Cumhuriyet Kimin Umurunda


Cumhuriyet Bayramı törenleri de alışık olduğumuz türden saflaşmaların yeni adresi olmakta gecikmedi. Bu bağlamda resmi ve gayri resmi kutlamalar da “Cumhuriyet’in gerçek sahipleri kimdir?” başlığı altındaki bildik polemiklerin beslediği yeni bir başlangıç olarak değerlendirilebilir.

Öteden beri belli bir geleneğe bağlı şekilde gerçekleştirilen bayram törenlerinin bugün meydanlarda bölünen heyecanı, onun ritüalist dünyasını da parçalamış durumda. Bununla birlikte bugün sürdürülen tartışmalar örneğin 19 Mayıs törenlerinde olduğu gibi ritüel üzerinden ilerlemiyor aksine tartışma siyaset güzergahını izleyerek ancak sürdürülebiliyor.

Kurucu irade’ kaygılı!

Öte yandan farklı bayram kutlama talepleri, devletle toplum arasındaki mesafenin siyasi erklerin karizmaları üzerinden teste tabi tutulmasını önceleyen bir bilmişlik, muziplik ve uyanıklıkla da eğlenceli bir hava yaratıyor. Böylece Cumhuriyet’in farklı iktidar talep ve beklentileri nezdindeki motivasyon gücü de masaya yatırılmış, açıklanabilir bir düzeye çekilmiş oluyor.

Aslında bugün heyecanla tetiklenen bu tartışmaların daha çok sembolik anlamlarla ilerlediğine kuşku yok. Ve bu tartışma son tahlilde Cumhuriyet’i kuran ve yaşatan iradenin çözüldüğüne, parçalandığına ya da el değiştirdiğine ilişkin bir kaygıdan besleniyor. Nihayet bir telafi çığırtkanlığı şeklinde ortaya çıkan bir tereddüdün gerçekte hangi kayıpların hesabını tuttuğunu anlamak kolay değil.

Cumhuriyet'in çeşitleri

Ancak bunun gündelik yaşam alanlarının birer mevzi olarak tasavvur edildiği yeni bir cepheleşme idealinde karar kıldığı kolaylıkla anlaşılabiliyor. Bu bağlamda meydanlarla statlar, halkla seçkinler, köylüler ve şehirliler hatta hemen her şey, sosyal bilimcilerin tariflerini zorlayacak derecede yeniden şekilleniyor. Cumhuriyet üzerinden Türk siyaseti, semantik ve hermönetik çözümlemelere konu olacak kadar muğlak bir o kadar da ironik resimler sunuyor. 1920’de Hacıbayram Camii’nden I. Meclis’e intikal edenlerin idealleriyle şimdilerde aynı güzergâh üzerinden Anıtkabir’e doğru yol almaya çalışanların idealleri arasındaki ortaklıklarla farklılıklar siyaset lehçesinin giriftliğinde bir tematik anlama kavuşuyor.

Cumhuriyet’i herhangi bir siyasal çizginin koyduğu kıstaslar hatta uygulamalar evreninde tanımlamak başlı başına sorunlu. Pek çok Cumhuriyet türü var ve geçtiğimiz iki yüzyılın oldukça çekici ve büyülü bir ifadesi olarak kavram süreç içinde farklı desenlerle uyumlulaştırılmış durumda. Öyle ki bu çeşitliliği ve kullanışlılığı sayesinde kavramın genel geçer bir meşruiyet kalıbı olarak ele alınması sorgulanmamış, hatta hiçbir eleştiriye muhatap olmaksızın sürdürmeyi başardığı varlığı hem otoriter hem de demokratik rejimlerde bir rejim klasiği olarak kutsanmaktan geri durmamıştır. Darbe geçmişinden beslenen yönetim tarzları kadar çoğulculuğa destek veren ülkelerde de Cumhuriyet kuşatıcı bir çerçeve olarak kullanılmaktan vazgeçilmemiş.

Tarihin yükü altında...

Türkiye örneğinde Cumhuriyet karmaşık tarihsel süreçlerin yükünden kurtulmak üzere ihdas edilmiş yeni bir tarz-ı hayat anlayışını sistemleştirme anlamı taşıyor. 1923’te yürürlüğe giren bu tarz kendi meşruiyetini cumhuriyet ana kalıbıyla eklemlenerek ancak biçimlendirilebilmişti.

Osmanlı siyasal erkinin tasfiyesi, gündelik gerçekliği besleyen geleneksel zihniyet kalıplarına yönelik operasyonel müdahaleler, geçmişi tartışmasız bir şekilde reddetmeye yönelen bir bilinç içinde gelecek, sabit bir ufuk olarak tasarlanmış, bu bağlamın paralelinde olmak şartıyla demokrasi, modernlik ve çağdaşlık eşzamanlı birer tercih olarak yüceltilmiştir.

Osmanlı toplumsal düzeninin tasfiyesinin modern Türkiye’nin yeni vizyonunu besleyecek bir şekilde gerçek bir ayıklama ameliyesine sahip olup olmadığı esaslı bir tartışma konusu. Nihayet bu ayıklamanın niteliği yeni rejimin soy kütüğüne yönelik analizler üzerinden bugüne kadar sarkan tartışmaların mahrem kodlarını teşhir ediyor. Gerçekte tasfiye edilenin ne olduğu sorusunu siyasi, kültürel, entelektüel ilgilerle sınırlandıranlar kadar bütün bu kalıpları besleyen dine kadar götürenler de var. Bu çerçevede Cumhuriyet fikriyatının içini dolduranlar kendine özgü bir demokrasi uygulamasından hareketle sıkı bir ayıklama çabası içinde kendilerini toplumdan ayrıştırmaktan geri durmadılar. Geleneksel ve modern değerleri şaşırtıcı bir şekilde sentezlemeyi başarma azminde olan yaklaşımlar kadar bunlar arasındaki kutuplaşmayı derinleştirenler de hep bir özlem peşinde oldular. Geleneksel muhafazakar söylemler nostaljiyle ütopya arasında gidip gelirken modern Cumhuriyet’i temellük edenler için geçmiş artık çoktan tarihe gömülmüştü. Geçmişi gelecekte aramak ya da geleceği geçmişin köklerinden devşirmek Kemalist sağın da Kemalist solun da tercihte bulunması gereken bir duruş olmuştu.

Tasfiye ve ayıklama

Cumhuriyet Bayramı törenlerinin bugün gelinen noktada ortaya çıkardığı gerilim aslında kuruluşundan beri varlığını sürdüren aksların cebelleşmesinden başka bir şey değil. Cumhuriyet’in bileşenleri arasına katılmak isteyenlerle bu bileşenleri belli bir mikyasta tutmak isteyenlerin örtülü bir şekilde süren kavgası şimdi belli bir söylem kalıbına oturmuş bir şekilde sükûneti ihlal etmekle suçlanıyor.

Cumhuriyet’in kendi hakim paradigması içinde çoklukla merkezin dışında tutulan yapıların bugün kimilerine göre el çabukluğu marifetiyle kimilerine göre de toplumsal dinamiklerin kendi iç tutarlılığının bir sonucu olarak merkezde saf tutması bu gerilimi artırmış görünüyor. Gerilimin bir ucunda imkân ve imtiyazlara ilişkin kadim bir kaygı nöbetinin etkin olduğu açıkça seziliyor. Belli fasılalarla toplumu geren bu nöbetlerin yeniden tezahüründe yer yer romantizm, yer yer ütopyacılık yer yer de nostaljik bir şekilde dönüşümü durdurmaya yönelik bir çeper kurma çabası dikkat çekiyor.

Dar elitist seçkinci kurgu pek çok sosyal bilimci nezdinde bizdeki Cumhuriyet’i jakobenizmle eşleştirmeye imkan vermiştir. Türlü müdahaleler, operasyonel sayılabilecek makyajlar ve sık sık tekrarlanan teyakkuz çağrılarına rağmen Cumhuriyet, şaşırtıcı bir şekilde kendi kavramsal ağının fırsat verdiği genişlik içinde her zaman daha derin bir meşruiyet arayışının hareket noktası olarak değerlendirilmiştir. İslamcı, laik, liberal yönelimlerin her birinin kendine özgü Cumhuriyet tarif ve analizleri olsa da kavrama yönelik esastan bir eleştirinin kimseden sadır olmadığı açık. Hemen bir örnek vermek gerekirse, uygulamadaki kayıplarına bakılmaksızın Cumhuriyet’i bir ideal olarak görmekte hiçbir sakınca görmeyen İslami yaklaşımlara bakmak her zaman zihin açıcı olacaktır. Cumhuriyeti cumhurla ilişkilendiren bir tahayyül son tahlilde İslami geleneğin idealize ettiği değerlerle Cumhuriyet arasında kolaylıklı bağlar kurmakta zorlanmamıştır.

Cumhuriyet'le derdi olmak

Bugün toplumsalın içinde dağınık, parçalı hatta yer yer gettolaşmaya mahkum edilmiş bir yapılanma sürecinin kendi asli tabiatını terk etmeye yöneldiği, hemen her sosyal grup ve temsilin toplumsalın akışkanlığına teslim olduğu, kendi içinde koruyup büyüttüğü değerleri gündelik gerçekliğe dahil etmeye çalıştığı böylece söylem ve taleplerindeki marjinal unsurlardan uzaklaşarak yeni varoluşsal teminatlar aradığı açık. Bu arayışın ortaya çıkardığı enerji hatta bu enerjiyi saçaklandıran sinerji gündelik hayatta kayda değer sarsıntıların ortaya çıkmasını hızlandırıyor. Yeni meşruiyet arayışları, eleştiri, yüzleşme ve sorgulamaya fırsat veren şeffaflık süreçleri Cumhuriyet’i miadı dolmuş bir yaşam tarzı olarak betimlemek yerine onu ihmal edilmiş bir değer olarak görmeyi ve dolayısıyla onu hayatın her ünitesinde ihya etmeyi önceliyor.

Bu gelişme çizgisi sarsıntıları, altüst oluşları hatta kısmen deprem hükmünde sayılabilecek gürültüleri öne çıkarmakta gecikmiyor. Cumhuriyet’in ümmilerle okumuşlar arasındaki olağan gidiş gelişleri sınırlayan baskın çizgisi bugün yerle bir olmuş durumda. Dünyayı kavrama konusunda bilgiye de hikmete de aynı düzeyde yer veren yeni bir varlık beyanı sistemin yüz kızartıcı birer figürü olmak yerine onu onaran, ehlileştiren birer usta sayılıp bilinmekten gurur duyuyor.

Hiç kuşkusuz bu ameliye toplumda birbirinden farklı dünyalar arasında yeni birtakım gerilim alanları üretiyor. Merkezle çevre arasındaki ilişkiler sadece yer değiştirmekle sınırlı kalmıyor, bu durumdan referans sistemleri de açıkça etkileniyor. Giderek ilgili tarafların sesleri sadece kendi dünyalarında geçerlilik kazanan ve bir şekilde yokluğa karışan ürkütücü bir sese, bir çığlığa da dönüşüyor. Toplumun gidişatına olduğu kadar, dünyanın kazanımlarına da kulak kesilenler ve çoklukla bu istikametten medet umanlar mutantan eylemlerin ürettiği korkulara prim vermeseler bile gemiyi iskeleye yanaştırmakla karaya oturtmak arasındaki ince sınıra her zaman dikkat kesilmek zorundalar.

 Star Açık Görüş, 4 Kasım 2012

   
Başlıklar: