dine rasyonel bir müdahale olarak biçimlene tarihi ve bu bağlamda açtığı gedik hâlâ unutulmamıştır. Sınırları zorlayan bir söylem arayışı içinde küreselleşme, her tür yerelliği, her tür sabiteyi, her tür kültürü bir yandan küresel düzeyde dolaşıma sokarken bir yandan da bütün bunların kendi otantik mecralarından koparılarak ciddi meşrûiyet krizleriyle karşı karşıya gelmelerine zemin hazırlamaktadır.

Küreselleşme ve din arasındaki bu tersine işleyen ilişkisellik, özellikle İslâm söz konusu olduğunda doruğa ulaşmıştır. Bu çerçevede İslâm toplumlarında ortaya çıkan sorunlar, küreselleşmenin açığa çıkardığı çelişki ve çıkmazlarla derinleşmekte ve netleşmektedir (Arslan, 2002).

İslâm dünyası ifadesi günümüzde ciddi bir anlam genişlemesi yaşamaktadır (Davutoğlu, 2001: 250–256). Bu ifadeyle, bir din olarak İslâm’a mı yoksa Müslümanlara mı atıfta bulunulması gerektiği, bugün bir hayli karmaşık sayılabilecek sorunlar yaratmaktadır. Dünya ölçeğinde tüm Müslümanları temsil etme iddiası, günümüzde somut bir karşılığı olmayan muğlâk bir iddia olarak görülmektedir. Müslümanların tarihsel-geleneksel birliktelikleri Osmanlı Devleti’nin yıkılışıyla birlikte siyasal düzlemde akamete uğramıştır. Bugün kendini Müslüman olarak gören ve tanımlayan toplumların uluslar arası platformlarda dinsel bir temsillerinden söz etmek mümkün değildir.

Geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan ulus devletler ve bu oluşumların toplumlarını laikleştirici perspektif ve performansları içinde, dinsel yönelimlerin devlet düzeyinde kendine bir yer bulmasından söz etmek zorlaşmıştır. İslâmi siyasal güçten öncelikler temelinde mahrum kalan Müslüman toplumlarının, bugün kendilerini hangi argümanlar üzerinden tanımladığı ise ayrı bir tartışma konusudur. Artık burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta, küreselleşmeyle yüz yüze gelindiğinde ona muhatap olanların İslâmi devletlerden çok Müslüman toplumlar olduklarıdır. Bu durum oldukça önemlidir, çünkü küreselliğin yayılmacılığı karşısında, İslâm’ın yeni zamanlardaki iletişim hatları devlet desteği olmaksızın birey ve toplum üzerinden gerçekleşmek zorunda kalmıştır. Yanı sıra birey ve toplum bazında Müslümanlar çoğu zaman paradoksal bir şekilde, içinde yaşadıkları “Müslüman” devletlerin kısıtlayıcı politikalarına da maruz kalmışlardır. Bu nedenle küreselleşme sorunu ele alındığında İslâm dünyası ifadesi mevcut devletlerden çok Müslümanların fiili durumlarının birer göstergesi olarak ele alınmalıdır.

Küreselleşmenin atakları karşısında Müslümanların kendilerini tanımlama, anlamlandırma ve konumlandırma çabalarında da birtakım açılımlara duyulan ihtiyaç aciliyet kazanmıştır. Sorun, fiili bir durum olarak değerlendirilmeye çoktan başlanmış olan küreselleşme ve küresellik karşısında İslâm’ın durumunun Müslümanlar üzerinden ya da onlardan bağımsız olarak ele alınıp alınmaması noktasında düğümlenmiştir. Artık tek kutuplu bir dünyanın kurucu çekirdeği sayılan küreselleşme karşısında, Müslümanlar, yeni kuşatma ve etkileme-dönüştürme niyetlerini toplumsal ve kültürel bağları harekete geçirerek aşmak arzusundadırlar (Falk, 2003; Roy, 2003). Ancak bu hareketlilik hiç de senkronize bir bütünlük içinde olmayan kendine has bir çeşitlilik ve başıbozuklukla malul durumdadır. Dahası bütün bunlar yine de şaşırtıcı bir şekilde bizzat küreselliğin imkân ve donanımlarıyla var olmak durumundadır.

Bugün asıl sorun, belki de başat bir aktöre ya da aktörlere bağlı olmaksızın giderek kendi kendini deruhte eden bir küresel yaşam stratejisi karşısında İslâm’ın dil, tutum ve reflekslerinin nasıl işlediği ve hatta açıkça ifade etmek gerekirse nasıl devre dışı kaldığıdır. Yanı sıra küresellik tartışmaları ekseninde gündeme gelen ve çok kere telafisi imkânsız kayıplarla ilişkilendirilen yeni bir medeniyetler çatışması ikilemini yararak topyekûn Müslümanların gerçek ifade, telmih ve tutumlarına nasıl ulaşılabileceği de ciddi bir sorun olarak görülmektedir.

Artık geleneksel anlamda korunmaya çalışılan bir dünya algısı ve hayat bilgisi hızla yok olmaktadır. Küresel dünyaya edilgen olarak katılmanın riskleri pek çok örnek olayda net bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. Gerçi bu durum tek başına küreselleşmeye de mal edilemez. Modernleşme ve sekülerleşme bağlamında, dinin doğasının bozulması konusunda bir hayli mesafe alınmıştır. Küreselleşme bu değişimin yön, form ve anlamlarını dönüştürmüştür.

Özetlemek gerekirse küreselleşme Müslüman dünyanın baskın bir fenomenidir. Küreselleşme tartışmaları etrafında üretilen zengin literatür, dinden kültüre, ekonomiden siyasete kadar hemen her alanda gerçeklik dünyasında etkin olan bir sürece vurgu yapmaktadır. Son birkaç yüzyıldır Müslüman dünyanın kendi yaşamsal tercihlerini açıkça ortaya koyma konusunda yetkin bir konumda olduğu söylenemez. Özellikle Hilafet etrafında toparlanan bağların kopması, İslâm dünyası kavramı başta olmak üzere buna bağlı pek çok bileşenin hızla çözülüp ayrışmasına ve Müslümanların da bu kayıplara dayalı olarak ciddi sarsıntı ve çözülmelere muhatap olmasına yol açmıştır (Fuller, Lesser, 1996; Öke, 2001). O halde asıl sorun Müslümanların, İslâm’ın bu risklerden uzak olarak varlık telakkilerini korurken, küreselliğin hâkim paradigmasına asla ram olmadan, kendi varoluşsal güvenliklerini, ontolojik ve epistemolojik düzeydeki varlık ve sürekliliklerini nasıl güncelleyebilecekleridir. Bu mümkün müdür? Bu arayış sürecinin pratik yansımaları nasıl işlemektedir? Bu sorular çoğaltılabilir.

Küresel İmtihan

Müslüman toplumlar, modernleşme ve postmodernlik tartışmalarında olduğu gibi, soğuk savaş döneminin siyaset jargonu ya da yenidünya düzeni gibi düzenleyici proje ve organizasyonlar karşısında da belirleyici bir rol sahibi olmakta başarılı olamamışlardır. Artık bugün İslâm dünyası ifadesini, dünya genelindeki toplam Müslümanların siyasî ve askerî konumlarından çok kültürel ve demografik yapıları belirlemektedir. Müslümanların bu bağlamda bir stratejilerinin olması da zaten mümkün değildir. Siyasal anlamda uluslararası politikalara yön verme söz konusu olduğunda bugün herhangi bir dinî atmosferin egemenlik sahibi olduğunu düşünmek zordur. Çünkü Müslümanları bir bütün olarak temsil eden, kendilerinden onları layıkıyla yansıtan, onları bütünüyle anlatan ve daha da önemlisi küresel sistemi emin kılan bir bilgi ya da merkezden söz etmek mümkün değildir.

Müslümanların etrafında toparlandıkları bir merkezin ya da karar odağının yokluğuna ve siyasal bütünlüklerinin olmayışına karşılık, bugün dikkat çekici bir toplumsal tezahüre de sahip olmaları söz konusudur. Öte yandan bu tezahür de giderek küresel bir boyut kazanmaya başlamıştır. Küresel bir varoluş da Müslümanlar için sonuçta bir tür tepki ya da refleks olarak, yani düşünülmüş ve kararlaştırılmış bir şey olmaktan çok, ne tür siyasetle ne tür bir tepkinin ortaya konulabileceği konusunda belirsizlik yaratmaktadır. Sonuçta güvenlik, Müslümanlardan çok Müslüman olmayan dünyanın asıl bir sorunu olarak ortaya çıkıyor.

Öte yandan dikkat çekici bir varlık vurgusu, bugün söz konusu tezahürün anlamlarını keşfetme konusunda özellikle Batı’da derinlikli araştırmaların yapılmasına yol açmıştır. Bu çalışmaların ortaya koyduğu değerlendirmeler, çarpıtma, önyargıların somutlaşması, anlamaktan çok açıklama gibi belli başlı yönlendirme siyasetlerini içerse de yine de bütün bunlar Batı’nın algı dünyasını yansıtması açısından oldukça işlevseldir (Gökkır, 2003).

Müslümanların özellikle 19. yüzyıldan itibaren yaşadıkları deneyimler çeşitlilik gösterir. Müslümanların bir bölümü sömürgeleştirme ve kolonizasyon süreçlerinden geçmişlerdir. Osmanlı hinterlandındaki Müslüman toplumlar, bir yandan kendi içlerinde geleceği kurma konusunda derin hesaplaşmalarla adlarını duyururken bir yandan da uluslar arası sistemin gereklilikleri içindeki kayıplarını telafi etmek için değişik reflekslerle gündeme gelmektedirler. Bu çıkışların toplamı, Batı’da var olan İslâm algısının her geçen gün yeni bir çerçevede, ancak gerilimli bir taraf olarak yer almasına imkân vermektedir (Kalın, 2003; Yeğenoğlu, 2005). Son olarak 11 Eylül 2001’de Amerika’da gerçekleşen ve dünya kamuoyunun genelde Müslümanlar ve özelde de siyasal İslâm’la ilişkileri gözden geçirmeye yönelik bir dizi hamlesi de bu gerilimin netleşmesinde belirleyici olmuştur. Bugün başta ABD olmak üzere Batı’nın İslâm karşısındaki politikaları giderek daha da belirsizleşen bir görüntüye ulaşmaktadır. Örneğin İslâm dünyasındaki Müslüman ülke yönetimleriyle kurulan Batı eksenli ilişkilerde aranmayan ölçütler, sıra Müslüman toplumun fiili durumuna geldiğinde ciddi bir kritiğe tabi tutulmaktadır.

Sıradan bir okumanın bile açıkça göstereceği gibi Batı ve İslâm dünyasındaki ilişkilerin bu karmaşıklığı çoğunlukla çifte standart bir şekilde okunmaya müsait hale gelmiştir. Öte yandan Kuzey-Güney ilişkileri, etnik çatışmalar, kültürel dışlamalar, yeni hegamonyatik süreçler gibi birtakım uygulamalar karşısında, Müslümanlar, hak arayışlarında geleneksel referanslardan uzaklaşarak yeni açılımlarını işlevsel bir dinsellikle ilişkilendirilmeye çalışmışlardır (Davie, 2006). Yeni yapılanmalar İslâm’ın modern bir çehresini açığa çıkarmaktan çok, küreselleşmenin somutlaştırdığı korkuları ve aidiyet ihtiyacını artıran belirsizlik ve yersizleştirmelere karşı bir tepki biçiminde kurulmaktadır (Vertigans, Sutton, 2003: 81-101).

Bu kargaşa Müslüman toplumlarının coğrafi ve kültürel dağılımlarına bağlı olarak değişik biçimlerde kendini gösteren tepki biçimlerini harekete geçirmiştir. Gerilim, çatışma ve uyum stratejileri, görünürde belirsiz gibi duran Müslüman dünyanın Batı’yla ve onun üzerinden küresellikle ilişkilerini düzenleyen yeni açılımlara yol açmaktadır. İslâm Konferansı Örgütü (İKO), Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO) ve D8 gibi genellikle birer kozmetik dayanışma sayılabilecek örgütsel organizasyonlar bir yana bırakılacak olursa, mağdûriyet ve mazlûmiyet söylemiyle kolaylıkla bir irtibat kurabilme imkânı, Müslüman dünyanın yeni tepkileriyle tanzim edilmeye başlamıştır. Öte yandan sözü edilen organizasyonların küresel sistem içinde tipik Müslüman talep ve beklentilerine ne ölçüde kulak verdikleri, dahası bu amaçla ne gibi adımlar attıkları konusunda tatminkâr bir cevaba ulaşmak mümkün değildir. Bütün bu kuruluşların devasa organizasyonlarına rağmen, Müslüman kamuoyu, dünya ölçeğinde her zaman bir kaos menbaı ve merkezi olarak yansıtılmaktadır.

Müslüman dünyanın yaşanan gerginlikler bağlamında birer terör odağı olarak resmedilmesi, aslında Batı’da geleneksel olarak varlığını sürdüren İslâm algısından bağımsız bir şekilde işlememektedir. Bu birbirini takviye eden ilişkiler ağı içinde “medeniyetler çatışması”nın doğması bugün artık popüler bir beklenti haline dönüşmüştür. Tek kutuplu dünyanın var olan gerçekliği içinde İslâm ve Müslümanlar, küreselleşmenin dayattığı entelektüel, kültürel ve ekonomik blokajlar karşısında yer yer kendi referanslarıyla bile ilişkilendirilmesi olanaksız tepkiler verebilmektedirler. Ne var ki bu tepkiler de, yine benzersiz bir şekilde İslâm karşıtı söylemleri tahkim etmeye yaramaktadır.

Müslüman toplumlar sadece coğrafik olarak İslâm dünyasının geleneksel sınırlarıyla çevrili değildirler. Artık Müslümanlar her yerdedir. Bu bağlamda Avrupa’da, Amerika’da ya da dünyanın değişik bölgelerinde hatırı sayılır birer kamuoyu olarak yer almaktadırlar. Bulundukları ülkelerin siyasi ve kültürel atmosferi içinde eşit birer vatandaş olmaları konusundaki talepleri, asimilasyondan entegrasyona kadar bir dizi muameleyle püskürtülmeye çalışılmıştır (Ramazan, 2003). Bu bağlamda söz konusu Müslümanların Batılı ve küresel değerler ekseninde dönüştürülmesini amaçlayan bir dizi proje de deneme safhasından uygulama safhasına geçmiştir. “Avrupa İslâmı”, “Ilımlı İslâm” gibi ağırlığını Batılı güvenlik algılarının şekillendirdiği bu tezler karşısında Müslüman toplumlarının birörnek tutumlar geliştirmeleri şimdilik zor görünmektedir (Subaşı, 2005). Esasen tarihsel İslâm anlatısında çok sık kullanılan ümmet, hilafet ve cihad gibi ifadeler de günümüzde artık oldukça temkinle karşılanması gereken birer siyasallaşmış kavram olarak değerlendirilmektedir.

Global kitle kültürünün gelişimi şimdi artık Müslüman toplumların yaşam stillerini de şekillendirmeye ve düzenlemeye başlamıştır (Turner, 2002). Bu düzenlemenin birkaç yüzyıla dayanan etkileri ve bugün net bir şekilde açıklığa kavuşması karşısında Müslüman dünya, başta otorite bunalımı ve sekülerleşme olmak üzere, dindarlığın dönüşmesi (bireysel ve sembolik, bilişsel dindarlıklar), radikal ve milliyetçi dinselliklerin artması, dinî aşikârlığın azalması ve yeni dinsel söylemlerin ortaya çıkması gibi birçok konuda gelenekte olmadığı şekliyle farklı İslâmlıklar, farklı dinî tecrübeler eşliğinde yeni çerçevelere dâhil olmaktadırlar (Roy, 2003: 192).

Her şeye rağmen küreselleşme farklı kültür ve dinlerin birbirleriyle yüzleşmeleri, daha derinlikli karşılaşmalar içinde bir araya gelmeleri açısından da yeni fırsatlar yaratmaktadır. İslâm’ın yeni bir dünya tasarımının verili koşullara mahkûm olduğu söylenemez. Her din gibi İslâm da küresel taleplere sahip olma istidadındadır, hatta küresel açılımlara da sahiptir. Küresellik pekâlâ bir imtihan olarak algılanabilir ve bu imtihanın başarıyla aşılması da yeni fırsatlar olarak algılanabilecek kapıların elverişli bir diyalog zeminine, önyargıların aşılmasına, saygın ortaklıkların kurulmasına, hatta küresel düzeyde İslâm’ın yeniden kendini var etmesine açılmasını sağlayabilir. Çünkü “kimlik, mekân ve zaman bilincinin tarihi birikim ve cari gerçeklikler çerçevesinde yeniden kurulması, tarih içinde varoluşun ve insanlık birikimine katkıda bulunabilmesinin olmazsa olmaz şartıdır” (Davutoğlu, 2001: 30). Oysa bu hassasiyete küresel düzeyde müslümanlar çok az sahip çıkmakta ve dikkat kesilmektedirler.


(*) Medeniyetler ve Dünya Düzenleri, Uluslararası Sempozyum, İstanbul 12–14 Mayıs. -2006-

   
Başlıklar: