KUR'AN'DA SOSYAL KONULARA GİRİŞ

İlk insandan günümüze değin hemen pek çok toplumun, yaşadıkları hayatı ya "din"e dayalı olarak ya da genelde dini de dikkate alarak sürdürdükleri sosyolojik bir vakıadır. Hatta çoğu din araştırmacıları, temelde "din"in evrensel belirleyiciliğini özellikle ve ısrarla dile getirmekten kaçınmamakla kalmamış, yaşadığmız modern zamanlarda bile dinin farklı tezahürlerle de olsa bizatihi hayata anlam yüklemeye devam ettiğini vurgulamışlardır.

Çoğumuz için yeryüzünün ve insanlığın başlangıcı üzerine sorduğumuz sorularımızın karşılıkları günümüzde de dinde bulunmaktadır. Bu nedenle de dinin bilimle ilişkisi böylece yalnız bilimin doğuş çağlarıyla sınırlanmamakta, günümüze kadar uzanmaktadır. Öyle ki günümüzde dinin alanı sayılan konular, neredeyse karşılıkları henüz bilimce doğrulanmayan, bulunamayan sorulardır.[1]

Bu yönüyle din, farklılıklar üzerine şekillenmiş insanlığın, farkedilmesi ancak ciddi bir çabayla mümkün olabilecek problemlerini giderme konusunda genellikle tecrübeli bir dile sahip gibi görünmektedir. İlk insandan beri, yaşadıkları ve tanık oldukları pek çok problemi anlamlandırma ve açıklama konusunda hemen bütün dinler hatırı sayılır iddialar taşısa da, vahye dayanma ayrıcalığını koruyan "İslâm" için bütün bu gerçekçi konulara yaklaşım realist ve açıklayıcıdır.

Toplumsal farklılaşma ve tabakalaşma alanlarında aktif bir boyuta sahip olan din, "değer" hükümleri koyma ve üretmede de emsalsizdir. Bir dine bağlılık, sosyolojik açıdan hem rol ve hem de kimlik kazanmadır. Öte yandan, herhangi bir din, bir kere kabul edilmekle, çok farklı tabakaların hayat tarzı üstünde oldukça uzun vadeli etkiler yapmaktadır.[2] Bu etkileme süreci; bireylerin, dinin koyduğu değerleri koruma ve içselleştirme çabalarına bağlı olarak uzayabileceği gibi, bir hukuksal sisteme dönüştürme ameliyesi ile de hayatın bizzat kendisi olabilmektedir. Uzun bir tarihsel geçmiş içinde İslâm'ın hem bireysel içselleşmede, hem de devlet olarak varolmada bu süreci kıyasıya yaşadığı gözlemlenmektedir. Bununla birlikte gerçek şudur ki; İslâm en derin anlamıyla din ve onu birbirinden kopuk bölgelere ayırmak tarihi realiteye ters düşecektir. Din (religion) ile İslâm arasında bir ayrıma gidildiğinde şu söylenebilir ki; bu sahalar bir ümmet ve bir dünya devleti olarak İslâm'a aittir ve fakat din sahasına nisbet edilemezler.[3]

Bir din olarak İslâmiyet, hayatın tüm alanlarını kapsayıcı bir dil kullanarak "değerler" inşa etmektedir. Zaten, nerede yaşam biçiminin yönü tümüyle rasyonalize edilmişse, bu kesinlikle rasyonalizasyonun yöneldiği yüksek değerlerin eseri olmuştur. O halde değer yargılarını ve tutumları belirleyen dindir. Tam bir kesinlik bulunmasa da, dinsel yargılar, ahlâkî bir rasyonalizasyon yapılabildiği sürece etkili olurlar ve çok kere de kesin sonuçlar verirler.[4] Bunun en somut örneğini İslâm için göstermemiz gerçeklere hiç de aykırı olmayacaktır. Gerçekte İslâm, getirdiği yeni prensipler ve dinamik ruhu itibariyle her alanda önemli devinimler, değişmeler ve gelişmeler ortaya çıkartacak bir mahiyete sahiptir. Nitekim, öteki pek çok alanlarda olduğu gibi, ilim alanında da, bu yeni dinin getirmiş olduğu dinamik ruh ürünlerini vermekte gecikmemiştir.

Her dinin tartışılmaz bir hiyerarşik yapısı olduğu gibi İslâm'ın kendi iç organizması da kendi anlam örgüsü içinde bütünlük arzeden bir hiyerarşik yapıya ve onu besleyen bir "dil"e sahiptir. Eğer bir araştırmacı, her dinin bir merkeze, yani mitolojileri, riteülleri ve inançları ilham eden bir merkezi anlayışa sahip olduğuna dikkat etmezse; bu unsurların hiçbir anlaşılma şansı olmayacaktır.[5]

Ne var ki, hemen tüm dinlerin doğuş evrelerinde yaşadıkları sadelik uzun vadede, türlü sosyolojik ve psikolojik şartların zorlayıcılığı içinde deforme olmaktan kendini alıkoyamamaktadır. Bu bağlamda her vesileyle kendini bütün etkileme ve dayatmalara rağmen koruyup canlı tutabilecek temel bir espiriye sahip olan İslâm, ne yazık ki farklı çağrışımlarla pek çok zaman gerçek safiyetini ortaya çıkarmakta zorlu dönemler yaşamıştır. İslâmî değerlerin ve özellikle Kur'an-ı Kerim'in ilhamıyla oluşmuş saf İslâm kültürü ile, İslâm topraklarında vücut bulmuş ve İslâm inançlarını ya kendince te'vil eden, ya onlara aldırmayan yahut da onlara zıt düşen kültürler arasına bir ayrım koyup koymamak gerektiği bir problem olarak karşımıza çıkmaya devam etmektedir.[6]

İşte asıl tartışma da böylece ortaya çıkmaktadır. Amaçlarına ulaşma konusunda kullanabileceği araçlarını bile, "hudut" içinde arayan İslâm, bugün paradoksal bir biçimde iki tür görüntünün arasına sıkıştırılmış gibidir. İnsanları dünya ile ilişkilerinden koparan diğer dinlerden farklı olarak İslâmiyet, bütün sosyolojik süreç ve faktörlerin güçlü ima ve etkilerine rağmen, hemen her "an"ın müslümanını oluşturabilecek bir aktiviteye nasıl sahip olabilmiştirş Bu soru bizi Kur'an'la yüzyüze getirecektir.

Herşeyden önce İslâm bu ve benzeri soruları tartışmamızı kolaylaştıracak bir özgürlük alanını bize kolaylıkla sunmaktadır. Zaten, normatif kaynaklar tarafından çizilmiş bulunan hudutlar içerisinde İslâm ilahiyatçıları istedikleri fikirleri ifade etmekte serbest bırakılmışlardır.[7] Çünkü herhangi bir şey hakkında Kur'an ve Sünnetin açık bir hüküm koymaması, bu konunun insanların sağduyusuna bırakıldığına yeterli bir kanıt olarak algılanmıştır.[8]

Yukarda da belirtildiği gibi İslâm, değişen şartların ağırlığı ve modern zamanların artan ve çeşitlilik arzeden ilgilerine rağmen; güçlü bir değerler ağı olarak evrensel mesajına gölge düşürmemektedir. Belirtmeden geçilemez ki; bu ağ, birinci derecede Kur'an semantiğinin bir ürünüdür. Kur'an, hem yaşayan hem de geleneğin taşıdığı haliyle İslâm'ın temel kaynağıdır. Onu, ikinci sırada Sünnet takibeder ki, bu da İslâm'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in söz, fiil ve takrirlerinin toplamıdır.

Esasen, İslâm, inanç, sistem ve değerleri etrafında toplanmış bulunan müslüman topluluklarının gerek sosyal, kültürel, politik, ekonomik, ahlâkî vesair hayatlarında ve gerekse kamu, özel yaşayış, davranış ve tutumlarında türlü şekiller ve renklerde yaşamaktadır. Bu temel görüntüye bağlı olarak, onların içinden yetişen alimler de ilgi duydukları bilim dallarında uğraşlarını sürdürürken, bir yandan da dînî-sosyal karakterli olayları incelemelerine tabi tutmuşlardır. Dolayısıyla, İslâm düşünürleri de zaman içinde normatif kaynakların sınırları içinde toplumsal yapının türlü görüntülerini incelemekten geri kalmadıkları gibi, yanısıra bu formların altında yatan gerçeklikleri ele almada dînî-sosyolojik bir yaklaşımın öncüleri sayılabilecek şekilde gayret sarfetmişlerdir.

Dinin var olduğu her yerde onun toplumsal bir yansımaya bağlı bir görüntüsünün varlığını kaçınılmaz bir şekilde kabul ederken, haliyle, hem Kur'an'ın ve hem de onun açıklayıcı-yardımcı disiplinlerinin sosyal nitelikli çağrışımlarını dikkate almak mecburiyetindeyiz. Bu ise onu tahlil edecek sıkı bir disipliner faaliyeti gerektirmektedir.

Kur'an İslâm'ın temel kaynağı olması açısından birinci derecede müslüman toplulukların yaşama biçimlerini oluşturmada ve yönlendirmede tartışılmaz bir önceliğe sahip görünmektedir. Aslında Kur'an'ın yapmak istediği insanın asıl amacını hatırlamasını sağlamaktır. O da, Allah'ın sıfatlarının içselleştirilmesidir. Bu sıfatlar, hayat, ebedilik, birlik, kudret, hikmet, güzellik, adalet, sevgi ve hayır (iyilik) şeklinde özetlenebilir.[9] Zaten, bu amaçlar bir yönüyle insanın bireysel yanını simgelerken, diğer yönüyle de toplumsal boyutunu belirlemede kayda değer bir ufuk çizmektedir. Ancak bu, ilke ve amaçların hayat bulduğu bir toplumsal çerçeveyi; bireysel değişim ve olgunlaşmayı sağlamış müslümanlar oluşturabilecektir. Çünkü, "Allah bir kavim kendisinde olanı değiştirmedikçe o kavmin durumunu değiştirmez, ancak Allah bir kavme de kötülük istedi mi, artık onu geri çevirecek kimse yoktur" (Ra'd 13/11). Bundan ötürü geçmişten dersler almak son derece önem taşımaktadır. Geçmiş hakkında anlatılan kıssalarda anlayış sahibi insanlar için alınacak hisseler vardır. (Yûsuf 12/111; İbrâhim 14/5, 15; Rum 30/9; Ahzab 33/62; Fâtır 35/44). Milletlerin yükseliş ve çöküşlerinin, tarihteki büyük olayların ve onların sonuçlarının ana hatlarının çizilmesi bile, hidayete ulaşmaları için ibret düzeyinde dersler sunmaktadır.[10]

Kur'an, insan için gerçekleştirmesini istediği amaçları sunarken bu konudaki ideallerini de ortaya koymaktadır. Onun ideali, tüm aşırılıklardan kaçınan, orta yolu izleyen (Bakara 3/143) sağlıklı bir toplumdur. İnsanlar dünyada kendilerine sunulan iyi şeyleri almak (A'raf 32), aşırılığa kaçmadan giyinmek, yemek-içmek (A'râf 7/31) durumundadır.[11] Bunun da ötesinde bu ideal bizi tüm insanlığın birliği fikrine götürür. Tüm insanlık tek bir nefs (Nisa 4/1, Zümer 39/6) ve tek bir çiftten yaratılmıştır (Bakara 2/213; Nisa 4/1; En'âm 6/98; Yûnus 10/19; Zümer 39/6; Hucurât 49/13). Tüm insanlar insanlık toplumunun eşit birer üyesidir (Al-i İmrân 3/195). Kur'an'ın indinde tek fark kişilerin sahip olduğu takva derecesine dayanır (Nahl 16/128; Hucurât 49/13).

Özgün ve yaşanılabilir bir dünya için kendine has bir programa sahip olan İslâm, hem geçmişe hem de geleceğe uzanan mesajını öncelikle amaçlar ve idealler üzerine bina etmektedir. İnsan, bir programı sadece pragmatik hesaplar uğruna değil, aynı zamanda da kendi içsel güvenliğini korumak için üstlenir. İnsan bu minvalde hem yaratılışının amacını hatırlamakta hem de varlığını belli dizgeler içinde ideallere doğru yönlendirmektedir. Bu bağlamda denilebilir ki insanın yaratılmasının amacı bu dünyada iyi işler yapmaktır. Kendini ilah yerine koyarak ahlâk kurallarını kendine daha uygun bir şekle çevirmek değildir; ve yine kendi bencil ve dar görüşlü hedefleri için bunları değiştirmek düşüncesine kapılmak da değildir. Çünkü Kur'an'da, "sizi boş yere bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve bize döndürülüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınızş" (Mü'minûn 23/115) denmektedir.[12] Bu anlayış bizi daha temelli varoluş amaçlarına yöneltmektedir: İnsanın en başta gelen ödevi, herkesin kanun önünde eşit olacağı, yönetenlerin istişare ettikten sonra (şurâ 42/38) icraatta bulunacakları, barış, tesanüd ve adalete (Bakara 2/193; Al-i İmrân 3/104, 110; Ra'd 13/21; Hacc 22/41) dayanan bir sosyal düzen kurma çabasına aktif olarak katılmaktır.[13]

Kısaca insanın yeryüzü cennetini mikro planda gerçekleştirebilmesi, ancak hem bireysel ve hem de daha derinlikli olarak toplumsal platformda Kur'an'ı analiz etmesini zorunlu kılmaktadır. Siyasi, sosyal, hukûkî veya başka bir mesele tartışıldığı zaman, bir kimsenin kendi görüşünü desteklemek üzere bir Kur'an ayeti bulması kaçınılmaz bir meşruiyyet göstergesi olarak tabii bir şey sayılmaktadır.[14] Ancak böylesi bir yaygın referans ortamında kendimizi aklamak yahut düşüncelerimizi Kur'an'dan yaptığımız alıntılarla doğrulamak yine problemin şiddetini artırmaktadır. Acaba "müslümanların, İslâm'ın tarihi formüllerini değil de Kur'an'ın bizzat kendisini dinlemeleri şarttır"[15] diyenler bu iletişimi kurma imkânını ne derece yakalama şansına sahibtirlerş

İnsanlık tarihinde çağ açmış kitaplar arasında en genci olan Kur'an-ı Kerim halk kitlelerince en çok okunan kitap olma durumundadır. Çünkü ibadetler esnasında okunmak suretiyle kullanılmasının yanında, Kur'an, aynı zamanda her müslüman ferdin arapça öğrenmede fiilen kullandığı bir metin kitabıdır.[16] Bu vesileyle müslümanlar, yaşamlarında merkezi bir yer tuttuğu için Kur'an'ı bütün incelikleriyle tanımak ve kavramak amacıyla yoğun çalışmalara yönelmişlerdir.

Günümüzde bu doğrultuda artan çalışmalara rağmen Kur'an'ın ne hedefi ve ne de oluşturmak istediği insan ve toplum tipi henüz Kur'an kadar aşikâr bir durumda değildir. Anlatılmak istenen şudur ki, her kişi ve toplum, aslında devamlı olarak kendi vicdanlarını ve "ana sözleşme"yi temsil eden kalplerdeki yazıyı araştırmaları gerekirken, genellikle "ırsî hafızalar" ve "atalarımızın" kurulmuş düzenleri tarafından şartlandırılmış olma" bahanesini kullanarak sorumluluklarını örtbas etmeye çalışmaktadırlar.[17]

Kur'an, 23 yıllık inzal süresinde donuk-statik bir topluma gönderilmemiş, aksine bir peygamber önderliğinde günbegün sayıları çoğalan bir dînî cemaatin, toplumsal yapıyı değişime zorlayan "tebliğ" ve "cihad"ı ile, bir muhalefet toplumuna dönüşmüş Mekke'de ve kısmen müstakil organizmanın dînî bir vecheyle bütünleştiği Medine'de tamamlanmıştır. 1400 yıl öncesinin her ne kadar kendine göre canlılığı mukadder olsa da modern bakış açısının hafsalasının dinamik bulamıyacağı, bu tarihte tamamlanmış "vahy"ler acaba bir din olarak diğer zaman ve mekanlara teşmil edilebilecek kadar evrensel midirş Bu kuşkusuz haklı bir sorudur ve bu sorunun en kestirme cevabı doğrulanması zor olmayacak, realiteye uygun bir cevap olmalıdır. Fikri çürüme ve zihinsel donukluk dönemleri bir kenara bırakılacak olursa, İslâm vahyinin dinamizmi rahatlıkla farkedilecektir. Kur'an'daki ifadeler her ne kadar belli olaylara işaret etmekte ise de, evrensel bir niteliğe sahiptir, dolayısıyla, Kur'an, kısa zamanda Arap kültür alanının çok ötesine taşmıştır ve birçok ırktan ve çevreden sadık mü'minler kazanmıştır.[18] Eğer, Kur'an'daki şahsiyet ve manalar, etimolojik ve semantik çabalara olduğu kadar, derin sosyolojik gözlem metodlarının da yardımına başvurularak araştırılacak olursa kuşkusuz bu, Kur'an'ın ebediliğini bir kez daha tanımak açısından emsalsiz bir gayret olacaktır. Kur'an âyetlerinin nazil oldukları durum ve şartları iyice kavramak ve kronolojik sıralarını (mümkün olduğu ölçüde) bilmek Kur'an'ın gayelerini doğru anlamakta çok önemli hareket noktaları sağlayacaktır.[19] Gerçi müslüman araştırmacılar yüzyıllar boyunca Kur'an çalışmalarına her seferinde artan bir hızla yön vermişlerdir, ama bu açıktır ki yetmemektedir. Tek başına teşhisi yeterli saymak eksik sayılmalıdır. Yaşadığımız alana taşınmayan ya da toplumsal çehremize yansımayan etüdler, belki durgun ve donuk bilimselliğin ömrünü artırmaktadır. Sağlıklı bir Kur'an etüdü, ancak değişen zamanların ihtiyaçları ve zaruretlerini tanıma gayreti göstererek başarıya ulaşabilecektir. Kültürel ilişkilerin yoğunlaştığı günümüz dünyasında insanlar, aralarındaki mevcut ayrılıkların düşünce tarzlarından ileri geldiğini idrak etmeyecek olurlarsa, yapacakları tartışmalarda bir sonuca varamazlar.[20]

Acaba ayrılıklar ve ihtilafların bir ucunda da Kur'an mı yer almaktadırş Eğer böyle bir soruya cevabımız "evet" olacaksa bu, negatif bir sürecin başlangıcını mı işaret etmektedirş Örneğin yaşanılan trajik ay(kı)rılıklara mührünü vuran Kur'an mıdırş Kuşkusuz bu yeterince net ve doğruyu aramaya açık bir soru değildir. Çünkü onun yaptığı düşünceler arasında kopukluklar yaratmak değil; tersine farklılıkları toplumların zenginliğine, düşünce seyyaliyetlerine ivme kazandıracak bir tarzda mayalamaktır. Bu yüzdendir ki, Kur'an'ın oluşturduğu bu kültürel mayalanma gözardı edilemez. Esasen bu, sahip olduğu semantik değerler aracılığıyla tüm edebi ifade imkânlarını en geniş anlamına kadar genişleten bir dînî kültürün mayalanmasıydı. Dahası, Kur'an'ın vazettiği şeyler yanlızca iman esaslarıyla ilgili de değildi.[21]

Bugün Kur'an'ı hem anlamak ve hem de onu hayatın bizatihi anlamı haline getirmek, artan imkânların çokluğuna rağmen azalmaktadır. Çünkü, katı bir şablonculuk içinde din ve onun ifade biçimleri; kısmen saptırılmış hedefler adına kullanılabilmekte, bundan dolayıdır ki modern sembollerin yoğunluğu içinde gerçek formlara sıra gelmemektedir. Acaba gerçek müslüman olmak için, İslâm'ı, geleneğin akla ters ilavelerinden ve yabancı etkisinden kurtarmak zorunlu[22] olduğu kadar orjinal saf İslâm'ı bulmak için Kur'an'ı da kendi özgün diline uygun bir şekilde analiz etmemiz gerekli midirş Bu ve benzeri sorulara verilecek cevaplar, peyderpey yapılan sıradan araştırmaların aksine akademik ve derinlemesine bir gayretin, hiç de boşa çıkmayacak içtenlikli sonuçları olacağını ispatlamak zorundadır.

İslâm'ın temeli olması ve rûhî-ahlâkî meselelerdeki nihai otoritesi olması nedeniyle onun icra ettiği dînî etki sadece bir yönüdür. Müslümanlar tarafından ilahiyat, hukuk ve ilim aynı ve bir olan şeyin çeşitli görünüşleri olarak mülahaza olunduğundan bağımsız bir talim ve terbiye elde etmede Kur'an-ı Kerim, ilmî bir el kitabı, yani bir ders kitabı olarak kabul olunmaktadır.[23]

Kur'an'ın gücü onun tarihi bir olayı, bir fenomeni açıklamasında değil, anlamı her zaman geçerli bir sembol olmasında yatmaktadır. Çünkü o belli bir zamanda olmuş özel bir olayla değil, eşyanın tabiatında da mevcut bulunan ebedi gerçeklerle ilgilenmektedir. Fakat bu "olaylar" her zaman aktüel olan bir gerçeğin sembolü olarak bizi ilgilendirdikleri için güçlerini korurlar.[24] Mü'minler tarafından ona beslenen hürmet, metnin sürekli tekrarı (zikr) ve onun Allah'ın kelamı olarak kavranması, düşünce tarzlarına köklü bir etkide bulunmuştur.[25] Öte yandan, Kur'an söz konusu olayları bizlere ayrıntıları ve hikayeleri ile değil öğretisiyle nakletmektedir. Bu durum ise Kur'an'dan yalnızca belli olaylara bağlı değil genel bir tutum çıkarmaya izin verecektir.[26]

"Kutsal dil", insanı sadece belli bir mantaliteye sahip kimseler için söz konusu olan yanız dini gerçekleri üzerinde düşünebilmeye değil, tüm varlığıyla ilahi bir norma katılmaya sevke yarayan tamamen ilahi bir vasıtadır. Bu gerçek evrensel uygulanabilirliğe sahip olup düstur ve ayetleri, müslümanın hayatı için yol işaretleri olan ve sürekli tekrarı insan için dünyevi hayatının girdabında semavi bir sığınak teşkil eden Kur'an olgusunda özellikle apaçık görülmektedir.[27]

Her milletin hayatı zamanla kollektif bir vücut olarak değişiklikler gösterir ve yükseliş ve düşüşlere, başarı ve hezimetlere maruz kalır (Ali İmrân 3/137-139), ta ki tayin edilmiş vakti (eceli) gelip çatana kadar (A'raf 7/34). Bu zorunlu değişimlerin varlığına rağmen, Kur'an'ın mucizesi, onun yeryüzünde ilk zuhurunda olduğu gibi vahyedilişinden yaklaşık ondört asır sonra bugünün insanlarının ruhlarını da harekete geçirme etkisinde bir dile sahip olmasındandır.[28] Çünkü Allah'ın insanlarla anlaşılabilir bir dille konuşması söz konusudur. İslâm'ın varlığı böylece Allah'ın doğrudan bir konuşmasının sonucudur.[29]

Konuları açısından Kur'an ayetleri inanç ilkeleri, bireysel ve toplumsal hayat ve kıssa olmak üzere başlıca üç grupta[30] toplanabilirse de bu sınıflandırmanın yapılması çoğu kereler Kur'an'ın bizzat kendi mantalitesine ters düşmektedir. Çünkü ayetler arasında sınırlar koyabilmek, yahut bir konudaki ayetin diğer bir başka konudaki ayetten hepten bağımsız olduğunu varsaymak son derece sakıncalı sonuçlar doğurabilmektedir. Ayetler arasında kesif bir ağdan söz etmek zor değildir ve bu bağlar esasen Kur'an'ın evrenselliğini açıklayıcı bir nirengi noktasıdır.

Özetlersek, Kur'an hem insanın pratik hayatını yönlendiren kanunun kaynağı, hem de entellektüel çabalarına ilham veren bilginin kaynağıdır. O içinde insanın doğal ve sosyal muhitinin şekillendiği, insan ruhunun hayatını, onun oluş, gerçekleşme ve bu dünyanın ötesinde nihai kaderini belirleyen bir evrendir. şu halde Kur'an, İslâm'da yalnız dînî ve metafizik alanlarda değil, bilginin özel dallarıyla ilgili alanlarda da bilgi kaynağıdır. Her ne kadar modern bilginlerce çoğu kez ihmal edilmişse de, metafizik, ahlâk ve hukuk bilimleri bir tarafa, İslâm bilim ve felsefesinin gelişmesinde de Kur'an'ın rolü çok büyük olmuştur. O, aynı zamanda her İslâmî entellektüel gayretin içinde yer aldığı bir çerçeve olarak da rehber olmuştur.[31]

Nihayet "Kitapların Anası" (Zuhruf 43/4) olarak Kur'an bütün "kitaplar"ın, yani her bilginin prototipidir. İslâm bakış açısına göre her bilgi, kendisi gerçeğin tüm basamaklarının bilgisi olan Kur'an'da öz olarak mevcuttur. Fakat bu bilgi Kur'an'da bilfiil değil, bir tohum gibi potansiyel olarak veya prensip halinde bulunur. Kur'an her ilmin prensiplerini içerir, fakat bize belli bir kıtada bulunan bitkilerin veya kimyasal çizelgede mevcut elementlerin sayısını açıklamaya çalışmaz.[32]

Bütün bu saydığımız nedenler Kur'an'ı bugün hâlâ canlı kılmış ve İslâm toplumlarının dünya görüşünün ifadesi, temeli yapmıştır.[33] Bu temel, onu sosyal konulara bakışında bazı ana tema ve vurguları süreklilik içinde geçerli kılacak bir "dil"e sahip kılmıştır. Çünkü o, bizzat hayatın muhkem kitabı olarak korunmaktadır (En'am 6/115; Yûnus 10/15-17; İbrahim 14/52; Hicr 15/9; İsrâ 17/86-87; Kehf 18/27; Ankebût 29/48-49; Fâtır 35/32; Zuhruf 43/5; Vâkıa 56/77-78; Teğabûn 64/8; Hâkka 69/40; Kıyâme 75/16-19; Abese 85/22; A'lâ 87/67).

Necdet Subaşı, 1992. Kur’an’da Sosyal Konular, Doktora Semineri-I, Konya



[1] Baykan Sezer, Toplum Farklilasmalari ve Din Olayi, Istanbul, 1981, s. 207

[2] M. Weber, Sosyoloji Yazilari, s. 230

[3] Louis Gardet, "Din ve Kültür", Çev. Ilhan Kutluer, Islâm Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Ed. P. M. Holt, A. K. S. Lambton, B. Lewis, Istanbul 1989, c. IV, s. 142

[4] M. Weber, Sosyoloji Yazilari, s. 245

[5] Mircea Eliade, Dinin Anlami ve Sosyal Fonksiyonu, Çev. Mehmet Aydin, Ankara 1990, s. 10

[6] L. Gardet, "Din ve Kültür", s. 141

[7] J. Wach, Din Sosyolojisi, s. 219

[8] Ebu'l-Ala Mevdûdi, "Kur'an'in Ekonomik ve Siyasi Ögretisi", Çev. Fatma Bostan, Islâm Düsüncesi Tarihi, Ed. M. M. Serif, Istanbul 1990, c. I, s. 228

[9] B. A. Dar, "Kur'an'in Ahlâkî Ögretileri", Çev. Fatma Bostan, Islâm Düsüncesi Tarihi, Ed. M. M. Serif, Istanbul 1990, c. I, s. 185

[10] M. M. Serif, "Kur'an'in Felsefî Ögretileri", Çev. Mustafa Armagan, Islâm Düsüncesi Tarihi, Ed. M. M. Serif, Istanbul 1990, c. I, s. 176

[11] B. A. Dar, "Kur'an'in Ahlâkî Ögretileri", s. 185

[12] Fazlur Rahman, Ana Konulariyla Kur'an, Çev. Alpaslan Açikgenç, Ankara 1987, s. 175-176

[13] B. A. Dar, "Kur'an'in Ahlâki Ögretileri", s. 189

[14] W. Montgomery Watt, Islâm Düsüncesinin Tesekkül Devri, Çev. Ethem Ruhi Figlali, Ankara 1981, s. 80

[15] F. Rahman, Ana Konulariyla Kur'an, s. 324

[16] Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel Islâm Tarihi, Çev. Salih Tug, Istanbul 1980, c.I, s. 189

[17] Krs. F. Rahman, Ana Konulariyla Kur'an, s. 83

[18] W. Montgomery Watt, Modern Dünyada Islâm Vahyi, Çev. Mehmet S. Aydin, Ankara 1982, s. 49

[19] F. Rahman, Ana Konulariyla Kur'an, s. 33

[20] W. M. Watt, Modern Dünyada Islâm Vahyi, s. 53

[21] L. Gardet, "Din ve Kültür", s. 116

[22] B. S. Turner, Max Weber ve Islâm, s. 192

[23] P. H. Hitti, Siyasi ve Kültürel Islâm Tarihi, c. I, s. 190

[24] Seyyid Hüseyin, Nasr, Islâm Idealler ve Gerçekler, Çev. Ahmet Özel, Istanbul 1985, s. 54

[25] L. Gardet, "Din ve Kültür", s. 114

[26] B. Sezer, Toplum Farklilasmalari ve Din Olayi, s. 169

[27] S. H. Nasr, Islâm, Idealler ve Gerçekler, s. 52-53

[28] S. H. Nasr, A.g.e., s. 56

[29] Bkz. B. S. Turner, Max Weber ve Islâm, s. 79

[30] Bkz. S. H. Nasr, Islâm Idealler ve Gerçekler, s. 72-73

[31] S. H. Nasr, A.g.e., s. 56

[32] S. H. Nasr, A.g.e. s. 55

[33] B. Sezer, Toplum Farklilasmalari ve Din Olayi, s. 169

   
Başlıklar: