BİR TOPLUMSAL KATEGORİYİ ANLAMAYA GİRİŞ:

"AVAM"IN SOSYOLOJİSİ

 

Toplumsal yapı farklı biçimlerde tarif edilebilir. Esasen sosyal bilimciler bulundukları toplumu ya da toplumsal birimi genellikle metodolojik bakış açılarından yola çıkarak tanımlamaya özen göstermişlerdir. Kültürün ve doğal sosyolojik ortamın varolan yargılarına yaslanılarak yapılan tanımlamalarda dikkat çeken en önemli özellik, bu bakış açılarını besleyen yerelliğin sınırlarını belirlemede gösterdiği çabadır.

Avam, böylesi bir sınırlılığın ve yerelliğin öne çıkardığı olgulardan, dahası problemlerden biridir. Toplumsal yapıyı avam ve havas şeklinde bölümlemenin sadece bizim toplumumuza has bir tarihselliği ifade ettiği ise ayrı bir tartışma konusudur. Zaten burada yapılmaya çalışılan şey, söz konusu toplumsal yapının ancak yerelliğimiz içinde bir kategori imkânını kazandığı sosyolojik tabiatını tayin ve tespit etmeye yönelik olacaktır. Ne ki, bu ameliyenin dayanacağı verilerin bizi içinden çıkılmaz bir çelişkiler yumağına oturtacağı da ayrı bir durumdur. Biz burada bu çelişkilerin kendimize özgü katmanlarını gözleyerek anlama girişimimizi derinleştirmeyi düşünüyoruz.

Doğu toplumları şeklinde bir ayrımın tarihsel kaynakları Batılı şemaların iznine daha bağımlı gibi görünse de bir Doğu-Batı karşıtlığının daha derin köklerinin bulunabileceğine ilişkin sosyolojik verilerin azımsanmayacak kadar yoğun olduğu da gözden kaçırılamaz. Dolayısıyla karşıtlık temelinde oluşturulabilecek bir sosyolojik paradigmanın evrensel açılımlara sahip olmasının beklenemeyeceği açıktır. Tekdüze bir referans sisteminden yola çıkılarak kültürel odaklaşmaların farklılığını tayin etmek zor görünmektedir. Ancak bu, yoğun bir analiz gücünü kullandığımızda bile kendi dışımızda varolan diğer toplumsal birimleri de anlayabilmemizin hepten imkânsız olduğu anlamına asla gelmemelidir. Vurgulamaya çalıştığımız durum, toplumsal farklılıkların ele alınış biçiminde kullanılabilecek şablonların özellikle yerel tabiatına ağırlık verildiği takdirde, bu tercihin, imkânsızlığı getirip önümüze dayatacağıdır. Kuşkusuz farklı bir şematik olguyu anlamada o yapının içsel donanımını tanımaya fazlasıyla ihtiyacımız olacaktır.

Tanzimat'la beraber somut bir değişmeyi yaşayan Türk toplumunun hangi sadakat çizgilerine bağlı olursa olsun Batı yönünde bir değişime kaderini bağladığı gerçeğinden yola çıkarak, artık tarihsel aidiyetimizin sahip olduğu şablonların şimdiki görüntülerimizi bile açıklamakta zorlandığını vurgulamamız gerekiyor. Artık şimdiki sosyalitemizden ve bağlı olduğu dinamiklerden yola çıkarak tarihsel bir ardalanı açıklama girişiminde bulunmamızın mahzurları ortaya çıkmakta ve bu da zihniyet dönüşümünün derin etki ve yansımalarından dolayı giderek zorlaşmaktadır. Bu bağlamda anlama ve açıklama arasındaki farklılığın sosyolojik bir eğilimi içinde barındıracak şekilde gittikçe büyüdüğünü belirtmekte yarar vardır. Bu nedenle biz anlamayı, belirlenmiş bir üstünlüğün verimlerine dayalı bir açıklamaya tercih ediyoruz.

Bugün için toplumumuzun avam ve havas şeklinde tasnifi tarihsel dünyamızda olduğu kadar etkili bir ayrıştırma gücüne sahip görünmemekle beraber, bizzat bu ayrımı önemseyen merkez gruplar nezdinde hâlâ önemini kaybetmemiş gibidir ve bir belirleyici rol kazanma çabası içindedir.

 Acaba, avam salt bir bilgi donanımına ilişkin boyutla mı değerlendirilebilir yoksa bizzat iktidara rağmen bulunan bir durumun belirleyiciliğiyle mi? Avam konusu bir bilgilenme probleminin sınırlarını aşmaya eğilimli görünmektedir. Bu, ele alacağımız konunun hareket noktası olarak belirtilmelidir.

Belirttiğimiz gibi toplumu taksim etme, sosyolojik açıdan çeşitli eğilimlerin sonuçlarına dayalı olarak ancak yapılabilmektedir. Bizce avam kavramının sosyal alanı kucaklayıcı içeriği de böylesi bakış açılarından nasibini almış bulunmaktadır. Esasen dînî bilimlerin kodlama sistemi, sosyal bilimlerin bakış açılarını belirleyen kodlama sisteminden çoğu yerde ayrılık ve farklılık göstermektedir. Dolayısıyla bu farklılıkların öncelikle ele alınması gerekmektedir.

Klasik din bilimleri arasında yer alan Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi alanlar açısından bakıldığında avam kavramına yaklaşımın ortak bir atıftan yola çıkarak farklılaştığını iddia edebiliriz. Burada ortak atıftan murat, tek başına avam teriminin bizatihi durumunu belirlerken, asıl tercih edilebilecek nitelikteki grubun, belki de öznenin havas olduğu yolundaki bir referans sistemine olan bağlılıktır. Yani, havasın konumu merkezîdir ve her hâlükârda avam, sahip olduğu seyyaliteye rağmen konumunu bu merkez dolayımında belirlenmiş bulmaktadır. Bundan dolayı genellikle klasik din uleması bu ayrımın farkını vurgulama gereğini, ulaşmaya çalıştıkları kitlenin rolünü dikkate alarak pekiştirmektedir. Yahut, şöyle de söyleyebiliriz: Avama ayrı bir dil, havasa ise başka bir dil. Bu söylem farklılıkları niçin gerekmektedir? Alelade bir metnin bile ulaşacağı kişiyi ya da topluluğu hedef alırken sahipleneceği dilde bir çifte gerçeklik anlayışına neden ihtiyaç duyulmaktadır?

Özellikle kutsal dile ilişkin "anlama" olayının herkes tarafından, İlâhi murada uygun bir tarzda eşdeğer bir yoğunluk içinde kavranabilir olması bizzat insani algılayış farklılıkları nedeniyle imkânsız görünmektedir. Bu, insani farklılıklar temelindeki duruş biçimimizin, kulluk kategorilerini aşmaya zorlanacağı anlamına gelmemelidir. Önemli olan, kişinin bir metni çözümlerken kendi zihnî dünyasıyla kutsallık arasında bir doğru iletişim kurması mı yoksa farklı olarak Tanrı merkezli bir muradı yakalayabilmesi midir? Bu önem, böylesi bir soruyu haklılaştıracaksa, tanrısal metinle kesişen bir anlamanın doğrulanma hakkı ve payı kimlere hasredilecektir? Doğrusu havas bu rolü kendine mahsus olarak tayin etmekte sadece aceleci değil, bizzat kutsal metinden bu konudaki referanslara da ulaşmayı başararak taahhüt etmektedir. Ne var ki, rusûh ehlinin derinlik kazanan yaklaşımıyla bilgi ve anlama tekelini kendi kişiliğinde dondurma eğilimi gösterenlerin mukayesesi bile mümkün görünmemektedir. Bir tefsirci için metnin derinliklerine dalmak mümkündür. Teknik donanımı gerektiren şartlar gerçekleştirildiğinde bu türden bir yaklaşımla metni yorumlamak bizzat tefsircinin bileceği iştir. Rusûhta ise yanı sıra bir bağış söz konusu olmalıdır. Sanki râsihûndan olanlar kendi çabalarıyla kazandıkları bilme ve anlama işine bağlı olarak takva sahibi varoluşlarıyla kimliklerinin kazandıkları manevi bir bağışla da yüz yüzedirler. Ne var ki biz burada bu bağışın ne imkânlarını ve ne de ayrıcalığını tartışmıyoruz. Bizim çabamız, havasın kendini gün yüzüne çıkarırken râsihûnun avantajlarını kullanmaya hakkının olup olmadığını belirlemektir.

Kitlelerin amiyane bilgiyle yeterli bir dünya tasarımına sahip olabilecekleri tezinin en sadık taraftarlarının, avamı tanımlarken kullandıkları malzemelere dayanarak havas olabileceğini belirtebiliriz. Bu ayrımın sosyolojik tezahürlerine değinirken de göstereceğimiz gibi avam kendi zihnî inkişafının ne düzlemde (düzey) olduğunu belirlenmiş rolleri nedeniyle pek fazla merak etmemektedir. Bırakılmış alanının rehavetiyle kurguladığı dünya görüşü, kendi dışındakilere açık bir hayranlık duymasına yetmektedir. Bir tefsircinin anlama ve yorumlama hakkını genellikle kendinde bulduğu gerçeğinden yola çıkarak belirtilmelidir ki, bilgi ayrıcalığı ve bilgiye ulaşma yöntemlerinin kurumsallaşması gibi nedenlere dayalı olarak kazanımları tefsirciye acil bir rol kazandırmaktadır ve bu görece üstünlüğün problemi realite açısından pek de önemli sayılmamalıdır. Problem, bu bilginin ortodoks bir açıklayıcılık içinde kitlesele mal edilmesinde gösterilen siyasetle somutlaşmaktadır. Bu aktarım biçiminin genellikle dillendirme imkânını kendi üstüne bir vazife edinmemiş "avam" tarafından nasıl algılanabildiği doğrusu bir problematik olarak ortaya çıkmaktadır.

Bir fıkıhçı açısından metni anlamak ve onu hukuki bir daireye yerleştirmek önemli bir hedeftir. Bu, en azından hukukî inceliğin resmî ve soğuk görüntüsüne rağmen; ancak etimolojik ve semantik hassasiyetin verimlerine dayanak yaptığı ölçüde avamî ortamdan kopuk olacaktır. Eşyanın dışsal durumunun derin çözümlemesini üstlenmeyi murat edinen fakihler, haliyle sosyal durumlarını daha çok heterodoks şemaillere göre belirlemeyi alışkanlık haline getiren kitleselin inançlarını muhakeme etme gücünü de bizzat kendilerinde bulacaklardır. Bundan ötürüdür ki, fıkıhçının zahiri kucaklayan ve hükmetme iradesi taşıyan öncülüğünü, hayatını folklorik düzlemde deklare eden kitlenin iradesinden ayırmak bizzat fıkıh açısından bile kolaylaşmaktadır. İlmihalin ayrıntılı ve teknik değerlendirmelerinin somutlaşmadığı avamî düzlemde bu kategorinin mü'mini ancak "bakan"ın inisiyatifiyle mazur görülebilecek ya da muhalif bir fenomene dönüşmediği sürece idare edilecek ve aşağılanmayacaktır. Faraziyelerin ötesinde anlama ve kavrama yeteneklerini kentlileştirememiş bir insan için bu zorlu ve derin kıstaslara uymak ancak kopya edilerek ya da taklit edilerek mümkün olabilecektir. Zaten imanının verimlerini ancak dönüştürerek kavrayabildiği düşünülen "avam" için fıkhın vaat edebileceği alanlar son derece sınırlı olmaktadır. Dini, bir formaliteler ve tören adabı çerçevesinde, ritüel bilgilerine sahip bir uzmanlık alanı içinde taşıyan dînî elitler için bu zengin sınırların dışında kalanların fazla bir inisiyatifleri yok gibidir.

Kelamcı ise olaya Tanrı'nın kavranması açısından bakmakla mahir bir role sahiptir. Tanrı'nın bilinmesi, delilleriyle kavranması bir kelamcı için avamla havas arasındaki ana kopuş noktalarından biri olmaktadır. Bu noktada kelamcı sahici bir iman olayını çözümlerken elindeki malzemelerin kullanımından yeterince haberdar görünmektedir. Fıkıhçının gündelik hayatın dinselleştirilmesi yönündeki hassasiyeti bu kez bir kelamcıda inancın arındırılması şeklindeki teşebbüse dönüşerek seyretmektedir. Bir kere inançların bu düzlem içinde sınırlandırılması ve delillendirilmesi genelde kitleler için elverişsiz bir sınırlılık tayin etmektedir. Havasın avamı tarif etmede kazandığı birikimin gücünü burada bir kere daha görebilmekteyiz. Kuşkusuz dînî bilimlerin her biri kendileri için en uygun sınırları belirlemektedir. Bu bağlamda nihayet bir sosyal bilimcinin de söz konusu ayrımı temellendirmede modern argümanlara dayanarak tasvirde bulunduğu hususunda hiçbir kuşku yoktur. Çünkü, bilimsel kurumlaşmaların toplumsal alana yansımasında kullanılan argümanları tasvir etmedeki benzersiz çabaları, onlar aracılığıyla yeni bir kavramsal bloklaşmanın doğuşunu sağlamıştır.

Bütün bunların ötesinde kendini bir manevi yol alış şeklinde izah eden tasavvufun avama bir yer açma konusundaki tutumu daha genellemeci bir disipline bağımlı görünmektedir. Seyr-i süluk sürecinde havas noktasına ulaşmanın herkesin hakkı olamayacağından hareketle hem kendi iç mekanizmasında ve hem de dışa bakış açısında avamın ilginç görünümleri mevcuttur. Bir sûfi için avam olmak da havas olmak da mümkündür. Burada akışkanlık avamın havasa doğru yönelimi üzerine sağlanmaktadır. Ancak havas ehli arasında yer almayı başaran bir sûfinin, geleneksel olarak bir fıkıhçı, bir kelamcı ya da bir tefsirci açısından ne denli takdir edildiği ayrıca tartışılmalıdır. Öte yandan bir sûfi için zahirde tıkanıp kalmış, kalıplarla ilgilenen bir âlimin durumu acınacak bir durumdur. İlginçtir, iç şemalarını avam-havas farklılığı üzerine bina eden bu alt doktrinler, kendileri dışındaki oluşumları da bu karşıtlık temeli üzerine bina etmektedirler. Ne ki, sûfilik açısından bu durum değişebilir ve dönüşebilir bir seyyaliteyi özünde barındırmaktadır. Çünkü bu, masivadan geçmek yolunda bitmez-tükenmez bir süreçtir.

Ne olursa olsun, bu bakış açılarının her biri tek tek ele alındığında kendi bütünlüklü yapılarına bağlı kalarak avamı yeni ve fakat farklı niteliklerle vasıflandırmaya gayret etmişlerdir ki bunların başında bilgisizlik gelmektedir. Sufi için hakikatin bilgisi, tefsirci için metnin kurgusal yapısı, fakih için söylemin zahirî anlamının çözümlenme bilgisi (örnekleri çoğaltmamız pekâlâ mümkündür) bu konuda belirleyicidir. Avam, gündelik zihnî alışkanlıkların akışı içinde kazandığı biçimcilikten öte bir usûle sahip değildir. Havasın tasvirleri arasında yöntemsizlik avamla kendisi arasında gerçekten de dikkate değer bir aralık açmaktadır. Avamın yöntemsizliği gitgide bir tedbirsizliğin kapılarına dayanırken, havasın usulî yaklaşımı kendisine yeterli bir sığınak ve moral destek sunmaktadır. Havasın her durumda ayakta kalabilmeyi başaran yöntemciliği, avamın tedbirsizliği önünde makbul olmasa da, o böylece sahip olduğu avantajları statüsünün korunmasına hasretmeyi başarabilmektedir. Bu, gerçekten de garip bir olgudur ve izahı gerektirmektedir. Sathilik konusu da avamın dünyasında görünmektedir. Derinlikten mahrumiyeti vurgulayan bu tanımlama kuşkusuz hayat içinde günün adamı olmaya zorlanan avam için yeterli bulunmaktadır. Arap toplumunun bedevi kavramına yüklediği içerik bir noktada halden ve hatırdan anlamama konusunda avamı aşağılayan bir çeviri olarak sunulabilmektedir. Doğrusu bu bakış açılarının, tarihsel evrimi de dikkate alınarak sorgulanması ve tartışılması gerekmektedir. Dolayısıyla bu anlayışların toplumsal alana gömülen yansımaları da metaforik yanılsamalardan yakasını kurtaramayacaktır.

Avam, topluluk içindeki kazanılmış rollerini dışa vururken ilginç tezahür alanlarına hapsolma eğilimindedir. Özellikle dînî anlayış ve yaşayışın volk türünü sistemleştirmede avamın dindarlığı bir hayli zengin özelliklere sahiptir. İktidar ve din erkinin sistematize ettiği ruhaniliğin yeterince içsellik kazanmamış olması ve bizatihi vicdanlara hasredilmiş inanç alanlarını pekiştirmekte tutuk davranması volk türü bir yaşantıya halk katında resmiyet kazandırmıştır. Denilebilir ki İslâm söz konusu olduğunda onun şehirli versiyonuna karşıt olarak su yüzüne çıkan volk İslâm tipi sosyolojik bir vakıa olarak geniş kitlelerin dindarlığını kucaklaması ve açıklanabilmesi açısından belirleyici rollere sahip görünmektedir.

Bilindiği gibi volk İslâm şekli, bir halk dindarlığı modeli olarak İslâmi toplulukların kitlesel bir fenomenidir. Fıkıh ve terminolojik hassasiyetlerin üstünkörü bir şekilde dışlandığı halk ortamında ortalama bir mü'minin imanı, içsellik arzeden bir bağlılık ve aşkla irtibatlandırılmayı kolaylaştıran öğelere sahiptir. Bu yaklaşımın kitlesel din önderleri nezdinde hurafeyle ilişkilendirilen boyutunu da hesaba katarak belirtmeliyiz ki, sözü edilen yaşam tarzı seçkinlerin ve havasın gözünde dinsellikten bir kayma olarak değerlendirilmektedir.

Hurafe ve inancın dogma düzeyinde algılanışının mekanı olarak avam kuşkusuz bu var edilmiş durumunu aşma yönünde modern çağın iletişim imkânlarına çok şeyler borçlu görünmektedir. Yazının ve diğer iletişim kanallarının her zamankinden daha yüksek etkinliği karşısında bir yandan neredeyse küçük bir köye dönüştürülen dünyanın haberlileştirilmesi söz konusudur, öte yandan da iletişim içinde iletişimsizliğin trajik sonuçları sökün etmektedir. Avamileştirme gruplarının içine bugün iletişim temelli bilgi ağlarını da yerleştirmenin ne denli mümkün olduğu, doğrusu hâlâ bilinmezliğini sürdürmektedir.

Avamın resmedilerek dışlanan duyarlılığı, sosyolojinin elverdiği ölçüde belirtilecekse yoğun bir bilgilenme telaşıyla altüst edilebilir. Bu, toplumsal kategorilerin varolan zıddiyetinin kaybolması anlamına gelmemektedir. Aksine, algı ve bilgi farklılaşmalarının eşdeğer bir süreçte ortaya çıkması insani tabiatın realitesine ters görünmemektedir. Ters olan, eşdeğer olmayan, üstelik toplumsal hiyerarşi temelinde dışlanmış bir kütlenin, entellektüel bir çabaya yaslanan havasla yarışa sokulmasıdır.

Kuşkusuz durumun böyle sürmesine razı olan kümelenmeler olanca tarihîlik temalarına rağmen kaybolma eğilimi göstermemektedir. Hegemonik yapıların, toplumsal alanın gelişimine gösterebilecekleri azami gayretin sınırlarını genişletmeleri gerekmektedir.

Bir arz ve talepten öte bir hayat biçimine doğru sürüklenmesi gereken öğrenme duyarlılığını, hem din erkinin, hem siyasal iktidarın ve hem de soyut hiyerarşik yapıların çıkarlarını ihmal ederek düşünmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde bugün genel bir katman mesabesinde tutulan "halk", efkâr-ı umumiyye oluştururken göstereceği duyarlılığı her geçen gün daha bir azimle terk edecek ve motivasyondan motivasyona sürüklenerek güdülenen peşin bir teslimiyet içinde ayrıştırılmaya mahkum olacaktır.

Bir toplumsal kategori olarak avamın kaderi, kendilerini ve ötekileri tanımlama gayretinde şimdilik muktedir olan bizzat havasın omuzlayacağı samimi çabalara çokça muhtaçtır. Bu, tersine bir durumun kaldıramayacağı kadar problemlerle yüklü çalkantıları içinde beslemektedir.

Bir sosyoloğun problemi her halde bu sorunların toplumsal alandaki tezahürlerini incelemek olmalıdır. Avamın sosyolojisi bu bağlamda toplumsal alana bıraktığı derin etkileriyle böylesi bir araştırmanın nesnesi olma pahasına araştırılmak zorundadır.

Necdet Subaşı (1995). “Bir Toplumsal Kategoriyi Anlamaya Giriş: Avamın Sosyolojisi”, Bilgi ve Hikmet, Sayı: 10 (Bahar), ss. 78–82

   
Başlıklar: