TOPLUMSAL DEĞİŞME, AİLE VE YENİ RİSK ALANLARI (*)

Günümüz dünyasında ailenin konumu hızla değişmekte, roller, fonksiyonlar ve yapısal faktörler yeniden inşa edilmektedir. Kurumsal olarak ailenin çöküşünün dillendirildiği bir ortamda, yıkımdan çok bir dönüşümün söz konusu olduğu daha doğrudur. Çeşitlilik arz eden modelleriyle günümüzün yeni aile yapıları, türlü koşulların etkisiyle hızla dönüşmektedir. Bu bildiri, söz konusu değişim stratejilerini, evren telakkilerimiz içinde ele almayı ve bu dönüşümün sosyal zeminini tartışmayı amaçlamaktadır.

Aile, insanla birlikte başlar ve onunla sürer. Gelenek/modernlik, din/dindışı ya da dini/dünyevi kategorileri içinde saflaşan yapılar, aileyi de kurumsal açıdan her düzeyden etkilere açık bir değişmeye muhatap kılmıştır. Nitekim bugün aileyi kurumsal düzeyde ele alan yaklaşımlarda, onun ilerlemeci bir perspektif içinde evrilen yanlarına özellikle dikkat çekilmektedir. Bu bağlamda ailenin arkaik zemininden, dinsel şekillenişlerinden, dünyevi organizasyonundan bahsedildiği her seferinde, kuşkusuz farklı bakış açılarının hassasiyetleri gündeme gelmektedir. Ailenin dönüşümünü bir farklılaşma süreci içinde ele almak bugün yaygın bir şekilde kabul görmektedir. Ancak ailenin değişen özellikleri farklı kalıp ve yargıların ele alış tarzlarına bağlı olacak şekilde, her seferinde birbirinden bağımsız yorumlara konu olmaktadır. Örneğin ailenin dinsel organizasyonuna ağırlık veren yaklaşımlarda, modernleşme sürecinde ortaya çıkan ve giderek seküler bir kurgunun tamamlayıcı bir parçası haline gelen çekirdek aile, bir çözülme ve hatta bir yozlaşma alanı olarak tasvir edilmektedir. Öte yandan gelenekle modernlik arasındaki uçurumu, bir evrimleşme çabası olarak algılayan yaklaşımlarla da, ailenin yeni vizyonu çağa uyumlu bir roller ve statüler bileşeni şeklinde yansıtılmaktadır. Kısaca aileyi günümüz koşullarındaki konumu açısından irdelerken, onu daha çok epistemolojik düzeyde ele alan çalışmalar ciddi ölçüde etki sahibidirler. Bu nedenle çalışmamızda, genel İslâmi perspektifler açısından “ailenin yitimi”yle eşleştirilen gelişmeleri ele almayı ve bu düzeyde ortaya çıkan kaygıları gözden geçirmeyi tasarlamaktayız.

Bilindiği gibi aile, insanın en dar anlamda gerçekleştirmeyi başardığı sosyal bir örgütlenme modelidir. Gerçekten de bu bağlamda aile, en küçük bir sosyal birlik olarak değerlendirilmektedir (Wach, 1995: 93). Antropolojik veriler, ailenin kökenini insanla ilişkilendirmede açık bir entelektüel sorun yaşamamaktadırlar. Üretici öğe olarak anne ve baba etrafında şekillenen ailenin söz konusu başat aktörlerini dışlayan hiçbir tanımlamaya sahip değiliz. Ancak ailenin rolü ve toplumsal hayattaki işlevlerinin zamana dayanan ve üyelerini her tür dışsal gerilim karşısında dirençle destekleyen konumu günümüzde kapsamlı tartışma ve müdahalelerle yüz yüze gelmiştir. Öyle ki ailenin fonksiyonlarında ortaya çıkan değişiklikler, çok kere aile kurumunun ortadan kalktığı ya da kalkabileceği şeklindeki değerlendirmelerin doğmasına imkân vermiştir. Halbuki gerçekte rol ve işlevler el değiştirmiş, aile yeni bir strüktürle “insani” ve “toplumsal” konumunu özgül şart ve eylemlerin ağırlığı karşısında bir kere daha esastan inşa etmeye yönelmiştir. Burada ailenin kendini yeniden üreten dinamizminden ve onu her türlü dışsal etkiyle karşı karşıya getiren mevcut etkilerin ağırlığından söz etmek gerekmektedir.

Aile, oldukça yoğun bir birimdir ve genellikle sorumlulukları ortak olan üyelerin bir organizasyonu olarak görülmektedir. Kan, cinsel ilişki ya da yasal bağlarla birbirine bağlı olan insanlardan oluşmuş ve mahrem ilişkilerle örülü bir grup olarak aile zaman içinde ayakta kalmayı başarmış, çok esnek bir toplumsal birim olarak tanımlanabilir. Böylece akrabalık bağlarıyla doğrudan birbirine bağlanmış olan ve yetişkin üyelerinin çocukların bakımından sorumlu olduğu bir grup insandan söz edilmektedir. Sonuçta aileyi oluşturan, her biri kendi toplumsal konumu içinde birbirlerini karşılıklı olarak etkileyen, ortak bir kültür yaratan, aile biçiminin gereğine göre paylaşan ve sürdüren ekonomik ve toplumsal bireyler grubudur (Marshall, 1999: 7; Giddens, 2000: 148; Sayın, 1990: 2).

Tanımından da anlaşılacağı gibi ailenin konumuyla işlevleri birbirleriyle bütünleşmiş gibidir. Oysa ailenin fonksiyonlarında ortaya çıkan değişmeler, onun niteliğine ilişkin ortaya atılan iddia ve yorumlamalardan çok kere bağımsız bir şekilde seyretmektedir. Hatta günümüzün atomize toplumlarında aileye atfedilen statüyle, ailenin sürdürebilme inadı gösterdiği özellikleri sık sık karşı karşıya gelmekte ve bu yüzleşmelerin ürettiği yeni gerilimler de aileyi derinlikli bir biçimde sarsmaktadır.

Ailenin niteliklerine ilişkin değerlendirmeler, aslında dinsel, politik ve ekonomik yapıların etkileriyle temellendirilmektedir. Nihayet farklı etnik ve dinsel grupların tamamen özgül değerlerden beslenen inançlarından söz edilebilir ve bu farklılıklar hem toplumsal cinsiyete yüklenen rollere ilişkin anlayışları, aile içi işbölümünü ve çocuk yetiştirme tarzlarını, hem de çalışmaya ve diğer toplumsal kurumlara karşı varolan tutumları etkilemeye devam etmektedir (Marshall, 1998: 8).

Aile gerçekte dinsel bir oluşumun en içsel mekanıdır. Toplumu dinsel yaklaşımlarla özdeşleştiren yorumlara önem verildiğinde, ailenin nasıl olup da dinsel bir çekirdek özelliğini içinde barındırdığını gözlemlemek hiç de imkânsız değildir. Bugün modern argümanların alt üst ettiği süreçler zincirinde, ailenin dinsel boyutunu fark etmek gitgide zorlaşmaktadır. Oysa aileyi toplumla bütünleştiren, ilişkilendiren temel itki nasıl dinse, aynı şekilde onu kendi içinde tutarlı bir ilişkiler yumağına döndüren de yine dindir. Dinin aileyle örtüşen boyutlarında günümüz dünyasında hissedilir bir düzeyde gözlemlenen çözülme, söz konusu yapının dinsel/kurumsal düzeydeki geleceğine ilişkin endişeleri ele almayı zorunlu kılmaktadır.

İlgili literatürün de gösterdiği gibi (Wach, 1995: 93-107; Kehrer, 1992: 99-106; Günay, 1999: 181-204) toplumda başka hiçbir grup aile kurumu kadar dinin etkisine açık değildir. Bu nedenle aile, çok kere kutsal bir birlik olarak tasvir edilmiştir. Çünkü dini hayatın küçümsenmeyecek bir bölümü aile içinde gerçekleşmektedir. Yanı sıra aile, din ile kişi arasındaki irtibatı sağlayan en önemli iletişim kanallarından biri sayılmaktadır. Hatta bu hat, büyük dinsel organizasyonlara kuşaklar boyu yeni üyeler kazandırmanın devamlılığını da temin etmektedir (Bottomore, 1998: 201; Mensching, 1994: 14; Kehrer, 1992: 103). Öyle ki artık aile içindeki tüm faaliyetlerin, evlenmeden boşanmaya, çocuk yapmadan onların kişiliklerinin inşasına, hatta hayata ilişkin tüm geçişlerinin kodlanmasına kadar her şey dinsel bir ritüele kolaylıkla dönüşebilme potansiyelini içinde taşımaktadır. Aile hayatındaki önemli diğer unsurlarda da dini bileşenler mevcuttur. Dinsel fenomenlerin aile bağlamında ele alınması, ailenin de ötesinde, çok daha derin, toplumun bütününü içine alan temel yapıları ortaya koymaktadır. Bu yüzden aile, gerçekte hem doğal hem de dinsel sayılabilecek bir gruplaşma özelliğine sahiptir (Wach, 1995: 93-107; Kehrer, 1992: 101-102). Böylece orada, ailedeki fert sayısının azlığı-çokluğu, otoritenin niteliği gibi kriterlere göre belirlenebilecek olan aile tiplerinin, üyelerin dini yaşayışları üzerinde önemli etkilere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle dinin, toplumda şekillenmiş bulunan aile sistemi ve yaşayışı üzerinde etkili olduğu inkâr edilemez. Son tahlilde kadın ve erkeğin aile içindeki konumları, aile hayatının önemli alanlarında dinin üstlendiği işlevsel roller gibi geleneksel düzeyde ortaya çıkan din ve aile ilişkilerinin ortaklığına ilişkin veriler, söz konusu kabulleri doğrular niteliktedirler (Günay, 1999: 181-204).

Din ve ailenin örtüşen bu özelliklerinin günümüz dünyasındaki görüntüleri, ailenin geleceğine ilişkin kaygıları pekiştirecek yaklaşımlara imkân vermektedir. Dinin modernleşme sürecindeki algılanmasına ilişkin tartışmalar ve siyasal reflekslerin ortaya çıkardığı gerilimler, ailenin niteliğini de derinden etkilemeye başlamıştır. Bu bağlamda ortaya çıkan etkilenimler, dinle aileyi buluşturan ortak bir “kader”i açıkça tartışmaya açmıştır. Öyle ki artık aile üzerinde ortaya çıkan eleştirel kaygılarla “din” konulu tartışmaları birbirinden ayrıştırmak bugün neredeyse imkânsız gibidir.

Aileyi geleneksel ve modern süreçler eşliğinde ele almak, mevcut değişim stratejilerini gözlemlemek açısından oldukça elverişlidir. İnsanın kendini her seferinde yeniden inşasıyla ilişkilendirilebilecek aile yapıları, gelenekte daha çok yekpareliliği esas alınarak değerlendirilmiştir. İşlevlerinin zenginliği ve üyelerinin çokluğuyla tanımlanan geleneksel ailenin günümüzde artık miadını doldurduğuna ilişkin iddialar her geçen gün daha fazla taraftar bulabilmektedir. Nihayet ailenin yapısal özelliklerinde ortaya çıkan farklılaşmalar da gelenek/modern karşıtlığı içinde belirginleşen fenomenlerle kolaylıkla ilişkilendirilebilmektedir.

Geniş ve çekirdek aile şeklinde sınıflandırılan aileye özgü yapılar, içinde yer aldıkları koşulların belirleyiciliğinden bağımsız değildir. Örneğin modern Türk ailesi kırsal, kentsel, gecekondu/göçmen kategorileri içinde tarif edilebilmektedir. Ancak bu ayrışmayı belirleyen asıl yapı geniş ve çekirdek aile saflaşması içinde belirginleşen tasniftir. Aile temel bir takım özelliklerini de bu bağlamda yeniden inşa etmektedir. Başlangıcından beri aileye yüklenen fonksiyonlar da böylelikle radikal bir değişime konu olmuştur.

Geniş aile modernleşme öncesi geleneksel hayat biçimlerinin gereksinimleriyle bütünleşirken, çekirdek aile sanayileşme süreciyle birlikte başlayan yeni yaşam tarzlarının taleplerini yansıtmaktadır. Bir hanede birden çok kuşağın bir arada yaşadığı aile sistemini anlatan geniş ailenin aksine çekirdek ailede eşler ile onlara bağımlı çocuklardan oluşan bir birime vurgu yapılmaktadır. Aslında her iki sistem de ideolojik, siyasal ve ekonomik süreçlerle şekillenmektedir (Marshall, 1999: 112, 265).

Geleneksel geniş aileden modern çekirdek aileye geçişin temelinde sanayi toplumunun talepleri yatmaktadır. Aile kurumunun yapı ve fonksiyonel açıdan dönüşümü, çekirdek örgütlenmeyi ortaya çıkarmıştır. Bu değişmeler, bütün dünyada çekirdek ailenin baskın duruma gelmesi, geniş aile sistemlerinin ya da öteki akraba gruplarının çözülmesi yönünde bir hareket yaratmıştır (Giddens, 2000: 151). Öyle ki artık sanayi toplumlarında çekirdek aile modeli başat düzeydedir. Mülkiyet, hukuk, bireysel mutluluk ve herkesin kendi hayatını yaşama isteği gibi genel toplumsal idealler, coğrafi ve toplumsal hareketlilik gibi alanlara yansıyan bireyci felsefenin gelişmesine paralel olarak gündelik hayat modellerini de dönüştürmüştür. Bu bağlamda örneğin, kişinin karşılaşabileceği beklenmedik sorunlarla ilgilenmek devletin görevleri arasına girmiş, sonuçta birey ailesine geniş ailede olduğu gibi bağımlı ve muhtaç olmaktan çıkmıştır (Bottomore, 1998: 188). Öte yandan ailenin üretim birimi olmaktan tüketim birimi olmaya evirilen yanı, endüstrileşmenin yarattığı yeni işbölümü ve otorite değişimi gibi öğeler, aile kurumunu işlevsel düzeyde dönüştüren gelişmeyi gündeme getirmiştir.

Gerçekte yok olan sadece ailenin yapısal/fonksiyonel özellikleri değildir. Kuşkusuz ailenin geleneksel ve modern konumunda da ciddi farklılaşmalar esastan aşınmalar söz konusudur. Bütün bunlara rağmen ailenin, insanın doğal gereksinimleriyle bütünleşen gerçekliğini reddetmek yine de mümkün değildir (Canatan, 1995: 121).

Geleneksel ve modern aile yapıları bu çerçevede ortaya çıkan rollere ve kendisinden talep edilen fonksiyonlara göre değerlendirilmektedir. İster soy bağı ya da otorite esas alınsın isterse büyüklüğüne göre bir tasnif dikkate alınsın, her halükârda aile yapısını etkileyen mevcut süreçlerin ağırlığı asla ihmal edilemez. Bu perspektif geçerli kılındığında modernleşme süreciyle birlikte Batı toplumlarında ortaya çıkan yeni aile stratejilerinde aslolan işlevlerin içkin olduğu görülmektedir (Yazan, 1990: 101-107). Aslında modernleşme süreciyle birlikte sosyal yaşam dünyasını çevreleyen epistemolojik değişime ilişkin göstergeler sadece aile temelinde değil gündelik hayatın her veçhesinde somut bir değişime paralel olarak açığa çıkmaktadır. Açıktır ki sanayileşme süreciyle birlikte, ailenin işlevleri, değerleri ve farklılaşma düzeyleri bir hayli değişmiştir. Ailenin rol ve işlevlerinin diğer toplumsal birim ya da örgütlerle paylaşılması ya da bütünüyle başka sektörlere aktarılması, bu bağlamda bir üretim merkezi olarak tasvir edilebilen ailenin fonksiyonlarındaki daralmayı da açığa çıkarmaya başlamıştır. Artık bir tüketim merkezi haline dönüşen modern aile, yanı sıra bir sığınak halini alarak da yeni bir biçim almaya başlayacaktır. Ailenin bu şekilde yeniden mekanlaşması, gündelik hayatın gerilimlerini ve bu olgulardan kaçışa bağlı arayışları yansıtmaktadır. Yeni yetişen kuşaklara bir anlamda ilk şekli kazandıran aile eğitici, koruyucu ve yetiştirici fonksiyonlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Ailenin tatmin, yenilenme, dayanışma, sosyalleşme, toplumsal tahayyüle zenginlik katma gibi işlevleri, artan işbölümü ve uzmanlaşmayla birlikte giderek hızlı bir şekilde parçalanmaya başlamıştır. Artık o, bir sığınma, kendini atma, gerçekliği olduğu gibi yaşamanın yani sevgi ihtiyacının karşılandığı bir odak noktası mesabesindedir. Sonuçta öyle bir duruma gelinmiştir ki ailenin yapısı da işlevleri gibi neredeyse aynı hızla değişime tabi olmuştur. Hayatı kazanma biçimleri ailenin kompozisyonu, roller ve ilişkilere, ticarileşen ve dışa kaçan işlevlere koşut olarak hızla değişmektedir (Kongar, 1992: 439; Kıray, 1984).

Bütün bu farklılaşmaların asıl nirengi noktasını modernleşmeyle ilişkilendirmek gerekir. Gerçekten de gelenekten modernliğe geçişin yarattığı çelişkiler, çalkantı ve huzursuzluklar aileyi ve onun ürettiği bağları bir dizi sorunlu ilişkiyle karşı karşıya getirmiştir. Geleneksel hayattan modern hayata aktarılışın sosyal ve ekonomik düzeyde ortaya çıkardığı göstergeler, ailenin de kurumsal açıdan yeni bir biçim almasını hızlandırmıştır. Toplumsal yapının prototipi sayılabilecek aile, böylece ortaya çıkan her düzeyde değişim ve farklılaşmanın belki de ilk mekansal merkezi olarak dışsal etkilenimlere açık konuma sahip olmuştur. Söz konusu bu etkilenim içinde aileyi bir siper, kale ya da muhafazası sağlam bir direnç noktası olarak değerlendiren yaklaşımların sayısı hiç de az değildir.

Modernleşme politikaları içinde şekillenen yeni aile düzeni (Tolan, 1991: 491-503; Menching, 1994: 14-24; Vergin, 2000: 175-183), sanayi devriminin yarattığı sonuçların her seferinde birbirini etkileyişi içinde yeniden inşa olunmaktadır. Böylece kamusal ve özel alanların yeniden tanımlanmasına paralel olarak aile de kendine yeni bir çerçeve edinmek zorunda kalmıştır. Bu bağlamda söz konusu sürecin ortaya çıkardığı aile yapılarının tipik görünümü bazı temel eğilimlerin altını ısrarla çizmektedir. İlk olarak ataerkil düzenin yerini cinsler arasında giderek arttığı gözlenen eşitlikçi temalar almıştır. Bu, ailenin reisliği konusundaki ayrışmalara bir son verdiği gibi, hegemonya ve iktidar söyleminin ortaya çıkardığı dengeleri de köklü bir şekilde sarsmıştır. Öyle ki artık ailenin yeni tipolojisi genel kabuller düzeyinde bile yeniden kodlanmaya başlamıştır. Böylece aile içinde hem erkeğe hem de kadına izafe edilen roller yıkılmaya başlamıştır. Sözgelimi ev ve çocukların bakımıyla ilgili sorumluluklar kadına ait olmaktan çıktığı gibi, para kazanmak ya da ev dışında toplumsal bir yaşam sürdürmek gibi erkeğe özgü nitelikler de onun tekelinden çıkmıştır. Buna bağlı olarak da evlilik stratejileri kademeli bir şekilde değişmektedir. Nikahsız evliliklerin yasa dışı ilan edilişleri bugün eskisi kadar ilgi görmemektedir. Bu bağlamda nikahsız çocuk sahibi olmayı seçen ilişki biçimleri aile yapısını yerle bir etmektedir. Gerçi resmi olmayan bu ilişkilerin çoğu kısa süreli olma eğilimindedir, hatta tek ebeveynli ailelerin sayısında da hızlı bir artış görülmektedir ama yine de ailenin yeni yapısal özellikleri daha çok bu tercihlerle inşa edilmektedir. Bu çerçevede modern aile, sık sık tekrarlandığı gibi artık üretici olmaktan çok tüketici bir birim olma özelliğine sahip durumdadır. Çünkü artık aile üyeleri kendi evlerinden çok dışarıda çalışmaktadırlar. Ayrıca kamu kurumları da yaşlı ve hasta kişilere bakmak, gençleri eğitmek, dinlenme ve eğlenme olanakları sağlamak gibi daha önceleri ailenin yürüttüğü işlevleri üstlenmiştir. Teknolojik gelişmeler, özellikle de aile planlaması alanındaki gelişmeler, çiftlere, çocuk isteyip istemedikleri konusunda bile artık karar verme olanağı vermektedir.

Evliliğe karşı geliştirilen seçenekler arasında yer alan ve bugün daha çok komünal hayat, birlikte yaşama, eşcinsel ana babalardan oluşan aileler, bekar kalma, aile değerlerini sorgulayan tartışmalar eşliğinde gündeme gelen arayışlar (Giddens, 2000: 175-178) kurumun gelecekte sahip olacağı fonksiyonları şimdiden açığa vurmaya başlamıştır. Bu çerçevede aile içindeki kontrol kaybı da giderek daha fazla ağırlığını hissettirmiş, bu bağlamda aileyi anomiye karşı bir direnç kaynağı olarak işleyen geleneksel hassasiyet de gözardı edilmeye başlanmıştır. Artık çocuğun sosyalleştirilmesine ilişkin aile içi rollerden söz etmek giderek zorlaşmaktadır. Yanı sıra statü farklılıklarını gidermeye yönelik arayışların bir sonucu olarak aile yapısının başat aktörleri hızlı bir şekilde birbirine karışmaya başlamıştır. Günümüzde aile hem şiddetle saldırıya uğramakta, hem de aynı şekilde savunulmaktadır. Kadınları baskı altında tuttuğu, çocukları ezdiği, nevrozun yayılmasına meydan verdiği için kınanmakta; öte yandan suç işlenmesini engellediği, ahlâkın temellerini sağlamlaştırdığı ve uygarlığın sürüp gitmesini sağladığı için de övülmektedir. Öte yandan toplum bilimlerinin de aile konusunda uygun bir tanımının olmaması ve aile kavramının çözümlenmesini yapacak tutarlı bir kategori bütününe sahip olmaması mevcut tartışmalara hız kazandırmaktadır[1]. Nitekim bu ayrışmalar içinde aileyi kurumsal ağırlığı içinde sorgulayan ve ona yeni bir alan açmaya çalışan modern tartışmalara dikkat edildiğinde de (Frankel, 1991: 175-183; Poster, 1989; Cooper, 1988) öne çıkan temel tez, onu ciddi bir ayak bağı olarak görmekle sınırlı kalmaktadır[2]. Çünkü aile artık evsizleşme tehlikesiyle karşı karşıyadır (Aktaş, 1992; Canatan, 1995: 107-121). Bugün küreselleşmenin imkânları içinde bütün yerleşik modeller altüst oluşlarla karşı karşıyadır. Ne var ki burada asıl önemli olan, yeni yaklaşımlarla ilişkilendirilse bile ortaya çıkan modellerin yerleşik norm ve geleneklerle radikal bir kopmayı gerçekleştirememesidir. Gerçi aile kurumunun değişime karşı direnmesi söz konusu olamaz. Ancak onun bireyin gelişimi, korunması, epistemolojik inşa süreçlerine kaynaklık etme gibi işlevlerinin zayıflaması, fark edilir bir sınırlanmayı da öne çıkarmaya başlamıştır.

Bu bağlamda ailenin yeni konumun ortaya çıkardığı belirsizlikler, bugün geniş şekilde sürdürülen tartışmalar etrafında şekillenmektedir. Bu yaklaşımlara göre (Marshall, 1998: 7-8) genel anlamda kurumsal bir yapı özelliği taşıyan aile, kapitalist toplumun payandasıdır. Karı-koca ailesi bireyselliği ezmekte ve yok etmektedir. Feminist yaklaşımlar, çağdaş aile içindeki cinsiyet rolü ayrımlarının doğası ve sonuçlarına odaklanmaya eğilimlidirler. Bu çerçevede aileye, kadınları ezen bir anti sosyal bir kurum olarak bakılmaktadır. Bu yaklaşımların ortak paydası aileyi eleştirel düzeyde ele almaktır. Bununla birlikte, aileyi yeniden canlandırmak, işlevleriyle arasındaki kopukluğu gidermek gibi hususlarda, onu kapsamlı bir sosyal teori içinde yeniden inşa etmek isteyen politikalara da dikkat edilmelidir. Ancak açık olan şudur ki aile, günümüzün hızla değişen sosyal gerçekliği içinde artık pek çok fonksiyonunu devre dışı bırakmak zorunda kalmıştır.

İnsanlık tarihi boyunca anomiye karşı en etkin siperlerden biri olan aile (Berger, 1993: 138), bugün ciddi bir çözülmenin eşiğindedir. Örneğin ana-babaların çocuklarının davranışları üzerinde hâlâ bir oranda söz hakkı vardır, ama toplumsal ve coğrafi akışkanlığa ve para kazanma yollarının açılmasına bağlı olarak etkileri hızla azalmaya başlamıştır. Bütün bunlara karşın mevcut verilere odaklanıldığında yine de ailenin büyüklüğü, şekli, mensupları ya da biçiminde ne tür değişiklikler görülürse görülsün, geçmişteki deneyimlere bakılarak ailenin varlığını devam ettirebileceğini söylemek mümkündür (Marshall, 1999: 9; Tolan, 1991: 501).

Türk ailesi, hem köklü bir gelenekten hem de onu İslâm’la buluşturan deneyimlerden beslenmektedir. Geleneksel olarak tanımlanan ve sınırları tahkim edilen aile modelinin eski hızına paralel bir şekilde kendini yenileyebildiğinden veya dönüştürebildiğinden söz etmek mümkün değildir. Eşzamanlı olarak yeni koşulların dinamiğini kontrol edebilen bir üst iradenin bugün yetkin olmadığı açıktır. Zaten söz konusu belirtilerin de giderek karmaşık bir resme dönüşmesinin asıl nedeni, belki de bu politik tutum eksikliğinin kurumsallaşmasından kaynaklanmaktadır. Türk ailesi söz konusu tecrübenin kendini doğal olarak üreten mecrası içinde şekillenmektedir.

Özellikle Türkiye gibi çok hızlı ve büyük ölçüde plansız programsız bir şekilde değişen, tutarlı ve sürekli bir maarif ve terbiye siyasetine sahip olmayan ülkelerde aile probleminin daha fazla zaman kaybetmeden büyük bir titizlikle ele alınması gerekiyor. Çünkü Türk ailesi geleneksel yapısından ve felsefesinden hızla uzaklaşmaktadır. Yeni şartlara uyum sağlamakta da güçlük çekmektedir. Aslında günümüze intikal eden yapı, genelde, bir geçiş döneminin sıkıntılarını taşımaktadır (Aydın, 2002). Bugün gerek Batı’da gerekse İslâm dünyasında özellikle de toplumumuzda ailenin fiili konumu, işlevi ve geleceğine ilişkin endişeleri soğukkanlı bir şekilde ele almak ve değerlendirmek gerekir. Onu dinsel bir oluşum olarak algılamakta ısrarlı olanları rahatlıkla devre dışı bırakan modern yaklaşımlar, kurumsal düzeyde ailenin fonksiyonlarında ortaya çıkan daralmayı da dikkatle çözümlemek zorundadırlar.

Modernleşme süreciyle birlikte Türk toplumu, gelenekle modernlik arasında varolduğu iddia edilen gerilimi daha baştan kabul ederek “ya biri ya da öbürü” kabilinden tercihlerle sosyal hayatın temsillerinde bir hayli çelişki yaşamıştır. Oysa bugünün dünyasını bir gerçeklik olarak kabul etmek ve bu veri atlasından hareketle de dine ve onunla bağını zayıflatmış görünen aileye yeniden odaklanmak mümkün olabilirdi.

Türk ailesinin gerek antropolojik (Tezcan, 2000) gerekse sosyolojik (Sayın, 1990) boyutları geleneksel ve modern eğilimlerin yarattığı etkilere fazlasıyla açık olduğunu göstermektedir. Gerçekten de kırsal, kentsel ve gecekondu (geçiş ya da göçmen) ailesinin üretiği tipoloji, Türk ailesinin çeşitliliğini yansıtmaktadır (Timur, 1972).

Tipik Türk ailesinin Osmanlı gündelik hayatı içinde şekillenen tipolojisi bugün arkaik bir yaşam çerçevesi olarak değerlendirilmektedir. Halbuki kurucu öğelerin kaybını önleyecek bir bakış açısı modern Türk ailesini de geliştirici ve besleyici olabilir. Bugün söz konusu birikime yaklaşımın oldukça zayıf olduğunu, hatta bu eğilimlerde var olan politikleşme potansiyelinin çeşitli kurumsal yaklaşımların önünü tıkadığını gözlemlemek mümkündür.

Osmanlı ailesinin oluşturduğu yapı, din, gelenek ve gündelik hayatın mecbur bıraktığı yaşamsal zorlamalarla ilişkilidir. Açıktır ki tipik bir Osmanlı ailesi kentsel ya da kırsal kategorilerle ilişkilendirilse de gerçekte o, dinle sosyal yaşamın elverişli bir bütünselliğini sağlayışı açısından dikkat çekmektedir. Bu bütünleşmenin pratik değeri, ailenin fonksiyonlarındaki yoğunlukla açığa çıkmaktadır. Bugün bu işlevlerin anlaşılabilir pek çok gerekçeyle azal(tıl)dığını biliyoruz. Bu nedenle aile, Türk toplumunda da artık her konuda mahremiyetin kaynağı ve merkezi olmaktan hızla uzaklaşmaktadır. Ancak yine de, hızlı bir değişime bağlı olsa bile, varlığını sürdüren bir süreklilikten bahsetmek her zaman için mümkündür (Kandiyoti, 1984: 15-33; Kağıtçıbaşı, 1990: 151-160).

İslâm’ın geleneksel modele kaynaklık eden etkisi, kuşkusuz farklı coğrafyalar dikkate alındığında açık bir çeşitlilik göstermiştir. Bütün bu farklılaşmalarda ortak olan temel kriter, ailenin dinsellikle ilişkilendirilebilir bir tabiata sahip olmasıdır. Böylece aile, açıkça kutsal bir kurum hüviyetindedir. “İslâm’da aile, tamamen bir dini kurum değilse bile yine de bu birliğe büyük önem verilmiş ve insanların aile kurmaları muhtelif ayetlerle teşvik edilmiştir. Çünkü aile hem kişinin huzur bulduğu bir ortam, hem neslin devamı için bir vesile, hem de kişiyi dince günah sayılan çeşitli günahlardan alıkoyan bir vasıtadır” (Aydın, 1989).

İslâm’ın her zaman için örneklik teşkil eden yapısını, Hz. Muhammed’in kendi ailesine odaklanarak ele almak gerekir. Onun fiilen önderlik ettiği ailesi, hayata bakış, sorunlarla baş etme, sınır ve mahremiyetin tesisi gibi pek çok konuda her Müslüman için emsalsiz bir örneklik içinde ele alınmaktadır. Gelenek içinde İslâm’la bütünleşen farklı aile modellerini, İslâm’ın yegane örneği olarak öne çıkaran argümanlar, bugün aile konusundaki tartışmaların önünü kapatmakta, dahası alternatif yaşama stratejilerinin dinle kurabilecekleri ilişkiyi geçersiz kılmaktadır.

İslâm’ın getirdiği aile anlayışının, Hz. Muhammed üzerinde somutlaşan ilk örnekliği (Karaman, 1993: 385-395; Aydın, 1989: 199-200; Hamidullah, 1980: 715-750) genel referans sistemini üretmek üzere Kur’an’a tabi olmaktadır. Kur’an’daki pek çok ayet (örneğin Bakara, 2/187; Nisa, 4/3; Rum, 30/21; Nahl, 16/72; Nûr, 24/32), ailenin kurumsal meşruiyetini ve hedeflerini belirlemektedir. İslâm toplumlarının tarihsel deneyimleri, Kur’an ve Sünnet’in genel prensiplerini gözetme çabasıyla, aileyi dinin bağdaşık bir öğesi haline getirmeyi başarmışlardır. Ne var ki modernleşme süreci, tekrarlamak gerekirse dinle aile arasında kurulan sihri ortaklığı pek çok kereler yok eden yeni bir kargaşaya yol açmıştır. Zamanla ve özellikle modern dünyada görülen sürekli ayrımlaşma süreci sonucu giderek geleneksel toplumsal bünye ile dinî fonksiyon arasında bir kopma ortaya çıktığından, aile de yavaş yavaş bu özelliğini yitirmeye başlamıştır. Böylece kolektivizm ve dini bağlar üzerine kurulmuş bulunan geleneksel aile birliği sarsılmış, modern dünyanın ferde verdiği önem sonucu, ailenin dinle olan ilişkilerinde de önemli değişmeler olmuştur (Günay, 1999: 182; Wach, 1995: 107).

Osmanlı ailesinin sosyolojik gerçekliği, onun ekonomik ve politik bir birlik olarak ele alınmasına imkân vermiştir (Doğan, 2001; Ortaylı, 2000; Duben, 1984; Kongar, 1992: 427; Tolan, 1991: 494-496). Ne var ki Osmanlı toplumunun gündelik hayat içinde ortaya çıkan ve değişen değerler tablosu (Faroqhi, 1997; Meriç, 2000: 443-466), modernleşmeye katılımında direnci açıkça zayıflatılan aile kurumuyla birlikte, geleneksel modeli içselleştiren referans sistemini parçalamaya başlamıştır.

Türk modernleşmesi, ailenin geleneksel gövdesini hırpalamıştır. Modernleşmenin yerel düzeydeki amacı, gündelik hayatı her türlü geleneksel çağrışım ve değerden uzak tutmak ve devrimlerin dönüştürücü mantığını geçerli kılmaktır. Bu niyet ailenin dinsel ve geleneksel çerçevesini besleyen temel unsurları sekülerleştirmeye yol açmıştır.

Modern Türk ailesinin biçimlenen dünyası geleneksel toplumda gördüğü işlevlerin pek çoğundan doğal olarak vazgeçmek durumunda kalmıştır. Bu durum sosyal hayat gerçekliğinin türlü organizasyonlarının yarattığı işbölümüyle de yakından ilişkilidir. Bu bağlamda günümüz ailesinin, bireyin sosyalleştirilmesinden, geçimini sağlamasından, onun kişiliğini koruduğu ya da geliştirdiğinden söz edebilmek gittikçe zorlaşmaktadır. Yanı sıra aileyi oluşturan üyelerin rol ve statülerinde de kayma ya da yok olmadan söz etmek gerekir. Halbuki gelenek içinde bir yandan sosyal davranışlardaki dine bağlı farklılıklar aile yoluyla aktarılırken (Kehrer, 1992: 106), öte yandan da bireyin dinsel sosyalizasyonu aynı kurumsal yapı aracılığıyla gerçekleştirilmekteydi. Dinin aile üzerinde, aile kurumunun mevcut kurulu yapısını koruma yönünde etki yapmaya çalışmasına karşılık, ekonomik alanlardaki değişiklikler aile kurumundaki farklılaşmaların başlıca nedeni olarak dikkat çekmeye başlamıştır (Bottomore, 1998: 202). Böylece asıl sorun, “geleneksel yapıdan modern yapıya yönelen toplumlarda dinin geçirmekte olduğu sarsıntı, sanayileşme, modernleşme ve kentleşme öncesi bir kültür ve uygarlık düzeni üzerine oturmuş bulunan dinin veya dinî formların, yeni ve modern bir toplum düzeni, kültür ve uygarlık biçimine uyum problemi” (Günay, 1999: 285) olmuştur.

Ailenin Türk modernleşmesi bağlamında ortaya çıkan evrimi de, değişme talepleri ve toplumsal hayatın seküler düzeyde örgütlenmesine ilişkin iktidar taleplerinin beslediği politikalar eşliğinde sürdürülmüştür. Gündelik hayatın dönüştürülmesi ve batılı tipik aile modelleriyle bütünleşme arayışının yanı sıra sosyal ve ekonomik düzeyde ortaya çıkan ve yeni sosyal sınıf ve süreçlerin doğuşuna hız katan kontrol edilemez düzeydeki farklılaşma çabaları, bugün Türk ailesini tanımlamada belirsizlikler yaratmaktadır (Canatan, 1995: 117).

Modernleşme süreci, bir dizi değişken ekseninde gerçekleşmiştir. Sanayileşme, göç hareketleri, makineleşme, kentleşme, ulaşım ve iletişimin açtığı sınırlar içine son tahlilde aileyi de içine katacak kapsamlı dönüşümlerin önünü açmıştır. Esasen Türk modernleşmesinin genel modernleşmeden bağımsız seyretmeyen serüveni içinde aile, kurumsal düzeyde pek çok analize konu edilmiştir. Günümüzde Türk ailesi daha çok çözülme ve hatta yok olma tehlikesi ya da tehdidi altında tartışılmaktadır. Öte yandan olumsuz beklenti ve yargılar eşliğinde ele alınan “aile”nin bir sorun olarak maliyeti ise, en ciddi çalışmalarda bile ancak bir panik tepki içinde irdelenebilmektedir. Aileye dinsel dönüşüm stratejileri içinde bakmayı öngören yaklaşımlarda da söz konusu olguyu bir “geriye gidiş” ya da “dinin aile temelli söyleminin çöküşü” gibi iddialara hak verdirtecek şekilde ele alındığı anlaşılmaktadır.

Bugün aile yapılarında ortaya çıkan ve hem hane içi iktidar ilişkilerini alt üst eden gelişmeler hem de aileyi en küçük sosyal organizma olarak görmekten vazgeçmiş görünen tercihler içinde gelecekte ne olacak sorusunun cevabı verilmeye çalışılmaktadır. Günümüz Türk toplumunda ortaya çıkan sosyal değişim göstergelerine bağlı olarak aile de yeniden tanımlanmakta, hatta çekici kılınan kimi örnek modeller, toplumsal bağlamda sürekli olarak öne çıkarılmaktadır[3]. Böylece başta cinsiyete dayanan hiyerarşik ilişkilerin “eşitlikçi” yönde değişmesinde olmak üzere, nesiller arası bağımlılık ilişkileri de zayıflama eğilimi göstermeye başlamıştır (Kağıtçıbaşı, 1990: 156; Türkdoğan, 1993: 59-64)[4].

Aile, modernleşme sürecinin zihniyet kalıplarında ortaya çıkan farklılaşmalarla bütünleşerek değişmektedir. Aslında ailenin kurumsal özelliklerinin varlığını sürdürmesine karşılık, fonksiyonlarının değişmesi karşısında özellikle “müslüman aile” prototipini yeniden canlandırmayı ya da Türk ailesini geleneksel düzeydeki modellerine kesin dönüş yaparak inşa etmeye çalışanların en büyük problemi, gelecek problemi olmaktadır.

Küreselliğin, globalleşmenin iyice pekiştirdiği modernlik durumu moda, tüketim dürtüsü, özentiler, çekici dünyaların tahrikleri karşısında, aileyi kendi geleneğiyle karşı karşıya getirmektedir. Bu nedenle “günümüz Türk ailesi, hem Batı görünümlü biçimleriyle, hem geleneksel kalıplar içindekilerle tam bir geniş aile dönemi göstermektedir ve bu noktada (aile yapısının sağlamlığına ilişkin görüşlerin aksine) pek çok soruna sahip bulunmaktadır. Gerçekten değer bütünlükleri bozulduğu ve yeniden yapılanmalara gidilemediği için aile üyeleri eskiden olduğu gibi (günün şartlarını da gözeten) bir tip oluşturamamıştır” (Aydın, 1997: 64).

Toplumsal düzen, bireyin sosyalizasyonu, mahremiyet ve özel sınırların korunması gibi özellikleriyle aile, bugün pek çok etkiye açık olacak şekilde sarsılmaktadır. Yeni aile stratejilerinin artık sınır tanımayan etkileri, Türk ailesini de kapsayacak şekilde hızla genişlemektedir. Mevcut etkilerin önünde direnebilmek mümkün müdür? Bu soru, hâlâ cevap bekleyen sorular arasında yer almaktadır.

Ailenin hızlı değişimi ya nostaljik düzeyde geleneksel aileye dönüşü gündeme getirmekte ya da sekülerleşme politikalarının bir sonucu olarak takdis edilmektedir. Ailenin dinsel organizasyonu ise, mevcut sosyo-politik süreçler ekseninde açıkça devre dışı bırakılmaktadır. Dolayısıyla ailenin dönüşümü sadece toplumun geleceğine ilişkin endişeleri değil, aynı zamanda onun dinle ilişkisinin altını çizen alternatif yaklaşımları da esaslı bir şekilde ilgilendirmektedir.

Türk ailesinin hem modernleşme sürecinden hem de elverişli bir siyasetle kontrol edilemeyen küreselleşmenin etkilerinden kendini ayrıştırması giderek daha çok zorlaşmaktadır. Aileye ilişkin kuramların perspektiflerini sürekli yenilemek yerine değiştirmeyi önceleyen girişimleri sorunludur ve maliyeti yüksek sonuçların doğmasına yol açmaktadır.

Bu bağlamda tekrarlamak gerekirse küçük aile yapılarının ortaya çıkması, boşanma oranlarının hissedilir artışı, nikahsız evliliklerinin çoğalması, ev içi rollerin dönüşümü, komşuluk ve akrabalık gibi geleneksel ilişki formlarının zayıflatılması, dinin kuşatıcı doğasının aileyle irtibatının hissedilir düzeyde gevşemesi vb. gibi hususlar dikkat çekicidir.

Bugün Türk ailesi, egemen düzeni sürdürmek konusundaki tutucu sayılan eğilimlerin kaynağı olarak değerlendirilmekte ve Osmanlı toplumunun geleneksel ve ataerkil geniş ailesi, değiştirilmesi amaçlanan kurumlardan biri sayılmaktadır. Bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana geçirdiği değişimler sonucu aile, özellikle kentlerde ve gecekondu bölgelerinde, yeni beklentilerin, umut ve değerlerin kaynağı olmaktadır. Türkiye’de aile, ağırlıklı alanlarda “doğal”, toplumsal ve ekonomik gelişmelerden etkilendiği kadar, tepeden inme güdümlenmelerle de biçimlenmektedir (Kongar, 1992: 427, 438, 502)[5].

Modernleşme bağlamında ailenin geçirdiği değişimi ele almak, ortaya çıkardığı anlamlar açısından gerçekte evrensel bir açılıma sahiptir. Geleneksel ailenin çözülmesi ve çekirdek ailenin yaygınlaşma eğilimi göstermesi bu nedenle, modernleşmenin genel geçer hedefleriyle paralellikler taşımaktadır. Ortaya çıkan bu değişimin yaratacağı sonuçları ve toplumsal korunma reflekslerinin nasıl işleyeceğini şimdiden kestirebilmek bir hayli güçtür. Öte yandan Türkiye’de aile konusunda halen mevcut olan veriler, sekülerleşme politikalarına ve sosyo-ekonomik gelişmeye, siyaset ve ekonomi konusundaki zihniyet değişimlerine rağmen, Türk ailesinin çözülmemesi bir yana, onun dış baskılara karşı büyük bir direnç gücü göstererek varlığını tüm gücüyle idame ettirdiği yolundaki müşahedelere de izin vermektedir (Vergin, 2000: 183; Türkdoğan, 1993: 66).

Türk ailesinin geleceğine ilişkin endişeleri ortadan kaldıracak bir kolaycılık içinde geçmişe yaslanmak kadar gerçeklikleri reddetme pahasına umutsuzluğa kapılmak da aslında tehlikeli bir girişim olarak değerlendirilmelidir. Ne geçmişin bugün artık imkânsız sayılabilecek nostaljik dünyası ne de yarının sorguya mahal bırakmadan gündemimize giren ileri düzeyde değişime kapı aralayan modelleri. Yapılacak şey, her türlü geleneksel kalıbın korunması değil ama genel toplumsal değerler eşliğinde yeniden yapılanmalara imkân sağlamaktır (Aydın, 1997: 65). Bu da elverişli söylemlere kapı aralamayı ve aile kurumunu sıkı bir analize tabi tutarak yeniden tartışmayı gerekli kılmaktadır.

 

            İNGİLİZCE ÖZET

            SOCIAL CAHANGE, FAMİLY AND NEW RISK AREAS

In today's world, the place of family has been changing rapidly leading to its reconstruction in terms of functions, structures and role differentiations. Although the decline of family as a social institution has been much discussed, it will be much truer to discuss the issue in terms of its structural transformations rather than its so-called decline. Family in contemporary world has been subject to rapid transformations giving way to new forms of families with multiple structural models. In this regard, the dominance of nuclear family, rise in the rate of divorce and living together, transformations in domestic roles, declining influences of relations in terms of neighbourhood and relatives should be discussed in relation to the decline of the encompassing nature of religion in social life. This paper is aim to study different strategies in family life under the rapidly changing circumstances and social ground of its transformations.

Key Words: Family, Social change, Modernisation, Religious modernisation.

           TÜRKÇE ÖZET

            TOPLUMSAL DEĞİŞME, AİLE VE YENİ RİSK ALANLARI

Günümüz dünyasında ailenin konumu hızla değişmekte, roller, fonksiyonlar ve yapısal faktörler yeniden inşa edilmektedir. Kurumsal olarak ailenin çöküşünün dillendirildiği bir ortamda, yıkımdan çok bir dönüşümün söz konusu olduğu daha doğrudur. Çeşitlilik arz eden modelleriyle günümüzün yeni aile yapıları, türlü koşulların etkisiyle hızla dönüşmektedir. Bu bağlamda küçük aile yapılarının ortaya çıkması, boşanma oranlarının hissedilir artışı, nikahsız evliliklerinin çoğalması, ev içi rollerin dönüşümü, komşuluk ve akrabalık gibi geleneksel ilişki formlarının zayıflatılması, dinin kuşatıcı doğasının aileyle irtibatının hissedilir düzeyde gevşemesi vb. gibi hususlar dikkat çekicidir. Bu metin, söz konusu değişim stratejilerini ele almayı ve bu dönüşümün sosyal zeminini tartışmayı amaçlamaktadır.

ANAHTAR KELİMELER: Aile, Toplumsal Değişme, Modernleşme, Dinsel Modernleşme

 



(*) Çağımızda Sosyal Değişme ve İslâm Sempozyumu’na bildiri olarak sunulmuştur (Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 24-26 Mayıs 2002).

[1] Bu bağlamda örneğin Mark Poster, Eleştirel Aile Kuramı adlı çalışmasında tarih, toplumbilim ve ruhbilim alanlarında varolan kuramların zayıflığını göstererek Freud, Reich, Marcuse, Horkheimer, Erikson, Parsons, Lacan, Laing, Bateson gibi düşünürlerin katkılarını titizlikle çözümlemeye çalışmıştır. Böylece Avrupa tarihinin esin kaynağı olan dört aile modelini kullanarak (aristokrat, köylü, işçi ve burjuva) aile yapılarının yaş ve cinsiyet hiyerarşilerini nasıl güçlendirdiğini/ortadan kaldırdığını ve böylelikle de daha geniş toplum yapıları içinde daha önce var olan baskı biçimleriyle nasıl ilişki kurduğunu göstermektedir (Poster, 1989).

[2] David Cooper’a göre (1988) bütün kurumlara kendi karakterini veren ailevi toplumsal varoluş, hem yalnız hem de başkalarıyla olmayı getiren saygın diyalektiği başlı başına yok saydığı için özerk inisiyatifi yok etmektedir. Ona göre aile son iki yüz yıldır, bireylerin yaşamlarına yönelik bir işgalciliğe aracılık etmektedir.
Cooper, birtakım çağdaş tanrıbilimcilerle yapısalcı düşünürlerin ciddi niyetleri bir yana, Tanrı'nın ya da İnsan'ın ölümünden dem vurmalarının budalalık olduğunu vurgulamaktadır. Toplumsal zorunlulukları gereği yaşantımızın büyük bölümünü çaktırmadan süzgeçten geçiren, sonra da eylemlerimizi her türlü içten ve soylu kendiliğindenlikten yoksun bırakan o aile dediğimiz sistemin ölümünü iyice tasarlayıncıya kadar da bundan söz etmek yersizdir.

[3] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, aileyi toplumun temeli olarak ele almaktadır. Anayasa’ya göre aile “Türk toplumunun temelidir. Devlet, ailenin huzuru ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ve uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar” (m. 41). Ayrıca Yeni Türk Medeni Kanununda da aile hayatının işleyişine ilişkin reformlara yer verilmiştir. 1 Ocak 2002’de yürürlüğe giren yeni düzenlemeyle birlikte Türk ailesinin Batılı aileyle arasında varolduğu düşünülen farklılıkların giderileceği varsayılmıştır. Söz konusu değişiklikler eşliğinde Türk toplumunun yapısal ve fonksiyonel düzeyde değişmesi hedeflenmiştir. Bu talebin ortaya çıkaracağı konseptin aileyi hangi düzeyde yeniden gerçekleştireceğini ise şimdiden kestirebilmek mümkün değildir. Türk aile hukukunun ortaya çıkardığı tipolojide Osmanlı-İslâm temelinde varolan aile düzeyinden ciddi anlamda ayrışmaların ortaya çıktığı açıktır. Bu farklılaşmanın tipik göstergeleri arasında öncelikli olarak kadınla erkek arasındaki salt eşitlik ilkesinin kabul edilmiş olması dikkat çekmektedir. Evlenme, evlendirme memuru önünde yapılan ve kişilerin serbest iradesine bağlı bir resmi işlem olarak tanımlanmıştır. Böylece evlilik, medeni nikahla başlamaktadır. Evlenmede bir yaş sınırının da getirildiği bu düzenlemelerle birlikte karı-koca arasında mal ayrılığının yanında sözleşmeye dayalı bir sistem olarak mal birliği ve mal ortaklığına da yer verilmiştir (http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k4721.html).

[4] Örneğin Diana Gittins, ailenin son yıllarda belirli bir kesimde “eşit, birbirini seven ve birlikte yaşamak isteyen eşlerin birlikteliği” gibi tanımlandığına dikkat çekerek, “bu hoş bir talep olabilir ama kadınların ezilen durumu her yönüyle değişmedikçe bu tanım varolan gerçekliği ortaya koymaktan çok uzaktır” demektedir. Gittins böylece partiarkal ideolojinin kuşattığı bugünkü toplumda “eşitlikçi ailenin” mümkün olmadığını göstermeye çalışmaktadır (Gittins, 1985).

[5] Nitekim 1926’da İsviçre Medeni Kanunu’ndan pek az bir değişiklikle Türkçe’ye çevrilerek kabul edilen ve çağdaş aile hukukuna ilişkin ilkeleri içeren Türk Medeni Kanunu da, ailede devletçi ve bireyci görüşlerin bağdaştırılmasına imkân vermiştir.

   
Başlıklar: