İLÂHİYAT(ÇI)LAR ÜZERİNE

 

İlâhiyat Fakültelerinin ortaya çıkardığı görünüm Türk toplumunun son birkaç yüzyılına damgasını vuran değişim ve dönüşüm taleplerinden bağımsız olarak ele alınamaz. Toplumsal farklılaşmanın genel görünümleri içinde dinin konumunda öne çıkan belirleyicilik özelliği, günümüzde de başta İlâhiyat Fakülteleri olmak üzere pek çok dini oluşum ve organizasyonun sınırları altında varlığını sürdürmeye devam etmektedir. İlâhiyat Fakültelerinin ortaya koyduğu genel vizyon resmi/gayri resmi mahfillerde etki uyandırmakta ve tartışılmaktadır.

Devrimin Deneyimleri

İlâhiyat Fakültelerinin kuruluşuna ilişkin tartışmalar[1] ve bu tartışmaların günümüze taşıdığı problemler, İlâhiyatçılığı ele alan değerlendirmelerde de etkili olmakta, hatta güçlü çağrışımlar üreten tarihsel arka-planı da, içindeki meşruiyet sorununu devamlı bir şekilde yenilemektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin her alanda seçkinciliğe pirim veren politik tercihleri arasındaki modernleşmesinde İlâhiyatı da fonksiyonel bir arayışın aracı olarak tanımlamış, bu anlamda İlâhiyatlar sürekli siyasallaşan bir laiklik anlayışının etkin bir aygıtı olarak da hatırlanmaya devam etmiştir. Hem İslâmi temaların daha güçlü bir şekilde yeniden ön plana çıkmasının hem de radikalizmin iyice gelişmesinin açık bir tehdidi altında olunduğuna ilişkin modern kanaat, böylelikle ılımlı yaklaşımların meşruiyetini de sürekli tartışmaya açmaktadır (Feroze, 1995: 23-40; Voll, 1995: 244; Zürcher, 1998: 338-341). Nihayet farklılaşma arzusunu devlet merkezli bir tercihin ürünü olarak ele alan yaklaşımlar, toplumsal birikimin bu talebe zaman içinde destek veren ya da uyum gösteren tabiatını genellikle göz ardı etmektedirler.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, eskiden beri tekrarlanan dönüşüm politikalarının deneyimleri üzerine bina edilmiştir. Kemalist devrimlerle Türkiye’de İslâm’ın bütünüyle yok edildiği yönündeki yorumların yanıltıcı olduğu açıktır. Kuşkusuz gerçekte yok edilen İslâm değil, onun Osmanlı toplumunda varolan devlet-din bileşimi içindeki yeriydi (Berkes, 1997b: 69). Aslolan hiç kuşkusuz bir şekilde dinin, Osmanlı toplumsal yapısı içerisindeki merkezi ağırlığının, yeni dönemde gözden çıkarılmasıdır. Ancak bu tercihin gerçekleştirilmesinde dinin konumuna ilişkin yaklaşımlar epistemolojik bir dönüşüm içinde yeniden gözden geçirilmiştir. Bu çerçevede ortaya çıkan yapısal farklılaşmaların ağırlıklı olarak din kurumunu da etkilememesi düşünülemez. Gerçi din konusundaki radikal tercihler, modernleşen Türkiye’nin merkezi temaları arasında yer almaya hâlâ devam etmektedir[2].

Bu çerçevede İlâhiyatların ortaya çıkışına ilişkin arayışları besleyen gerilimlerin giderilmesi için, modern cumhuriyetin istikametinden bağımsız olan arayışlara asla imkan verilmemiştir. Bu nedenledir ki laiklikle dinin bilimsel gerçekliğini dengede tutacak uygun bir platformu ülke genelinde yaygınlaştıracak projeler, devletin İlâhiyat’a Tevhid-i Tedrisat içinde bir yer kazandırmasını mümkün kılmıştır. Osmanlı toplumunda kurumsal düzeyde sürdürülen yüksek düzeydeki din eğitiminin[3] kaynağını üreten medreseler, süreç içinde zayıflamış, yeni bir reform planı içerisinde bu eğitim kurumlarının ıslahı[4] gündeme getirilmiştir. Ancak modern Türkiye’nin yönelişlerini, bu ıslahı tamamlayan bir yapı önerisi olarak değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü artık Cumhuriyet yönetimi, eğitim sistemini, laik ve ulusal düzeyde düzenleme kararlılığındadır ve bu seçimini sürdürme azmini defalarca kanıtlamak zorunda bırakılmıştır.

Esasen okul sisteminin modernleştirilmesi, Kemalist uygulamalar içinde en kayda değer radikal reformlardan biri olarak değerlendirilmiştir. Modern ve laik eğitimin temel engelleri arasında sayılan geleneksel ulemanın, medreseler aracılığıyla sürdürülen denetim gücü ortadan kaldırıldıktan sonra, ulusal ve ilke olarak da eşitlikçi bir iddiaya sahip olan yeni bir eğitim sistemine ancak geçiş yapılabilmiştir (Winter, 1999: 249; Sakaoğlu, 1993; Akşit, 1993: 99-131). Böylece din eğitimi için bir İlâhiyat Fakültesinin, din adamı yetiştirmek için de İmam Hatip Okullarının kurulması bu kararlılık ortamında kabul edilebilmiştir. Artık ulemanın yetiştirilmesine ilişkin gerekliliklerin de ortadan kalktığı düşünülmüştür[5]. Nihayet bu ameliyelerden sonradır ki söz konusu kurumların “ınkilap hassasiyetiyle yüklü” olmalarını ummak mümkün olabilmiştir (Aktay, 1999: 179). Bu durum gündelik hayatın seküler düzeyde örgütlenişine ilişkin devrimci tasavvurlarla ilişkilendirilebilir.

Başlangıçta sekülerleşme politikalarının yansıması olarak ortaya çıkan bir dizi köktenci arzunun, giderek bir reform projesine dönüşmesi, geleneksel reflekslerin fonksiyonel hale gelmesinden kaynaklanmıştır. Bu bağlamla sınırlı kalacak şekilde bir dizi reform isteği de gündeme gelmiştir. Batılılaşma sürecinde devletin şekli için yapılan çekişmeler, hukukun dünyevileştirilmesi, ibadet dili ve Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi, dini yönetim, din adamlarının yetiştirilmesi, din öğretimi, laiklik, İslâm’ın yeni konumu gibi temel konularda (Jäschke, 1972) toplumsal bütünlük içinde güçlü desteklerin aranması söz konusudur.

Dinsel Dönüşümün Kurumsal Temelleri

Geleneksel kurumların beslendiği kaynak olarak ortaya çıkan dinsel yapıları dönüştürmeyi önceleyen ve yaygın bir şekilde “dinde reform”[6] şeklinde hatırlanan dikkatli ve hassas bir girişimin hayata geçirilmesinde, İlâhiyat’a benzersiz bir görev yüklenmiştir. Dinin protestanlaşması teması böylece ilk kez Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde İlâhiyat Fakültesi’nin de içinde rol aldığı bir zeminde gündeme gelmiştir (Aktay, 1999: 189). Protestan İlâhiyatını da hatırlatacak bir dönüşümün toplumsal temellendirilişini sağlamaktan görünürde yoksun kalan bu ilk tatbikatını, Türkiye’nin çalkantılarla dolu siyasal tercihlerinde başat rol oynayan dini nitelikli refleksler izlemiştir. Devletle toplum arasında ortaya çıkan gerilimin husumete dönüşme potansiyeli, İlâhiyatın konumunu da belirlemeye başlamış olmalıdır. Artık din eğitimine ilişkin kurumların tesisi, devletle toplum arasındaki uzlaşma arayışının birer sembolü olarak öne çıkmaktadır. Aydın yönelimli din adamlarına devletin duyduğu ihtiyaç, kitlesel dindarlığın taleplerini İlâhiyat eğitimine duyulan arzuyla buluşturmaktadır. Burada yeni kurulan İlâhiyatın misyonunu değerlendirirken, bir yandan da varlığını kuvvetli bir tarzda sürdüren halk İslâmı’nı ve din adamlığının Osmanlıdaki misyonunu tamamlayışını göz ardı etmemek gerekecektir. Yeni kurulan İlâhiyat’ın süreç içinde kendisini takip edecek olan diğer yüksek din eğitimi projelerine yol gösterecek öncü deneyimlerine de dikkat etmek gerekir. Artık İlâhiyat aracılığıyla, toplumun dinsel terminolojisi yeniden biçimlendirilecek, dini hissiyatlar elverişli bir şekilde kanalize edilecek, bir anlamda devlet-millet bütünlüğü fonksiyonalist bir din söylemi etrafında buluşturulacaktır. Bu buluşmanın, daha rasyonel bir söylem haritasını ortaya çıkaracağı düşünülmüş olmalıdır.

Aslında İlâhiyat öğrenimini tercih etme hususunda farklı ihtiyaçların, hatta dini olmakla sınırlı olmayacak bir çok sosyal faktörün etkili olduğu görülmektedir. Bu faktörlerin çokluğu Türkiye’nin pek çok yerinde giderek dikkatleri daha fazla üzerine çekecek yüksek düzeydeki din eğitimi kurumlarının ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. Kuşkusuz bu kurumlar, daha temelde, her seferinde laiklik tartışmalarının odağı olmayı başarmış orta öğretim düzeyindeki okulların yarattığı nahif gerilimlerin üzerine inşa olunmaktaydı. Kitlesel düzeyde İmam Hatip Okulları’nın[7], İlâhiyat Fakülteleri’nin[8] ve Yüksek İslâm Enstitüleri’nin[9] etkileşim ve çağrışım alanları oldukça farklıdır. Bunlara 1971’de Erzurum’da kurulan İslâmi İlimler Fakültesi’ni de eklemek gerekecektir[10]. Denilebilir ki toplumun dini hissiyatının yarattığı tartışmalar ve ülke içinde ürettiği gerilimli pozisyonlar da söz konusu okulların varlığıyla ilişkilendirilmekte, hatta bu kurumlar gelenek/modernlik çatışmalarının yansıması olarak değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda Ankara İlâhiyat Fakültesinin Kemalist modernleşme[11] projesinin amaçlarıyla bütünleştiği iddia edilirken, Yüksek İslâm Enstitüleri’nin de geleneksel eğitim kurumlarını hatırlatacak bir muhafazakarlıktan destek aldığı düşünülmektedir. İslâmi İlimler Fakültesi’nin de zaman içinde bu ayrışmalar temelinde yerini aldığı; hem modern hem de geleneksel olana yaptığı atıflarını, gündelik hayatın tartışmalarıyla da bütünleştirerek bir sentez arayışına ulaştığı düşünülmüştür. Kuşkusuz bunlar dinsel/toplumsal tahayyülün birer ürünüdür ve ampirik deneyimlere bağlı olarak elde edilmemektedirler. Ancak bu ayrışmanın toplum içindeki dinsel tutumlara işaret edecek yanlarını da hiç unutmamak gerekir. Türkiye’nin girift dini ve siyasi gerçekliğini bu ayrışmalara yansıyan eğilimlerden ayrı tutmak da esasen mümkün görünmemektedir.

Ankara’da 1949’da kurulan İlâhiyat Fakültesi’ni sonraları kapatılan ya da isim değişikliğine uğrayan diğer yüksek düzeydeki din eğitimi kurumları karşısında tercihe şayan kılan ve sonrakilere model teşkil eden tarihsel imajı açısından bir kez daha hatırlamak gerekir[12]. Dini kritik edilebilir bir olgu düzeyinde ele almayı önceleyen bu kurum özelinde, İslâm’ın daha çok sosyolojik bir tasvirine ağırlık verilecektir. Böylece İslâm’ın bilimsel ölçütler içinde bir olgu olarak ele alınması mümkün olacaktır (Berkes, ts.: 524). Son tahlilde dinin, sosyolojinin imkan dünyası içindeki açıklamasıyla yetinecek olan bu tercihin akademik maliyeti, toplumsal arenadaki güçlü dinsel yaklaşımlar nezdinde kendini ikircikli bir dile ve söyleme hapsetmiş olmasıdır.

Öte yandan İmam Hatip Okullarının süreç içinde sık sık siyasi kamplaşmaların bir örnek manevra aracına dönüştürüldüğü ne kadar vakiyse aynı şekilde İlâhiyat fakültelerinin bu çatışmaların uzağında tutulması da o kadar vakidir. Öyle ki genel İlâhiyatların aydın din adamı yetiştireceğine duyulan özgüven İmam Hatip Okulları söz konusu olduğunda karşılaştırma İlâhiyatlar lehinde bozulmaktadır. Bundan, misyonunu gerçekleştirme konusunda İlâhiyat Fakültelerine duyulan güvenin devam ettiği varsayımını çıkarmak mümkündür.

Gerçek Roller

Bugün sayılarının artışına paralel olarak ülke içindeki kimi dinsel tartışmaların ve siyasal çekişmelerin önünde yer alan aktörlere İlâhiyatların ne düzeyde entelektüel bir donanım kazandırdıkları merak konusu olmaya devam etmektedir. Bu nedenle dinsel nitelikli tartışmalarda İlâhiyat fakültelerinin işlevlerini tartışmak ilginç olacaktır. Zaman zaman dinin yeniden yükselişi[13] şeklinde gündeme gelen ve modern Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar hemen her seferinde farklı dışa vurumlarla bir varlık arayışına yönelen dinsel talepler içinde İlâhiyat’ın konumu tartışılmamaktadır. Halbuki söz konusu yapılar daha çok modernlik ve gelenek arasındaki karşılıklı çatışmalar ekseninde meydana çıkmaktadır. Bir yandan eğitim/öğretim faaliyetleri, bir yandan da din hizmetleri adı altında sürdürülen ibadetlere rehberlik ve öncülük etme biçimi aynı anda değerlendirildiğinde, İlâhiyat Fakültelerinin çoğu kez bu ihtiyaçları karşılayamadığı sık sık gündeme getirilmektedir. Ancak onun kuruluşunu meşrulaştıran devletle, varlığını besleyen toplumsal kadronun aynı kurumsal yapıdan beklentileri değerlendirildiğinde, beklenti ve taleplerin karşı karşıya geldiği görülmektedir. Her iki yaklaşımın da istekleri farklıdır. Belki de tipik bir İlâhiyatçı kendi üzerinden sürdürülen bu stratejilerin bir aktörü olarak sonunda, merkeziyetçi eğilimler içinde uzlaşmayı ancak mümkün kılan bir dinsel tipolojiyi üretmiş olmaktadır. Tarafları dengeleyen bir söylemin gerçek sınırları, artık İlâhiyatçılar tarafından belirlenmeye başlamıştır. Ne var ki tutturulan bu dengenin de İlâhiyat’ın fonksiyonunu ironik bir şekilde sınırladığı görülmektedir.

İslâm’ın yeni yönelimler için elverişli bir “İlâhiyat”ını üretmekle yükümlü olarak gündeme gelen yüksek din eğitimi serüveninin bugüne kadar varlığını ısrarla devam ettiren çelişkili ve çifte doğasının herhangi bir İlâhiyatçının evreni üzerine yansımaması mümkün müdür? İlâhiyat eğitim ve öğretimine ilişkin geleneğin ve ilgili mevzuatın, İlâhiyatçıyı da tanımlaması mukadderdir. O halde edilgenlikten etkin olmaya kadar çeşitli tavır bileşenleri içinde ortaya çıkan İlâhiyatçının sosyal resmini ele almak ve rollerini yeniden tartışmak gerekir.

Günümüzde taraf olmaya zorlandığı koşullar dikkate alındığında İlâhiyatçının gerçek rollerinin bir bileşkesine ulaşabilir miyiz? Türkiye’de genelde sosyal bilimlerin dine bakışı içinde yoğunlaşan din yorumunda bir disiplin olarak İlâhiyatın dönüşümünü ve yine İlâhiyatçının bir akademisyen olarak ayrışan konumunu gözlemlemek mümkündür. Tartışılmayan ve zihinsel uyanıklığa alet edilmeyen hiçbir şeyin kalmadığı, bu nedenle de ortalıkta kalıcı ve otorite sahibi bir hakikat kaynağının bulunmadığının yaygın bir kabul gördüğü bir ortamda (Northbourne, 1995) İlâhiyatların fonksiyonlarını gözden geçirmek gerekmektedir[14].

İkili sorumluluk sarmalı etkisini hâlâ sürdürmektedir. İki ayrı alana karşı konulan mesafe iki tarafa karşı da İlâhiyatçıyı geçirimsiz kılmaktadır. O ne devlet aygıtıyla ne de varlığını duygusal bağlamda deruhte eden toplumsal dindarlıkla sıkı bir ilişki kurabilmektedir. Gerçi asıl problemli olan, bu ilişkinin biçimidir. Nitekim İlâhiyat alanıyla sosyal bilim alanının birbirine sık sık yaklaşması hatta kaynaşması karşısında (Mert, 1998: 203) rollerin kullanımı da aynı şekilde birbirine karışmaktadır.

Çifte Söylem Stratejileri: İktidar ve Toplum

Modernleşme sürecinin gündeme getirdiği bütün tartışmalarda dinsel argümanları ortaya koymak İlâhiyatçıya düşmektedir. Ne var ki İlâhiyatçının sorumluluk üstlenmesi gerektiği durumlarda öne çıkardığı soğuk akademisyenliği, popülist tartışmalara katılması durumunda da toplumu ısrarla karşısına alan dinsel seçkinciliği kendisini sürekli olarak etkisiz kılmaktadır. Belki de bu çelişkinin asıl nedeni, onun fikriyle bilgileri arasındaki uyumsuzluklardan kaynaklanmaktadır. Gerçekten de dinsel taleplerin tartışmalı geleneği içinde İlâhiyatçı, ürettiği bilginin sorumluluğunu her zaman gözden geçirmek zorundadır.

İhtiyaç duyulduğu her seferinde örtülü ve çifte anlam siyasetlerinden kopuk olmayan bir lafızcılıkla gündeme gelen söylem tercihi, İlâhiyatçının konumunu tartışmaya açmaktadır[15]. Devlete yaklaştığında dinsel yorumlama gücünün alet edilme imkanı tartışılmakta, topluma yaklaştığı zaman da entelektüel tatminini sağlamakta açıkça bir eksiklik yaşamaktadır. Bu gerilimin nihai kriz noktasına çifte söylemle ulaşılmaktadır. Sözkonusu tipolojiler içinde somutlaşan dini anlayış da modernitenin birbirleriyle tezat oluşturan miraslarını görünür kılan iyi bir örnek oluşturmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de, modernleşmenin ilk safhalarında gündeme gelen tartışmalar yeni bağlam ve ortamlarda tekrar tekrar gündeme gelmekte, yeni sorular oluşturulmakta, var olan dinsel alışkanlık, tutum ve pratikler sorgulanıp onların değiştirilmesi talep edilmektedir. Nihayet bu dini anlayış, kendisini toplumsal karşıtlıkların ötesine geçerek konumlandırmaya çalışmakta, ancak bunu yaparken de mevcut olanı başka düzeylerde yeniden üretmektedir (Özcan, 2000: 215). Dini bilgi ve otoritenin değişen tabiatı (Aktay, 1999: 219-243) İlâhiyatçıyı da özgül bir konuma taşımaktadır. Öte yandan hegemonya mücadelesi içine girmiş değişik kimlik tanımlamaları içinde din kurumu da esaslı bir şekilde dönüşmektedir[16].

Ağırlıkları Atmak

Öte yandan İlahiyat Fakültelerinin geleceğine ilişkin kaygılar da, sağlıklı bir tartışma zemininde ele alınmamaktadır. Bir başka açıdan ilahiyatların mevcut koşullardaki potansiyeli yadsınırken, başka bir açıdan da ilahiyatlılar kendilerini ortaya koymaya, durumlarını sıkı bir analize tâbi tutmaya bir türlü yanaşmıyorlar. Oysa içinde yaşanılan koşullar, ilahiyat fakültelerini ve ilahiyat bilimini esaslı bir analize tâbi tutmayı zorunlu hâle getirmiştir.

Türk ilahiyatçıları ne yapıyor? Nasıl çalışıyorlar? Nelere ilgi duyuyorlar? Çalışmalarına yön veren özel bir metodolojileri var mıdır? Bilgileri, referans kaynakları, literatüre vukûfiyetleri, gündelik tartışmalardaki hareket kabiliyetleri ne düzeydedir? Dünya bilgisini içselleştirme çabaları, kendi organik bütünlüklerini ne düzeyde etkilemektedir? Varsa bir zayıflamanın gerekçeleri neler olabilir? Türk toplumunun geleneksel inanç yapılarıyla nasıl bir bağa sahiptirler? Yenilikçi, açıkça fark edilen vurgularıyla ortaya çıkan yeni söylem arayışlarına tepkileri nasıl işlemektedir? Bilim ahlakı ve gerçeğe teslimiyet söz konusu olduğunda, mevcut akademik verilerin yansıttığı görüntüleri nasıldır? Tipik bir ilahiyatçının kendini üreten maliyetiyle, toplumsal kıymeti arasındaki oran arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? İlahiyatçıların birbirleriyle olan ilişkilerinin sınırları nerelerde tıkanmaktadır? Bugün, ilahiyat biliminin verileriyle gündelik dindarlık tipolojilerinin yaşama alanları arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? İlahiyatçılarımız sahiden ilahiyatçı mıdırlar?

İçe kapanıklık ve dış dünyayla ilişkilerini neredeyse akademik referans düzeyine hapseden bir geleneğin varlığı, ilahiyat alanında ciddi bir akademik sorgulamanın bugüne kadar gerçekleştirilmemiş olmasını açıklamaya yetmektedir. O hâlde, hem meslek olarak ilahiyatçılığın hem de kurumsal düzeyde bunu besleyen ilahiyat fakültelerinin mevcut yapısının açık bir eleştiriye ve karşılaştırmalı bir değerlendirmeye ihtiyacı var.

Bu bağlamda, içinde yaşanılan koşullar bahane edilerek, dinsel bir perspektifi sonuna kadar geçerli kılacak bir analizin gerekliliği sürekli olarak ihmal edilmektedir. Kapalı mahfillerde dile getirilen içtenlikli eleştiriler, her zaman kendisinden daha düşük kalitedeki verilerle kıyaslanmanın rahatlatıcılığı içinde ilahiyat formasyonunun verimliliğini her geçen gün daha da zayıflatmaktadır. Öte yandan, günübirlik ilgilere kendini kilitlemiş bir akademik veri ağı içinde ilahiyatçılık da sonuçta verimliliğini tüketen bir görünüme sahiptir.

“İlahiyatçılar dökülüyor” şeklinde kolayca dile getirilebilen yargıları insafsızca bulmak gerekir; ancak, bu iddialara imkan veren gerekçelere de kulak vermek gerekir. Kendini, teolojinin, gündelik siyasetin üstünde bağımsız duruşundan her zaman uzakta tutan Türk ilahiyatçılığı, aslında daha çok bir İslambilim olarak değerlendirilebilir. İslami söylemleri akademik düzeyde inşa etmeyle veya temellendirmeyle sınırlandıran bu üretim, son tahlilde gerçeğin ve hakikatin merkezinde kendini bulmakta; kendini onaylama makamı olarak kabul ettirmektedir. Hatta gerçeğe bihakkın sahip olduğuna ilişkin temel bir vurgu, yeni ve kapsamlı söylemlere karşı esaslı bir tedirginliğin kapılarını açmaktadır. Kuşkuya mahal vermeyen inatçı bir gerçeklik iddiasından beslenen bu söylemin akademiklik beklentisi, bir çalışma alanı olarak kendini var etse de, İslambilimsel bir etkinlik, bir karşılaşma ve hesaplaşma talebi olmaksızın kendini aslâ canlı tutamaz. Ne yazık ki, Türk ilahiyatçılığının baskın profili, söz konusu sorunları ihmal ederek kendine bir yer bulmak zorunda kalmıştır.

“Dinin, şimdiki dünyanın gerçekliği karşısında yutkunmayan bir dili nasıl üretilebilir?” sorusuyla pek fazla içli dışlı olmayan bu birikimin, son tahlilde devletle toplum arasında stratejisini sık sık değiştirmeye zorlanan bir kanaat önderi konumunda kalması söz konusudur. Aslında bir bilimsel periyodun takipçisi olarak ilahiyatçıların, toplumsalın derin dünyasındaki güvenilirlik boyutlarını da ele almak gerekir. Nihayet ‘âlim’in geleneksel statüsü değişmiş, ilahiyatçıların, bu bağlamda ‘bilim adamı’yla ‘aydın’ arasında bir role intibakları kolaylıkla sağlanmıştır. Bağımsız teolojik bir arayıştan ziyade, İslam’ın belli bir yorumunun tarihsel açıdan doğrulanmasına kendini adamış olan ilahiyatçının portresi, bilim adamlığı ya da aydın oluşu açısından paradoksal bir sunuma sahiptir. Bir yanda bilim felsefesinin kendine özgü retoriği içinde şekillenen vurgusu, bir yanda da aydının peşinen hiç bir bağımlılığa prim vermeyen yalnız duruşu. Artık ilahiyatçının kendini tanımlarken bile hangi menzilde karar kılacağı bir belirsizlikten öteye gitmemektedir.

Bu sorunlarla ciddi bir yüzleşme çabasının yokluğu, gerçekte beklenmedik bir zayıflığın da habercisi olmaktadır. Böylelikle modern olanın verimlerine teslimiyet gündeme gelmekte; gelenekselin dönüştürülerek şimdiki zamanın entelektüel sermayesine teslim edilmesi de, artık birer ağırlık olarak görülen, uyum zorlukları taşıyan dogmatik verilerin, yeri geldikçe atılmasını zorunlu kılmaktadır. Böylece, ‘ağırlıklardan kurtulma’yı dinsel bir zorunluluk ve sorumluluk olarak kodlayan zihniyet, her türden siyasi, entelektüel ve akademik icbar karşısında tükenmişliğin sendromunu yaşamaktadır. Ağırlıklar atıldıkça dünyanın akışına katılmak mümkün olabilmekte; bir başka dünyanın inşasına ise artık ihtiyaç kalmamaktadır.

Bir Örnek Olay: Tarabya Buluşması

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 15-18 Mayıs 2002 tarihleri arasında İstanbul’da Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı adıyla, geniş katılımlı bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda ele alınan konular, ortaya çıkan sonuçlar, kamuoyuna yansıma biçimleri, dikkat çekiciydi. Diyanet’in kurumsal düzeyde dinî sorunlara sahip çıkma girişimi olarak değerlendirilebilecek bu toplantının farklı yorumlamalara imkân veren zengin çerçevesine, bu nedenle dikkat kesilmek gerekir.

Türk modernleşme projesinin ‘din’le, kurumsal düzeyde kurduğu ilişki, öteden beri belli bir mesafeyi koruyarak seyretmektedir. Başlangıçta, Cumhuriyet yönetiminin, kamusal alandaki dinsel nitelikli tartışmalara pek katılmadığı, hatta bunlar karşısında Diyanet’in konumunu tahkim etme gibi bir kaygıya da pek sahip olmadığı açıktır. Rejimin geleceğine ilişkin kaygıların artması, siyasallaşma riski taşıyan konuların üstüne gidilmesi konusunda devlet aygıtını Diyanet’le daha organik bir bütünlüğe zorlamıştır. Bu bağlamda, 70’li yıllarla birlikte, yoğunlaşmaya başlayan kısa vadeli dinsel tartışmalar, sistem eleştirisini dinsel argümanları yardıma çağırarak gerçekleştirme arzusundaki artış ve dinî toplulukların hissedilir varlık talepleri, Diyanet’in anayasal düzeydeki sorumluluklarının giderek daha açık bir şekilde vurgulanmasına neden olmuştur.

Yönetim erki açısından net bir güvenlik arayışının, uluslararası sistemden, yeni dünya düzeni arayışlarından bağımsız bir şekilde seyredebileceğini düşünmek neredeyse imkânsızdır. Bu beklentiler içinde, gündelik hayatın, modernleşme sürecinin ürettiği sorunlardan yola çıkılarak yeniden tanzimine ilişkin toplumsal beklenti ve arayışlar, her düzeyden söylem ve kabullerin yeniden canlanarak varlık bulmasına zemin hazırlamıştır. Daha başından beri Türk modernleşmesinin, dinle ilişkisi söz konusu olduğunda ortaya koyamadığı sıcaklık, muhalif dinî söylemlerin kaygı verici bir cereyana dönüşmesine her zaman imkân vermiştir. Yanı sıra, dinsel hayatın sosyal yansımaları devlet tarafından uzunca bir süre soğukkanlı bir şekilde ele alınamamıştır. Bu kayıtsızlık, bir yandan ‘sıradan’ ve ‘aykırı’ dinsel örgütlenme ve taleplerin önünü açarken, bir yandan da dinî otoritenin el değiştiren varlığı, devletin din konusundaki meşruiyetçi statüsünü tartışmaya açmıştır. Bunu besleyen gelişmelere paralel olarak, sık hatırlanan 28 Şubat sürecinde de dinî hayatın değişik boyutları, açık bir blokaj ve sıkıştırma altında, kendi duruşlarıyla ve varlık dilleriyle sıkı bir hesaplaşmaya yönlendirilmiştir. Bu gidişattan Diyanet’in de kendi payına düşen sorumlulukları alması beklenmekteydi.

Çok kere sivil inisiyatifin dünyasında filizlenen tartışmaların verimlilik ve etkileme gücü, anlaşılır geleneksel tutumlardan kaynaklanan gerekçelerle, sürekli olarak kendi doğal mecrasını terk etmek zorunda bırakılmıştır. Bu nedenle, din konulu arayışların da, sonunda devlet merkezli bir arayışın içinde yerini alması, Türkiye için pek şaşırtıcı olmamalıdır. Dinin devletle organik ortaklığının tarihselliği, modern Cumhuriyet’in kazanımları içinde de pek ciddi bir değişikliğe uğramamıştır. Verili dinin devletle anlaşılır ortaklığı, devlet-toplum bütünlüğünün kıymetine dikkat etme konusunda çok kere belirleyici olmuştur.

Esasen, Diyanet’in, toplumun dinsel sorunlarına sahip çıkmasının bir göstergesi olarak da anlaşılabilecek bu toplantı, Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleriyle ilahiyat fakültelerine mensup akademisyenleri ortak bir kriz kataloğu üzerinde düşünmeye zorlaması açısından son derece önemli bir gelişmedir. Hatta bunun, bir yönüyle de, toplumsal yapı içinde ortada gezinen pek çok soru ve kaygıyı dağıtmaya yönelik stratejik bir adım olduğu düşünülebilir. Anlaşıldığı kadarıyla, Diyanet, bir ön araştırmayla, toplumsalın dinsel taleplerini, aktüel dinî sorunlarını toparlamaya çalışmış; bu konularda ortalıkta gezinen ve uzun vadede birlik ve beraberliği parçalama hissi uyandırabileceği açık kimi fikir ve doktrin akışlarını kontrol altına almayı hedeflemiştir. İstişare toplantısının temel amacı, dağılan dinsel havayı ve bundan doğan parçalanmayı kapsamlı bir şekilde gözlem altına almak ve kendi resmî rolünü dikkate alan bir duyarlılıkla bu zemini analiz etmektir. Medya aracılığıyla yoğun bir şekilde dillenen farklı dinsel kabuller, dinî cemaatler arasında varlığını koruyan rekabet ortamı, giderek daha derin kopuşların kapısını aralayan iletişim zayıflığı, millî birlik ve bütünlüğün olmazsa olmaz temel parçasını oluşturan dinin konumunu belirsizliklere sürüklemiştir. Batılılaşma süreci ve kendine özgü modernleşme deneyiminin ortaya çıkardığı yeni bölünmeler, yöneticilerin çok kere dinsel erki zayıflatan siyaset tercihleri, kamusal hayatta kendine ayrıcalıklı bir yer edinme şansına her zaman sahip olabilen retorik tartışmaları ve dinin toplumsal belirleyicilik özelliğinin giderek zayıflatılması gibi hususlar, hemen ilk elden problemler arasında yer almaktadır. Ulemanın, rol ve statü farklılaşmalarının yarattığı belirsizlik içinde kaybolan imajı, bilginin kontrol ve üretim katmanlarının çoğalması, söz ve zihin patlamasının ürettiği kargaşaya dahil olan siyasi talepler, giderek dinî hayatın sınırlarını da verimsiz bir düzeye dönüştürmüştür. Dinin öngörülen konumunda ortaya çıkan değişim, sosyal sistemin korunması açısından bakıldığında, her şeyden önce onu biçimlendirme arzusunda olan devletin derin kaygılarını da kamçılamaktadır. Türk Müslümanlığı, Türk dini, resmî İslam, heterodoksiyle buluşma gibi değişik varyantlarıyla gündeme gelen bu arayışların biçimlendirdiği karmaşık desenler, Diyanet’in daha temelli ve ısrarlı politik inhisarıyla kontrol altına alınmak istenmiştir. Belki de Diyanet, söz konusu sorunların kökenlerini ortaya çıkarma ve gerekli önlemleri alma konusunda sahip olduğu enerjiyi ilk kez devreye sokmaya çalışmıştır.

‘Güncel Dinî Meseleler Toplantısı’, bir istişare düzeyinde tutulmuş; böylelikle de, bunun içerdiği bir paylaşıma ve görüş alış verişine imkân sağlanmıştır. Toplantı öncesinde katılımcılara duyurulan çalışma planının da yansıttığı gibi, organizasyonun öncüleri, bu buluşma aracılığıyla, toplumun dinî sorunlarını masaya yatırma arzusunu teyit etmişlerdir. Bu bağlamda, “dinî metinlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasında gelenekçi ve modernist yaklaşımlar ve toplumsal yansımaları”, “çağdaş dünyada kadın problemleri ile ilgili dinî tartışmalar”, “hac ibadeti ile ilgili tartışmalar”, “ibadetler ile ilgili güncel tartışmalar” başlıkları altında dört ayrı oturum gerçekleştirilmiştir. Spesifik konuların yarattığı tartışmalar bir yana bırakılırsa, aslında temel konunun, dinî metinlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasında düğümlendiği açıktır. Çünkü bu durum, nihayetinde bir metodoloji sorunudur ve Diyanet, Kur’an ve Sünnet’in doğru anlaşılmasına ilişkin olarak taşıdığı temel kaygısını, bu toplantıların merkezine yerleştirmiştir. Böylece, problematiğin kökeninde, anlama ve yorumlamaya ilişkin metodolojik sorunların yattığına zımnen dikkat çekilmiştir. Gerçekte, Diyanet’in altını çizdiği ve üzerinde tartışılmasını istediği konular, profesyonel bir emeğin tasarrufudur. Projeyi çerçevelendiren irade, hem metodolojik hem de pratik gerilimlerin farkındadır ve bu sorunları açığa çıkaracak, anlayacak ve tartışacak bir müzakere ortamı için elinden geleni yapmıştır.

İtiraf, Keşf ve Hesaplaşma

Ne var ki, ortaya atılan bu sorunların mevcut akademik zihniyetle ele alınmasını düşünmek, bunların hâlihazırdaki muktesebat içinde tartışılmasını beklemek, çok fazla iyimser olmayı gerektirir. Katılımcılar kendilerini ortaya koymuş; akademik alanlarına olan ilgilerini, Müslüman toplumun ortak problematiği ekseninde yeniden üretmek zorunda kalmışlardır. Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan ve ilahiyat fakültelerinden katılan üyelerin, toplantıların en sıcak ânlarında bile birbirlerini doğru anlama konusunda derin sıkıntıları olduğu açıktı. Bilme, bilgilenme, dert edinme, tartışma ve ortak bir karara varma gibi hususlarda hemen her kertede karşımıza çıkan geleneksel tekdüzeliğin ve gelişigüzelliğin, bizim fiilî durumumuzda da bir yansıma bulduğunu belirtmek gerekir. Derinlemesine ele alınması gereken pek çok konuda, pragmatizmden beslenen zihinsel yaklaşımların, nasıl da kolayca, hazirûnu etkisi altına alabildiğini gözlemlemek hiç de zor değildi. Mevcut problemleri, örneğin, fıkhi tartışmaları “bilimsel yöntem”le ele alma çabasının kendi içinde taşıdığı paradoksal durumlar, çok kereler rahatlıkla göz ardı edilebilmiş; din, bilim, felsefe, modernlik, laiklik gibi konuların alelâdeliğe teslim edilme şansı hep yüksek olabilmiştir. Bu nedenle, mevcut birikimin, ilahiyatçıların birbirini anlama ve kavrama konusunda olduğu kadar, genel tartışmalara dahil olma konusunda da açık bir zayıflık taşıdığını, hatta birbirinden kopuk bir şekilde seyrettiğini ifade etmek gerekir. Aslında, Diyanet’in bu girişimi, pek çok açıdan olumlu sayılabilecek bir girişimdir. En azından, Türkiye’nin dinî birikimi, dinî bilgi kodları, paradigmatik tartışmalara vukûfiyet, sosyal nitelikli dinsel taleplerin okunması, Diyanet’in reel-politik konumu gibi konularda esaslı bir analize imkân vermiştir.

Çağdaş İslami yaklaşımları hazır bir öfkeyle ele alan akademik zihniyet kadar, geleneksel birikimi sürekli aşağılamayı meslek edinmiş akademik zihniyet de bu ülkenin dinî bilançosunun bir gerçeğidir. Garip olan, bu yaklaşımların ikisini birden akademik sayan bir buluşmanın, nasıl olup da bugüne kadar hiç sorgulanmadan, üstelik onca teolojik birikimin kıyısında kendine bir iktidar alanı bulabildiğidir. Açıkçası, dünya ölçeğinde ilahiyat birikimimizin gözden geçirilmesi için bu toplantı iyi bir başlangıç sayılabilir. Sağlıklı her analiz denemesi, çoğunlukla böylesi bir kuşatmanın kontrolü altında tezini yutkunmaya mahkum olmuştur. Gerçi, sıkı bir konuşma pratiği gerçekleşmiştir; ama bunun, politik manevra kabiliyetlerini alt üst eden entelektüel bir uğraşa dönüştüğünü düşünmek her zaman mümkün değildir. Örneğin, modernliğin yarattığı fiilî durum içinde kendisine bir yük olarak bakılan kimi dinsel argümanları, farklı mülahazalarla reddetme noktasına gelmek söz konusudur. Öte yandan, dinin retorik kaybı da had safhadadır. Bugünün dindarlığını resmetme çabası, neredeyse fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Modern dünyada dinsel argümanların, kendini yenileme ve hayat bulma çabasının Türkiye’deki izdüşümü hâlâ hayal kırıcıdır. Gerçi Diyanet, bir yandan bu durumun keşfini öncelerken bir yandan da bütün bu sorunların giderilmesi için bir çerçeveye ihtiyacı olduğunu sürekli vurgulamıştır; ama çok iyi biliniyor ki, genel olarak Türkiye örneğinde, başından beri bugüne yön veren değerlerin analizi gecikmiş, dinin dünyaya bakışı neredeyse göz ardı edilmiştir. Şimdi, mevcut bir tıkanıklığın giderilmesine ilişkin arayışlar açıkça  kendini göstermektedir. Aslında bu faaliyete sinen ruh hâlini gözardı etmemek gerekir. Dine, yaşanılan hayat içinde uygun bir yer bulma konusunda açıkça netameli sayılabilecek yaklaşımları aşmak ve sağlıklı çözümlemelere bir meşruiyet kazandırmak söz konusudur.

İlerde, ‘Tarabya buluşması’ olarak da anılabilecek olan bu toplantıda ortaya çıkan asıl görünüm, istişareyi gerçekleştirirken, modern gündelik hayatın işleyişine ilişkin verilerin sürekli ihmal edilmesidir. Gerçek hayatın dinsel bir gözlemine ihtiyaç kaybolmuş değildir. Bunu genelleştirmek yersizdir; ancak, gelenek ve modernlik konusunda bile aşırı hassas bir vurgunun, kapanış bildirgesine yansıması şaşırtıcıdır. Oysa, geleneğin de, modernliğin de kendi imkân dünyasından söz edilebilir ve anlamaya dayalı gücümüz hangi epistemolojik dünyaya ait olduğumuzla yakından ilişkilidir. Epistemolojiye ve paradigma dönüşümünün gerçek yansımalarına kapalı bir ilahiyatçılık formasyonunun, istişareyle şimdilik neleri halledebileceğini kestirebilmek her hâlde güç olmalıdır. Öte yandan, din dünyasının yeni aktörlerinde, sosyal bilimlerin kurucu jargonuna teslim olmuş bir retoriğe sık sık tanık olunmaktadır. Kendi doğalarına ilişkin bir söylemsel analizi din dünyasının gerçekliğine transfer etme girişimi, her zaman, olumlu çözümlemelere fırsat vermeyebilir. Nitekim, dinin kurumsal ve sosyal bilimsel bir alan olarak algılanması, bilim felsefesinden de kendini uzak tutunca, ortaya çıkan asıl resimler üzerinde oynanabilmekte, istenilen sonuçları elde etmeye yönelik düzenlemeler yapılabilmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, sorunları önceden gözlemleme, kestirme ve önlem alma yerine, onları, kamuoyuna mal olduğu biçimiyle karşılayarak ele alma çabası, geleneksel fetva mekanizmasının işleyişini hatırlatmaktadır. Böylece, gündelik hayatın türlü manipülasyonları içinde dinsellikten sıyrılma imkânı bulabilen pek çok konu, tekrar eski hâline, kontrol edilebilir boyutlara çekilmektedir. Hayatın seküler bir tasavvurla düzenlenişinin yarattığı parçalanma içinde dinin sınırlarında ortaya çıkan geri çekilmeler, ister istemez, dinsel yaklaşımların da yeni bir sunumunu zorunlu kılmıştır. İlahi olanla beşerî olan arasındaki ayırıma aşırı bir vurgu yapılmasının arkasındaki temel saik, belki de, bu ayrışmaların zorunlu bir sonucudur. Ayrıca, dinsel birikimin yeni sorular karşısında tatminkar bir cevaplama stili üretemeyişinden duyulan tereddütler de, dinî dünyanın zihinsel haritasının altüst olmasını hızlandırmaktadır.

Bu ve benzeri sorunlu koşullar altında, acaba Diyanet, mevcut birikimini nasıl kanalize edebilir ve ilahiyat dünyasından elde edebileceği katkıyı ciddi bir verime nasıl dönüştürebilirdi? Belki de asıl sorun, bu katkının niteliği üzerinde düğümlenmektedir. Diyanet, bu toplantı aracılığıyla toplumdaki dinî sorunların üstesinden gelebileceğine ilişkin bir yargıyı güçlendirme imkânı bulmuş; ilahiyatçılar da, Diyanet’in fiilen yaşadığı gerilimi birinci elden öğrenme imkânı bulabilmişlerdir. Türkiye’nin dinî birikiminin desteğine sahip olduğu izlenimi veren Diyanet, kamu oyu önünde gerçekleşen tartışmaların yaratabileceği parçalı havayı, yeni bir yetkiyle donanmış olarak dağıtmak istemiştir. Öte yandan, ilahiyatçılar da, öteden beri karşı durduklarını varsaydıkları farklı söylem ve analizlerden haberdar olma imkânı bulabilmişlerdir. Ayrıca, toplantıyı sahiplenerek bu girişimin tamamen kendi vurgularının üzerine inşa edildiğini sürekli olarak deklare edenler veya toplantıyı bir tahrip şûrâsı olarak yansıtanlar, müzakereyi deruhte eden derin muhayyileyi doğru okuyamamanın ürünü olarak değerlendirilebilir.

Aslında esaslı bir müzakerenin, belki, toplumun gerçek dünyasını keşfetme üzerine inşa edilebileceği, böylece bu müzakere sayesinde anlaşılmış olmalıdır. Ancak toplumsalın kıymeti üzerine kurulacak bir söylemin, yeni ve anlaşılması emek isteyen problemleri nasıl göğüsleyeceğinin, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nın uhdesine bırakılamayacak kadar önem arz ettiğini artık, ilahiyatçılar da itiraf etmek durumundadırlar. Bu toplantıların devamlılığı, yeterli bir anlayışın ortaya çıkışını güçlendirebilecek imkânları her zaman yaratabilecek tahayyüle sahip olacaktır.

Sonuç olarak İlâhiyatçının, İlâhiyat ve onun bilgisini toplumsal zemine aktarmayı üstlenen görünümüne Türkiye örneğindeki rolleri içinde odaklanıldığında, onun hem devlet hem de toplum nezdindeki itibarlı konumunu ancak her iki yapı arasındaki dengeyi sürekli gözeterek koruyabildiği görülecektir. Bu kararlılığın yeni yüzyıl içinde ortaya çıkabilecek sorunları giderme konusunda ne denli yeterli olacağını ise mevcut gelenek içinde tahmin edebilmek mümkün değildir.

 

Necdet Subaşı 2001. “İlahiyat(çı)lar Üzerine”, Emanet, Sayı: 10 (Mayıs/Haziran), ss. 21–25



[1] İlâhiyat Fakültesinin kuruluşuna ilişkin detaylar için bkz. Aydın, 2000; Ayhan, 1999; Reed, 1995: 152-153; Heyd, 1995: 174.

[2] Modernizm, çağdaşlık, yenilikçilik, fundamentalizm, ıslah, muhafazakarlık ve İslâmi eğilimler gibi başlıklar altında Türkiye’nin bütün bir tarihine yayılan tartışmalar aslında din merkezli gelişmelerin bir sorun olarak ele alınmasını gerektirmiştir. Modern dünyada din olgusunun benzer sorunlar eşliğinde ele alınışı için bkz. Watt, 1997; Voll, 1995; Northbourne, 1995; Karpat, 1996: 224-238; Berger, 1993.

[3] Osmanlı toplumundaki yüksek din eğitimine ilişkin kurumsal yapılar ve işleyişleri için bkz. Uzunçarşılı, 1998; Atay, 1983.

[4] Medreselerin ıslahına ilişkin arayışlar ve bunun pratik sonuçlarının Osmanlı modernleşmesiyle ilişkilendirilerek ele alınan boyutları için bkz. Sarıkaya, 1997; Atay, 1983: 131-334.

[5] Geleneksel İslâm toplumlarında ulemanın konumuna ilişin tartışmalar ve bunun modernleşme sürecinde uğradığı farklılaşmalar için bkz. Kureşi, 1991: 1-28.

[6] Türk modernleşmesinin din reformuna ilişkin yanları için bkz. Berkes, 1997a: 44-63; Berkes, 1997b: 64-70; Feroze, 1995: 25-28, Aktay, 1997: 182-183.

[7] İmam Hatip Okulları/Liselerine ilişkin ayrıntılar için bkz. Akşit, 1993.

[8] İlâhiyat Fakültelerinin günümüze kadar sarkan boyutları için bkz. Ayhan, 1999: 246 vd.

[9] Yüksek İslâm Enstitüsü’lerinin kuruluş hikayesi için bkz. Ayhan, 1999: 211-234; Aydın, 2000: 91-108.

[10] Atatürk Üniversitesi bünyesinde kurulan İslâmi İlimler Fakültesi için bkz. Aydın, 2000: 109-116.

[11] Türk modernleşmesi için bkz. Zürcher, 1998; Berkes, ts.; Karpat, 1996; Poulton, 1999; Eisenstadt, 1999: 19-37; Voll, 1995.

[12] Ankara Üniversitesi bünyesinde ilk olarak kurulan İlâhiyat Fakültesi için bkz. Aydın, 2000: 109-116; Ayhan1999: 234-245.

[13] Dinin yeniden yükselişi temasına ilişkin yaklaşımlar için bkz. Jäschke, 1972; Heyd, 1995: 174; Reed, 1995: 143-165.

[14] Burada söz konusu rollerden kendini ayrıştırmayı önceleyerek başaran kimi saflaşmaların varlığı, bu yapıların önemini asla zayıflatmamaktadır. Esasen din/bilim ekseninde bütüncül bir toplum analizini, kutsalla ilişkilendirebilen bir evren içinde gerçekleştiren ancak mevcut pozisyonlar içinde zayıf kalan bu kategori, bütün gücünü mevcut duruma ısrarlı kayıtsızlığından ve tarafsızlığından almaktadır.

[15] DİB tarafından düzenlenen bir toplantı bu türden farklılaşmalara örnek olması açısından önemlidir. Öğretinin saflığını koruma konusundaki kararlılıklarıyla hatırlanan geleneksel ulemanın bütün kusurlarına rağmen öne çıkan vizyonuyla (Kureşi, 1991: 23), günümüzde ortaya çıkan ve neredeyse modernist/gelenekçi saflaşmasına kilitlenmiş İlâhiyatçılık (bkz. DİB, 1991; DİB, 1995) karşılaştırılmaya değer.

[16] Bu değişim giderek yaygınlaşan gerçek İslâm arayışlarını da şiddetlendirmektedir. Bu arayışın aktörleri İlâhiyat dünyasının içinden çıkmakta ve geleneğe esaslı bir itirazdan çok aslında onu elverişsiz argümanlar eşliğinde tartışmaya önem vermektedirler. 

   
Başlıklar: