Dinsel İtibarın Modern Temsilleri

İslam dünyası da diğer kadim dünyalar gibi son iki yüzyılı derin sarsıntı ve çalkantılarla geçirdi. Geleneksel yapılar önemli ölçüde sorgu(lama)ya alındı. Yeni değerlerin yapılandırılmasında birer ayak bağı olarak görülen hemen her şey ya devre dışı bırakıldı ya da ciddi anlamda gözden düşürüldü.

Değişimin maliyeti her zamankinden yüksek oldu. Umulduğunun aksine son iki yüzyılın birbirini tetikleyen süreçlerinde dönüşüm yumuşak bir geçişlilikten çok radikal devinim stratejisiyle ilerledi. Zihniyet yapıları altüst oldu, entelektüel ilgilerin her biri hiç de kısmi sayılamayacak yerinden olmalarla gündelik yaşama alanlarında tar ü mar oldu. Bu ayrışmalar birkaç sınırlı noktayla sınırlı kalmadı. Küresel düzeyde derin saflaşmalar, kayıplar, telafisi imkânsız aşınmalar yeni zamanların kaçınılmaz bir kaderi olarak kabul edildi. Bu bağlamda birbirinden farklı iklim ve zaman dilimleri hakkında birinden öbürüne tabi olmadan karşılaştırma yapmak imkânsız olsa da ortaya çıkan sonuçların vahametini fark etmek zor değil. Görünen o ki bugün artık bambaşka bir dünyada yaşıyor ve soluklanıyoruz;  “elimizden uçup giden dünya”ya hayıflananlar olduğu gibi, geçmişin izini sürmek istemeyenler de az değil aramızda.

Sosyal hayat, tüm kadrolarıyla kendini modern olarak takdim edenin egemenliğine dâhil oldu. Gündelik hayatın açıklanmasında sıklıkla başvurulan paradigmalar değişmekle kalmadı, içinde yaşadığımız dünyayı anlama çabasıyla başvurduğumuz temel kabullerimiz de, belli başlı referans alanlarımız da mevcut durumu anlamaya yönelik bir çaba sarf edilmedikçe marjinal birer tercihten öteye gitmeyen sıklıkla “nevrotik” sayılan bir halüsinasyon olarak kodlandı. Algılar, metinler, yaşam pratikleri, tarz ve düşünüş biçimleri de bu kargaşadan nasibini almakta gecikmedi.

Bugün bambaşka bir dünyada yaşıyoruz, bu tartışılmaz bir gerçek. Fiziksel dünyayla olan ilişkimizde bile ciddi bir hasar oluştu. Bildik evren telakkilerimizin savrulduğunu, eşyayla, doğayla, sahici dünyayla irtibat noktalarımızın, istinat noktalarımızın yerinden oynadığını görmemek mümkün değil.

Modernliğin gündelik hayatın hemen her ünitesinde öne çıkan ağırlığı pek çok kişinin ona yüksek bir güç atfetmesine de yol açtı. Nerdeyse tanrısal bir yetkinlik, tasarruf ve güçle ilişkilendirilen modernlik tasavvurunda artık olabilecek her ne varsa bütün bunların kaynağı olarak takdir-i ilahi kavramından uzaklaşmak adeta zorunluluk içeren bir kader oldu. Modernliği bir tür kadir-i mutlaklık içinde tutan bu algı dönüşümü, medeniyet krizlerini de başlatmış oldu.

Hiç kuşkusuz bu krizden İslam medeniyeti de nasibini aldı. Yenileşme ve ıslahat çalışmalarıyla başlayan dünyaya dâhil olma çabası, Müslümanları Batılılaşma, modernleşme ve çağdaşlaşma süreçleriyle iç içe bir dönüşüme zorladı. Başta Türk modernleşmesi olmak üzere İslam dünyasının pek çok bölgesinde gerçekleşen çağdaşlaşma adımları, her düzeyde Müslümanları kendi referans dünyalarıyla karşı karşıya getiren zihinsel kargaşalarda belirleyici oldu. Eziklik, özgüven eksikliği, ötekine hayranlık, kendine yabancılaşma vs. gibi hemen her radikal değişme sürecinde tetikleyici birer amil olarak toplumun duygu dünyasını kuşatan bu zeminde Müslümanlar, kendilerine görünen mevcut durumu İslam’la aşma konusunda değişik formulasyonları harekete geçirici arayışlar içinde oldular. Genelde İslamcılık şeklinde tanımlanan bu arayışlar, mevcut durumu bizatihi hakikat olarak algılayan genel-geçer perspektifler içinde İslami olanın sınırlarını belirleme konusunda çaba sarf ettiler. “Batı dışı modernleşme” ve “Müslüman modernleşmesi” gibi kavramsal terkipler, bu arayışların sonucu olarak ortaya çıktı ve bu minvalde modernlik, belirleyici ana mihver olarak yerini hiçbir zaman kaybetmedi.

İslam toplumlarında geleneksel temsiller, dini meşruiyetin (şeriat), sosyolojik gerçeklikle (örf) buluşan zemininde hayat buldu. Müslüman toplumun hayatın akışını kollayan, gözeten, kavrayan dilini ulema üretti. Her bir âlim toplumsal statüsünü sadece sahip olduğu bilgiyle ya da onu hayatla buluşturma gücüyle değil aynı zamanda da kendi hayatına yansıtma çabasıyla da kazanmış oldu. Dinin temel kaynaklarını hatmetme, kavrama ve gündelik gerçeklik içinde bütün bu bilgiyi yaşatma çabasının kuru bir profesyonel bilgi taşıyıcılığından bir adım öteye taşınmasını sağlayan tutarlılık oldu. İslam’ın genel geçer bilgisini gündelikleştiren bu çabanın toplum nezdindeki itibarını perçinleyen  da “takva” kavramıyla ancak açıklanabilecek bir sahici yönelim oldu.

Süreç içinde örf de doğal olarak Şeriatın uygulamadaki ögeleri arasında yer aldı. Şeriat ’ten söz edildiğinde artık sadece bir kök paradigmadan değil aynı zamanda onun değişik zaman dilimlerinde Müslüman toplumlarında deneyimlenen örneklerini de içine katan daha geniş bir alandan da söz edilmiş oldu.

Bugünün dünyasında ulemanın geleneksel statüsünün zayıfladığı, yeni bilgi kategorilerinin hatmetme ve taşıma rollerinin ötesine gitmediği rahatlıkla söylenebilir. Ulemanın başından beri dinin temel sabitelerinin hem muhafızı hem de geliştiricisi (içtihad/fetva)  olarak üstlendiği tabii rol, statü ve meşruiyet arayışlarında her zaman aranılan bir otorite olarak tebarüz etmekte gecikmedi. Günümüz dünyasında dinsel meşruiyetin sağlanması başlı başına bir polemik konusu olarak görülmeye başlanmıştır. Laik ve sekülerleştirici politikalar ekseninde dinin ve ulemanın rolünün zayıfladığı açıktır. Bununla birlikte eğer ulema varsa ve hala ondan söz edilebiliyorsa, artık trajik bir şekilde ne diyeceği az çok bilinebilir/kestirilebilir bir kategoriden söz ediliyor demektir. Bir tür “saray bilgini” olarak da değerlendirilebilecek bu tür örneklerin kadim Müslüman tarihinin ulema zincirine dâhil olabileceklerini düşünmek mümkün değildir. Esasen klasik dönem İslam toplumlarında da bu tür meşrulaştırıcılar hep vardı. Ancak günümüz dünyasında üzerinde durulması gereken her hangi bir merciinin kurumsal ya da toplumsal düzenlemelere kalkışırken ulemanın rehberliğine ihtiyaç duyup duymamasıyla ilgilidir. Zaten şatafatlı gösteriler içinde birer figürandan öteye gitmeyen temsili figürlerden de hiç kimse “Şeriat”ın yüksek muhafızlığını yapabilecek bir dirayet, güç ve liyakat beklemiyor. Bugün pek çok Müslüman toplumunda ulema geleneğinin izini sürmeye gayret eden âlimlerin ürettiği yeni stereotipi de her şeyden önce kendilerine tahsis edilen hal ve ahval içinde düşünmeye, fikir beyan etmeye ve tavır geliştirmeye ikna edilmiş durumdadırlar. Bu oldukça şaşırtıcı durumun nedenleri arasında devlet ve hükümetlerin dinle ve dini olanla ilişkilerini hangi minvalde gerçekleştirdiklerinden çok onu kendi evrenlerinde hangi hiyerarşiye tabi kıldıklarıyla ilgilidir.

Günümüz Müslüman dünyasında dinin temsillerine ilişkin geleneksel yapılar önemli ölçüde değişikliğe maruz kalmıştır. Âlim prototipinin tarihsel süreç içinde çoğalan örnekleri, ana damar kriterleri korunmak şartıyla İslam medeniyetinin farklı coğrafyalarda ortaya koyduğu temsillere bağlı olarak çeşitlenmiş oldu. Fıkıhtan kelama, hadisten tasavvufa kadar hemen her biri kendi alanında müstakil birer disipline dönüşen ilmi gelenekler, gündelik hayata kendi ulema temsillerini takdim etmekte gecikmedi. Gerek “zahir” gerekse “batın” alanındaki derinlikli tedrisleriyle dikkat çeken âlimler, hem hayatı hem de kendilerini aynı meşruiyet kalıpları içinde açıklamak zorundaydılar. Bu yüksek tutarlılık gerektiren tutum, onların toplumsal itibarlarını pekiştiren, salahiyetlerini emsalsiz kılan bir üstünlük kazandırmaktaydı.

Bugün dinsel itibarın aynı süreklilik içinde kazanıldığından, aynı işlevsellik içinde sürdürüldüğünden söz etmek zordur. Yeni iletişim mecraları, modern statü göstergeleri ve dinselliğe her şeyden önce bir tüketim membaı olarak değer biçildiği bir süreçte mevcut durumu bütün boyutlarıyla birlikte ele almak aciliyet kesp etmektedir. Dinin modern dünyadaki karşılığından başlamak üzere, onun maneviyat disiplinleri arasında sıkıştırılan değer ve anlam dünyasına yeniden odaklanmak ve bugünün dünyasında dinsel temsilin hangi kriterlere sahip olması gerektiğine dikkat etmek gerekmektedir. Ulema kategorisinin bir şekilde gözden çıkarıldığı bu bağlamda, tamamen zorlayıcı nedenlere bağlı olarak, bu oldukça parçalanmış rol ve statülerin çoğu, modern eğitim kurumlarında eğitim görmüş aydın ve entelektüel (yazar, gazeteci, edebiyatçı) tipolojilerine devrolunmuştur. Metnin aslına vakıf olamayan duygusal bir aidiyet, modernleşme etapları içinde karşı karşıya geldiği sorunların alt edilmesinde çoklukla eklektik, ithal ve romantik bir yönelim içinde sendeleyen İslam’ı ayakta tutmaya çalışmaktadır.

Yeni nesil temsil kategorileri, her şeyden önce modern olanın prensipleriyle iç içe geçmiş durumdadır. Böylece bireyselleşme, sekülerleşme ve tüketim kültürünün parçası olma çabası içinde dinin de tanıtımı yapılmakta, farklı seksiyonlarda dini olanın modern veçhelerine atıfta bulunularak onun hayatla bağı canlı tutulmaya çalışılmakta, dinamik ve geliştirici yapısından çok arkeolojik ve spritüal özelliklerinden medet umulmaktadır.

Başta Türkiye olmak üzere Müslüman toplumların dünya ölçeğinde farklılaşan ilgi ve temayülleri dikkate alındığında dinsel itibarın bugün hangi yollarla elde edildiği, hangi süreçlere tabi olduğu ve özellikle de ne tür beklentileri karşılamak üzere emek verilmeye değer bulunduğu sorularının cevabına erişmek önem kazanmaktadır. Bugün cevaplanması oldukça zor fakat bir o kadar da gerekli olan bu sorunun, daha derinlikli bir din ve medeniyet analizi için İslam üzerine kafa yoranları seferber etmeye yetecek derecede önemli olduğu, ihmal edilmemesi gereken bir problematik olarak değer kazandığı unutulmamalıdır.

Soruyu daha da derinleştirmek gerekirse dinsel itibarın modern temsillerinde “rızayı bari”, “din-i mübin-i İslam’ın neresinde durmaktadır ve Müslüman sosyal bilimciler için bu gerekçe nasıl açıklanmaktadır?


SDE Kasım 2013

   
Başlıklar: