Yüzleşme Rekabeti

Yüzleşme şimdiki zamanın ruhu olarak öne çıkıyor; hesaplaşma ise artık neredeyse hem birey hem de grup pratiği olmaya başladı.

Yeni bir konseptle harekete geçen duyarlılıklar, bugünü biçimlendiren belli başlı düzenekler karşısında sınır tanımaz bir sorgulama arzusuyla hayatta bir karşılık buluyor. Hatalar, ihmaller, suçlar, gözaltılar, göz ardı etmeler vs. ısrarla hatırlanıyor. Gündelik hayatın her bir parçası yüzleşme vurgusunu yücelten katkılarla yeniden şekilleniyor. İçinde yüzleşme geçmeyen cümleler bulabilmek zorlaşıyor, tıpkı içinde yüzleşme geçen cümleler kurmanın geçmişte zor olduğu gibi.

Bu bağlamda söz konusu olan, içinde neredeyse bütünüyle şekillendiğimiz bir dünyanın belli başlı kıstas ve limitlerini gözden geçirmekle yetinmeyen, yanı sıra bütün bu envanteri sıkıca sorgulayan; neden, niçin ve nasıl sorularını gerçek anlamlarıyla devreye sokan yeni bir tavırdır. Hikâyenin esas sloganı özgürlük üzerine bir beyandır: Yüzleşmek, var olmanın teminatıdır. Özgürlük ancak yüzleşmekle baki kalır. Yüzleşmek için de sorgulamayı, hesaplaşmayı ihmal etmemek gerekir. Bu gerekçeyle sadece kendimizle, yapıp ettiklerimizle, görüp gözlediklerimizle değil, tarihle, coğrafyayla, dinle, kültürle, siyaset ve iktidar bileşenleriyle velhasıl gündelik gerçekliği ele geçirme çabası içinde olan herkesle ve her şeyle de hesaplaşmak ve yüzleşmek gerekir. Bu çabanın gerçek aktörleri, kendilerini belirleyen kalıpları sarsmakla pek fazla mesafe alınamayacağını biliyorlar, bu nedenle daha fazlasını istiyorlar; ifşa etmeyi, itirafı, açığa çıkarmayı, açıklığa kavuşturmayı talep ediyorlar. Gerçi bu ilgilerinin boğulması mümkün ancak korkuların üstüne üstüne gidiyorlar, hoyratlığın her biçimine karşı dirençli bir siyaset geliştiriyorlar, bağlı oldukları paradigmanın her zaman makulleştiricilik iddiası güden referans dünyasını zorluyorlar, başka bir dünya başka bir inşa özlemiyle mevcut olanla, hazır ve bulunmuş olanla hesaplaşma çağrısını yineliyorlar. Dünyayı anlama sistematiği artık tatminkâr cevaplar vermiyor; çünkü verili paradigmalar, her geçen gün biraz daha aşınıyor. Müfredatlara sığdırılan bilgi dünyası, olup bitenler hakkındaki kenarda kalmışlığıyla yerle bir oluyor. Bir şeyler sarsılıyor, bir şeyler parçalanıyor.

Sayısız yüzleşme pratiği ve sınırsız hesaplaşma arzuları gündelik gerçekliği kuşatıyor. Daha düne kadar sıklıkla özlenen ve aynı şiddette ihmal edilen bir tavır şimdilerde herkesin yetkin birer harcı oluyor. Yüksek bir ahlâki duyarlılık ve tartışmasız bir vicdani sorumlulukla ancak erişilebilecek bir yönelimin popülerleşmesi, giderek yüzleşmenin özgürleştirici açılımlarını provoke etme potansiyeli taşıyor. Artık herkes işlerin ters gittiğini söylüyor. Bu gidişatın ancak derin bir hesaplaşmayla aşılabileceği düşünülüyor. Ne var ki bu kararlılık, tek tek her kişide ya da toplumsal bir kesimde dikkate değer bir yüz kızarıklığı ya da utanç yaratmıyor. Yüzleşme yeni zamanların moda bir akımı olarak miadını doldurmayı bekliyor. "Nerede hata yaptık?" sorusu gereksiz bir fedakârlık olarak kodlanıyor; hikâyenin ortaklarından biri olma ihtimali kolayca bastırılıyor, içeride kaybedilen iğne dışarıda aranıyor. İçerisi karanlık, dışarısı aydınlık çünkü.

Oysa kişisel yaşam dünyasında her bir hesaplaşma yeni bir varlık belirtisi olarak ortaya çıkar ve bu tablo şimdi ve gelecek için emsalsiz imkânlar üretir. İlişkilerimiz, hatalarımız, örtbas ettiklerimiz, bağlılıklarımız ve eleştirilerimizle şekillenen kimliğimiz bir arınma etabına girmek yerine başkalarının suça ortaklık yüzdelerinin çetelesini tutmaya yoğunlaşır. Hâlbuki sorgulamaya kendimizden başlamak ya da kendi payımızı kayıt dışı saymamak her şeyden önce tam bir öze dönüştür hatta insani öze, varoluşsal öze dönüş anlamında bir erginlik alametidir. Kendimizle baş başa kaldığımız her seferinde ister dinsel ister kültürel olsun kişiliğimizi belirleyen, düzenleyen, pekiştiren ya da güçleştiren tercihlerimizle bir bir yüzleşmek isteriz. Bütün bu adımlar zordur, sonuçlarına katlanmak ise bedel ister. Çünkü oluşacak boşluklar trajiktir, bazen bu ara durum insanın tüm heyecanını tüketir. Hesaplaşma iç dünyamızda gerçekleşir. İnsanın kendisiyle kapışması sanıldığı kadar kolay değildir. Kişiliğimizi allak bullak eden bir günaha tövbe etmek, kişiliğimizle bütünleşen bir yanlışa set çekmek, bir hataya bir zevke sınır koymak yüzleşmenin beklenen sonuçları arasında yer alır. Bu nedenle kendine bakmak zordur. Kendini bilmek kendine bakabilme cesaretinden geçer.

Ne var ki bugün gündelik hayatta pek fazla ilgi gören yüzleşme çabaları ve temrinleri, bu hesaplaşmaları göze almaktan bir hayli uzak görünüyor. Yaygın ve kabul gören bir çekingenlik, huzurlu bir gelecek tahayyülünü daha baştan bloke ediyor. Yüzleşmenin gündelikleşmesi kültürümüzün kimi hassas noktalarının deşilmesine fırsat vermesi açısından oldukça verimli sayılabilecek bir başlangıç. Ancak bir o kadar da tehlikeli.

Siviller ve sivil olmayanlar ya da topyekûn ahali içinde eğri oturup doğru konuşmayı önerenler çoğalıyor, herkes şapkasını önüne koymaya ve böylece düşünmeye çağrılıyor. Yüzleşme her zaman ötekileri keşfetmemizi kolaylaştırıyor. "Ben bu hikâyenin neresindeyim?" ve "bu felakette benim dahlim var mıdır?", "varsa ne orandadır?" sorularını dile getirenlere hiç rastlanmıyor. Oysa gerçek bir yüzleşme her şeyden önce karşımızda bize kendi irademizle tutulan aynada bizzat kendi yüzümüzü görebilmekle gerçekleşebilir. Aynalar her zamanki gibi hâlâ yalan söylemeye devam ediyor. Bize ha bire bir şeyler yansıtıyor ama her seferinde aldığı görüntüleri kırıyor, gerçeği altüst edip kırılganlaştırıyor.

Entelektüeller, aydınlar, okuryazar seçkinler, bu dilemmaya karşı ayak direyen ve direnenler için sahici bir adalet mevzii yaratamıyorlar. Yüzleşmenin geliştirici ve yenileyici pratiği şimdilerde daha çok bir örtbas çabasıyla özdeşleşiyor. Vur kaçlarla hayatı çekilmez kılanlar şimdi örtmekle öyküyü tamamlıyorlar. "Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık" eylemleriyle büsbütün karartılan bir dünyaya aşina olanlar, yüzleşmenin zorluğunu ve devasa maliyetini hesaplamakta hiç zorlanmıyorlar. Yüzleşme bizde ahlâksal bir itiraf niteliği taşımıyor, bu nedenle de vicdan azabını bastıran bir rahatlama bile hissedilmiyor. Herkes karşı kamptan kendi varlığına karşı konuşlanmış şu ya da bu şekilde kendisine katılabilecek bir itirafçı arıyor. İtirafçının ifadesini almadan derhal çözülmesi bekleniyor. Anlat bize ne yapacaktınız? Kendini aynada görebilen hiç kimse yok.

Türkiye'nin daha kuruluşundan beri birbiriyle sorunlu bir şekilde yapılanmış öğelerinin bugün yegâne ortak paydası yüzleşme. Kemalistler, İslamcılar, Türk ve Kürt milliyetçileri, hatta azınlık mensupları bile artık bir hesaplaşma sürecine an be an yaklaşıldığını vurguluyorlar. Bir yüzleşme rekabetine dönüşen bu yapılanmalarda da sonuçta öznelliğin aldatıcı ruhuna teslim olunuyor. Tarih yeniden kuruluyor. Zaten bir kurgudan öteye gitmeyen anlatılar da çok kere itirafçının çizdiği haritalarda makes buluyor. Hayat bu haliyle bile estetize edilebiliyor.

Oysa şimdi her birimiz kendi mecramızda bir karşılığı olan bir yüzleşmeden söz etmeliydik. Taşımaktan yorulduğumuz suçlarımızla, yutkunduğumuz hikâyelerimizle yaşlanmak istemediğimizi göstermeliydik. Bir yeri bir zamanı olmalıydı bütün bunları söylemenin, bu kararı bu ağırlığı kaldırabilecek sağlam bir zemini olmalıydı. Kimileri bitmez tükenmez safralarını atarken kimileri de utançlarını, tanıklıklarını sermeliydi gözler önüne. Yorgun ve yılgın bir hayatın içinde saf tutmayı becermiş herkes bu yapıp ettiklerini gözden geçirmeli, masaya yatırmalıydı.

10 Şubat 2009

   
Başlıklar: