AŞURE ÜZERİNE

"Yeryüzü bozulmuş, kan akıtıcılıkla dolmuştu" (Tekvin 6:11,13).

Nuh'un gemiye bindiği güne dek, tufandan önceki günlerde insanlar yiyip içiyor, evlenip evlendiriliyorlardı. Tufan gelinceye, hepsini süpürüp götürünceye dek başlarına geleceklerden habersizdiler (Matta 24).

"O da dedi ki: Ey Kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım. Allaha kulluk edin, Ondan korkun ve bana itaat edin. Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin. Elbette Allahın eceli geldiği zaman, o ertelenmez. Bir bilmiş olsaydınız" (Nuh Suresi, 2-4.)

 

Bugün birlikte yaşama, birbirimize tahammül etme, her türlü fesat ve bozgunculuk karşısında kalıcı ortaklıklar tesis etme arzumuz oldukça artmıştır. Dinler, kültürler, ahlaki sistemler, felsefi ekoller, farklı yaşama stilleri kendi varlığını ötekinin mahvıyla ilişkilendiren bir çılgınlıkla baş başadır. Artık her şeyin kötüye gittiğini düşünenler artmaya başlamıştır. Ancak ümide bir son vermek yersizdir. İnsanlık ancak umutla sürecektir.

Bugün tanık olduğumuz pek çok şey, hepimizin ortak atası Hz. Nuh’u hatırlamamıza fırsat veriyor. Belli başlı kutsal metinlere yansıyan kayıtlarda yer alan rivayetlere göre Hz. Nuh, uzun süren yaşamı boyunca kendi davetine karşı çıkanlar tarafından tarifsiz keder ve sıkıntılara maruz bırakılmıştı. Sıkıntısı sadece yaşadığı fiziksel tazyiklerle sınırlı değildi. Onun asıl problemi taşıdığı dertten kaynaklanıyordu. Kendisine emanet edilen hakikati en yakınlarından başlamak üzere çevresindeki tüm insanlara ulaştırma konusunda karşılaştığı engeller dur durak bilmiyordu.

Mevcut durum şöyle özetlenebilirdi: İnsanlar kelimenin tam anlamıyla yoldan çıkmışlardı. Yolunu kaybedenler ise Hz. Nuh’un mesajlarına kibirle karşılık vermekteydiler. Onların insani bir varoluş çabasıyla ilişkili olduğu söylenemezdi. Vaktaki vakit tamam oldu ve Allah’ın herkes için inen buyruğuna karşı emsalsiz itiraz ve isyanların beklenen sonucu, Allah’ın ikazının ağır bir şekilde tebarüz etmesine vesile oldu.

İlahi mesajlar insan içindir. O’nun mesajına kulak verenler hiç kuşkusuz O’nun gönderdiklerine de amenna diyenlerdi, Nuh’a peygamber diyenlerdi. Oysa diğerleri Nuh dedilerse bile asla peygamber demediler.

Hz. Nuh, ilahi buyruğa uyarak, Allah’ın gazabından rahmetine koşanları da yanına alarak onlarla beraber bir gemi yaptı ve inananlarla birlikte, yeryüzünü bir cehenneme çevirenlerden halas olarak yeryüzü cennetini kurmaya yöneldi. Nuh deyip peygamber demeyenler ise Allah’ın gazabına uğramakta gecikmediler. Gök yarıldı yere indi. Yer onları yuttu, isyankârlıkları onları bitirdi. Nuh Tufanı böyle bir ortamda gerçekleşti.

Gemi sakinleri inanmışlardan müteşekkildi. Allah her canlıdan birer çift yanlarına almalarını istemişti yanı sıra kendilerine uzunca bir süre yetecek kadar da erzak. Tufan uzun sürecekti ve bu toplumsal felaket ve azaptan halas olmanın tek yolu gemide olmaktı. Bununla birlikte tedariki de elden bırakmamak gerekirdi. Öyle de oldu. Gemi yağan yağmurlarla yükseldikçe, yeryüzü bir afet çukuruna dönüşmeye başladı. Birkaç inanmış insan bu badireyi atlatmayı ancak kendi imanları sayesinde hak edebildiler.

Kutsal kitapların benzer yönleriyle aktardığı bu olay, bugün yeniden yeniden anlaşılmaya, yeniden yeniden okunmaya ve değerlendirilmeye muhtaçtır. Çünkü yaşadığımız dünya tam bir tufanla eşleştirilebilecek durumdadır. Çılgın hevesler, anlam kaybına uğramış yaşam tarzları, sınır tanımayan zulümler, hiçbir kutsal referansa dayanmayan arayışlar…

Oysa bu dünyada huzur içinde de yaşayabilirdik. Nuh’un Gemisi’ne binmeyi hak edenler, isyankâr, sorumsuz ve amaçsız bir dünya arzusuna karşı hayatın gerçek anlamını keşfetmiş insanlardı. Bugün de benzer özelliklere sahip pek çok olayı aynı dikkatle izlemek, insanlığın sürekli güncellenen dramlarını aşmak için yaşadığımız dünyayı yaşanmaz hale getiren her türden aktiviteye karşı zorunlu bir tanıklık gerektirmektedir. Esasen Tanrı kelamı bir defada söylenmiş, hükmü icra edilmiş ve artık hatırlanmaması ya da tekrarlanmaması gereken bir metinler katalogu değildir. Hakikat dinamiktir, ayan ve beyandır. O halde bugün hem Nuh peygamberi hem de onun azgın kavmini yeniden hatırlamak ve geleceğimiz üzerine birlikte karar vermemiz gerekir. Seçenekler azalmıştır: Ya hakikat ya da tufan.

Doğrusu bizler bu sorunları geçmişte olduğu gibi bugün de ancak diyalogla aşabileceğimiz konusunda hemfikiriz. Zaten Nuh peygamberin ve onun seçkin ashabının yaşadıkları bize bu yönde ihmal etmememiz gereken taze işaretler sunmaktadır.

Hayatta her şey geçicidir. Kalıcı olan sadece hakikat ve onun etrafında yaşanan saadettir. Din savaşları, kültürel çekişmeler, egemenlik arayışları, fiziksel ve sembolik şiddette artış gibi her biri hayatımızı başlı başına zehir etmeye yeten yönelimler içinde, hepimiz kendimizi kurtaracak bir gemiye katılmayı ve bu mendebur hayattan derhal kurtulmayı bekliyoruz. İnsanın insanı daha da incelmiş yol ve taktiklerle köleleştirmesi, Tanrı’nın olanca gerçekliğine rağmen bizatihi yok sayılması, din istismarı, fitne ve fesadın rutinleşmesi karşısında Nuh’un seçkin ashabı gibi duyarlı olmak ve onlar gibi hakikate teslim olmak durumundayız.

Şimdi sorulması gereken şudur: Acaba içinde yaşadığımız dünyayı güzelleştirme arzumuz ham bir hayal midir? Bu bir ütopya mıdır yoksa felsefi bir fantezi midir? Kendi huzurumuzu başkalarının huzurunu yok etmeden nasıl koruyup sürdürebiliriz? Biz insanlar için hayırlı bir toplum, aşırılıkların terk edildiği orta yollu bir model geliştirmek istiyoruz. Her halimizle, yaşantımızla, hassasiyetlerimizle, ilgi ve duyarlılıklarımızla farklı olmalıyız. Pek çoklarının görmezlikten geldiği tufan, eğer önlem almazsak bizi de içine katacak şekilde büyümektedir. Felaketler saymakla bitmez bir çeşnilik kazanmıştır. Kabul etmek gerekir ki her şeye ihanet ettik… Bedenimize, toplumumuza, toprağımıza, evrenimize, hatıralarımıza, başkalarına, kendi dünyamıza… Ama bu tufandan kurtulmak zorundayız.

Nuh’un mesajına muhatap olanlar gibi içinde yaşadığımız dünyanın insanları da kendilerini an be an takip eden bu tehdit ve tehlikeleri asla fark etmiyorlar. Dün olduğu gibi bugün de söz konusu tehlikeyi bertaraf edecek adımlar atmaya pek fazla vakit kalmamış gibidir. Üstüne üstlük şımarık ve ukala bir yönelim Allah’ın hepimize bağışladığı temiz fıtratı bastırmak istemektedir.

Oysa biz bu resme uymayan tercihlerimizle, bu kurguyu reddeden fiiliyatımızla Hz. Nuh’un mirasını canlandırmak durumundayız. Bugün insanlığın içine çekildiği bataklığı açıkça fark ediyoruz. Bu bataktan çıkabilmek için ortak referansları, ortak zeminleri, ortak hayalleri, ortak beklentileri yardıma çağırıyoruz. Eğer gafletten sıyrılmazsak batacağız ve batarsak da hiç kuşkusuz hep birlikte batacağız. Konuşmayı, halleşmeyi, vefayı, paylaşmayı, sözleşmeyi bir kere daha öneriyoruz. Bu nedenle üç kadim dinin mensupları olarak insanlığın ortak atası Nuh’un hatırasını yeniden ele almayı zorunlu görüyoruz. Hz. Nuh’un mirası, mevcut kaos ortamından kurtulmayı mümkün kılabilecek oldukça fonksiyonel pek çok metafora sahiptir. Bunların başında aşure gelmektedir.

Aşure adını İbranice "aşûr"dan almaktadır. Sözcüğün Sami diller arasında ortak bir sözcük olduğu söylenebilir. Adı ne olursa olsun Aşure gerek sembolik değeri gerekse işlevsel açılımları açısından hepimiz için kurucu bir tahayyüle imkân veren öğelerle donatılmıştır. Müslüman kültüründe özellikle Türkler arasında gündelik yaşam örüntüleriyle sıkı paralellikler içinde tekrarlanan aşure geleneği, son tahlilde ideal bir yaşama deseni sunması açısından tam bir birlikte yaşayabilme kılavuzudur.

Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman tarihinin çok kere ortak sayılabilecek önemli kimi başlangıçları, yine birer milad sayılabilecek şekilde aşureyle buluşmaktadır. Tarihsel olarak bakıldığında hiç kuşkusuz Aşurenin ilk ortaya çıkışı Hz. Nuh’un gemi arkadaşlarıyla ilişkilidir. Aşurenin zaman içinde kazandığı anlamlar ve bu iç içe geçmiş katmanların birbiri ardınca tevafuk ettiği olaylar serisi giderek ona atfedilen tarihsel rolle pek çok gerçeğin buluşmasını mümkün kılmıştır. Bütün bunların toplam değeri, insanlığın belli başlı duraklarına, kritik eşik ve çeperlerine işaret etmektedir. Aradan geçen süre içinde aşurenin ortaya çıkışı pek çok olayla irtibatlandırılmış bir tarih objesi olarak kodlanmıştır. Adem peygamberin işlediği hatadan dolayı yaptığı tövbenin kabul edilmesi, Yunus peygamberin bir balığın karnından çıkması, İbrahim peygamberin ateşte yanmaması, İdris peygamberin diri olarak göğe yükseltilmesi, Yakub peygamberin oğlu Yusuf peygambere kavuşması, Eyyüb peygamberin hastalıklarının geçip iyileşmesi, Musa peygamberin Kızıldeniz'den geçip İsrailoğulları'nı Firavun'dan kurtarması, İsa peygamberin doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltilmesi hep aynı tarihsel döngüye denk gelen olaylardır.

Gerek dinsel gerekse mitolojik bilgi repertuarının bize sunduğu bu bilgilere göre insanlığın ortak atası Hz. Adem, örneğin böyle bir günde, gerçek zamanın aşure gününde yani 10 muharremde af edilmişti. Adem ve Havva’nın Cennetten çıkarılmalarına yol açan hataları teolojik açıdan bakıldığında özellikle tüm Hıristiyanlar açısından oldukça önemlidir. İlk günah kavramı etrafındaki teolojik mülahazalar dinamik birer tartışma unsuru olarak sürekli güncellenmektedir. Nitekim Hz. Adem’in tevbesi de Aşure gününde kabul edilmişti.

Nuh Tufanının bir başka yönü aşurenin bizzat kendisiyle ilgilidir. Aşure kritik durumlarda sınırlı imkânlar kullanılarak elde edilen ve kendi başına tam bir sürpriz sayılması gereken bir yiyecektir. Aslında aşure başlı başına bir tatlıdır ve kutsal bir tarihle olan irtibatı sınırlı koşullar içinde gerçekleşen yanları ona bir hayli önem ve değer kazandırmıştır.

Aşure, Allah’ın izniyle tufandan kurtulan bir avuç insanın bundan sonraki yaşamlarında eski günleri hatırlatmayacak yeni bir medeniyet projesine sahip olduklarını yansıtır. Nitekim Nuh (as) gemide erzağı tükenen ahalinin yiyecek ihtiyacını karşılamaları amacıyla tüm gemi ahalisinin ellerindeki bütün malzemeleri getirmelerini ister ve bu toplananlardan devasa bir yemek hazırlanır. Bu yemek aşuredir. Aşure sınırda yaşayanların, tufandan kurtulmuşların, yaşadıkları zehir dolu yaşama tekrar dönmeme iradelerinin ortaya koyduğu dayanışmayı sergiler. Gerçekten de Nuh ashabı, yeni bir dünya tasarımının öncüleri olarak bir araya gelmiş insanlardı ve zorlukta ve tasada, açlıkta ve yoklukta birbirine destek olmanın tarihsel bir imkânını sunmuşlardı.

Aşure bugün hepimiz için emsalsiz bir örnek teşkil etmektedir. Kavgalar, sertlikler, sık sık tekrarlanan huzursuzluk nöbetleri, hırs ve tamah gösterileri, bütün bunlar sonuçta duyarlı ve dert sahibi insanların öncülük ettiği diyalog fikriyatını güçlendirmeyi gerektirmektedir. Bu çerçevede aşure mecazında ortaya çıkan sinerjiye özellikle dikkat etmek gerekir. Aşure, birlik ve beraberliğin remzidir, tıpkı Nuh ashabının gerçekleştirdiği gibi Tufan öncesi ve sonrası dayanışmayı hatırlatmaktadır. Tufana maruz olmamak ve tufanı davet etmemek hepimizin ortak ideali olmalıdır.

Aşurede temerküz eden bir diğer anlam ise, onun farklılıkların bir arada nasıl yaşayacakları konusunda bize basit ve pratik bir model sunmasıdır. Aşurede kullanılan her malzeme, kendi özgün tadını korumayı başarıyor. Bununla da kalmaksızın bütün bu öğeler hep birlikte yeni bir başka tat da üretiyor. Bu durum kimi ülkelerde dillendirilen “kültürel salata” örneğinden daha işlevsel ve daha gerçekçidir. Hem aşure kavramının kültürel özgünlüğü dolayısıyla, hem de salatada bir araya gelen unsurların hiçbir transformasyona tabi olmamalarının çok gerçekçi olamaması yüzünden. Farklılıkları asimilasyon tehdidiyle yok olmaya zorlamak, taraflardan birini diğerinin değerleri içine hapsetmek sık rastlanılan durumlardandır. Oysa biliyoruz ki her türlü kültürel karşılaşma bir miktar etkileşim olmadan mümkün olmaz. Aşurede her unsur aynı kapta birbirleriyle karışıp kaynaşsa da sonuçta bileşenler kendi özlerini değiştirmiyorlar. Böylece aşure, içerdiği malzemelerin birbirlerine benzemezliklerine karşın bir araya gelişlerinde yeni bir tat meydana getiren bir karışımdır.

Böylece yeni bir tat, tek tek hissedilen her bir tadın bileşkesi olarak ortaya çıkmaktadır. Aşureyi bu kendine özgü alaşım içinde ele almak gerekir.

Aşureyi oluşturan materyallere bir göz gezdirildiğinde, bunların her birinin gerçekte birbirleriyle bir araya gelmeleri asla düşünülemeyen malzemeler oldukları hemen anlaşılır.. Buğdayla incir, nohutla fasulye, kaysıyla şeker… Ham halleriyle bambaşka tatların ve bambaşka iklimlerin ürünlerini bir potada pişirmek… Dahası bütün bu tatların farklılıklarını korumasını sağlamakta da ısrarlı olmak. Bütün tatları bir tada dönüştürmek ya da özgün tatları bir potada eriterek yok etmek hiç değil. Amaç bunların toplamından ortak bir tat üretmek, ancak otantik olanın varlığını her aşamada korumayı başarabilmek…

Bugün farklılıkları bir arada tutma ve onlardan verimli bir toplumsal düzenek oluşurma konusunda ortaya atılan her öneri fiyaskoyla sonuçlanıyor. Nuh ashabının duyarlılığını taşımayan her irade sonuçta ötekini ya eziyor ya da bir şekilde maniple ediyor. Oysa bir arada yaşamak, kalıcı huzurun gerçek anahtarıdır. Huzur diyalogla süreklilik kazanır. Ne var ki diyalogu gerçekleştirecek niyet ve bunu başarıyla sürdürecek irade, ancak daha derin ve daha yüksek bir maneviyat eşliğinde gerçekleşebilir.

Aşure bir mecaz olarak, bir metafor olarak başlı başına bir diyalog konseptine destek olacak niteliktedir. Konseptin belirleyici argümanı, kim nerde duruyorsa dursun kim nereden bakıyorsa baksın, temelinde insanlığın ortak ülküsüne odaklanmış her adım birbiriyle temas halinde olmalıdır. Bu temas katılımcı öğelerin her birinin aşurede olduğu gibi, kendi özgün tadlarını, kimliklerini taşıması gerekir.

Aşurede içkin olan anlam, farklı kültürlerin, farklı din ve medeniyet telakkilerinin varlık ve farklılıklarını sonuna kadar koruma arzusunu destekleyerek ortak bir maneviyat etrafında bir araya gelmektir. Nuh’un gemisinde bir araya gelenler, aynı gemide olmanın anlamını özellikle bilmektedirler. Birbirlerine olan sadakatleri ortak vicdanlarla kurulur, tufana maruz kalmamak, sahili selamete hayırlısıyla ulaşmak ve başkalarının kendi elleriyle oluşturdukları kaderlerine karşı sürekli dikkat ve teyakkuz halinde olmak gerekir. Bu bağlamda gemi yolcuları, insanlığın kaderini belirleyecek bir tahayyülle, değişik talep ve ısrarlarını insanlığın hayrına bir iyi niyetlilik içinde şekillendirmek zorundadırlar.

Dün ne yaşanmışsa bugün de aynı şeyler yaşanıyor. Tufana karşı davetkâr olanlar, Allah’ın rahmetinden çok gazabına koşanlar karşısında, gerçekleştirilebilir bir gelecek için bir araya gelenler kendilerini sağlam bir rehber ve sağlam bir imanla sahili selamete ulaştıracak arayışlarını sürdürüyorlar. Aşure bu bağlamda tüm öznelliklerini ortaklaşa bir hayır için birleştiren Nuh ashabının deneyimlerinden mülhem bir yenilenme çabasıdır. Bugün her düzeyde ihtiyaç duyulan diyalog arayışı, politikalar üstü bir dinamizmle buluşmak ve somut sonuçlar almak durumundadır. Hz. Nuh insanlığın ikinci atası olarak aşure metaforu etrafında oluşturulan birlikteliği en güzel şekilde yansıtmaktadır.

Bugün Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman geleneklerinin kesiştiği tarihsel bir sima olarak Nuh peygamber örneğinde, mevcut şartların insanlığa armağan ettiği aşure birleşimini hem kadim bir tat hem de makul bir birliktelik önerisi olarak dikkate almak zorundayız.

   
Başlıklar: